DOSYA | Nuray Sancar: Kadın özgürlüğü mücadelesi feminizme özel bir meslek değil

Özlem TEMENA


TÜKENMEZ HABER - Kadın olmak, dünyanın farklı coğrafyalarında Latin Amerika'da, Avrupa'da, Ortadoğu'da, binlerce, yüzlerce yıl önce de, farklı kültürlerde de, farklı dillerde de, hep zordu.

Binlerce yıl geçse de, bugüne kadınların bitmek bilmeyen mücadele azmi miras kaldı. Bazen yaşamak, bazen var olmak, bazen özgürlük, bazen de eşitlik için verilen mücadele.

Kadınlar, Eduardo Galeano’nun kitabında tepetaklak ettiği dünyayı, gerçek kılmak için fikir üretiyor, tartışıyor, mücadele ediyor.

Dosyamızda kadınların bu mücadele sırasında oluşturduğu ideolojileri mercek altına alıyoruz.

‘Sosyalistler, feminizm hakkında ne düşünüyor?’, ‘Feministler, sosyalistlerin kadın hareketi ideolojisini nasıl değerlendiriyor?’, ‘Müslüman feminist olur mu?’ bu sorulara dört gün sürecek dosyamızda yanıt aradık…

Bu dosya 8 Mart’ı bizlere armağan eden dokuma işçisi kadınlara, Clara Zetkin’e ve kadınların özgürlüğü adına emek veren tüm kadınlara adanmıştır.

Nuray Sancar: Kadın özgürlüğü mücadelesi feminizme özel bir meslek değil

Dosyamızın ikinci konuğu Evrensel yazarı Nuray Sancar. ‘Sosyalistlerin ‘kadın özgürlüğü’ mücadelesine uzak mı duruyor?’ eleştirilerine yanıt veren Sancar, “Sosyalistlerin kadın sorununu görmezden gelmek pahasına işçilerin özgürlüğünü savunduğu elbette doğru değil; kadın özgürlüğü mücadelesi de feminizme özel bir meslek değil.” yanıtını verdi.

‘Kadın mücadelesinin öznesini sınıfsal kavramlarla tarif etmek gerektiğini’ belirten Sancar, “Bu bakımdan özne işçi ve emekçi kadınlardır. Kadınların özgürlük mücadelesinin stratejisini de bu sınıfların genel çıkarı tayin eder. Bu bakımdan emekçi kadınlar ait oldukları sınıfla aynı hedefi paylaşırlar; özel mülkiyet sisteminin ortadan kaldırılması ve emekçilerin iktidarının kurulması.” yorumunda bulundu.

-  ‘Sosyalistler işçilerin özgürlüğü’ için ‘feministler ise kadınların özgürlüğü’ için mücadele eder algısı oldukça yaygın. Bu kanı doğru mudur?

Sosyalistler ve feministler diye başlayan cümlelerin ancak kısmen doğru olabileceğini kabul ederek başlayalım. Her bir başlığın altında toplananlar, kendi aralarında çok parçalı olduğundan genellemeler belirli bir indirgeme düzeyinde mümkün olabiliyor ancak. Ben de bu zorluğun farkında, Emek Partisi çizgisindeki bir sosyalist olarak kendimi ayırarak konuşabilirim. Sosyalistlerin kadın özgürlüğü sorununu görmezden gelmek pahasına işçilerin özgürlüğünü savunduğu elbette doğru değil; kadın özgürlüğü mücadelesi de feminizme özel bir meslek değil. Bana göre kadın mücadelesinin öznesini sınıfsal kavramlarla tarif etmek gerekir; bu bakımdan özne işçi ve emekçi kadınlardır. Kadınların özgürlük mücadelesinin stratejisini de bu sınıfların genel çıkarı tayin eder. Bu bakımdan emekçi kadınlar ait oldukları sınıfla aynı hedefi paylaşırlar; özel mülkiyet sisteminin ortadan kaldırılması ve emekçilerin iktidarının kurulması.

‘KADIN ÖZGÜRLÜĞÜ MÜCADELESİ DERKEN ÇOK YÖNLÜ BİR MÜCADELEDEN SÖZ EDİYORUZ’

Bu bazen yakıştırıldığı gibi, şu anlama gelmez; kadınlar sadece iktidar mücadelesi vermek üzere saf tutacaklar ve şimdiki bütün sorunlarını nasılsa orada çözüleceği garanti asude bir hayata erteleyecekler. Tersine kadın özgürlük mücadelesi sürekli ve kesintisiz bir mücadeleyi gerektirir. Medeni hakların elde edilmesinden günlük hayatın düzenlenmesine, iktisadi taleplerden ataerkil dayatmalara, yaşanabilir kentlerden kadın esaslı işyeri düzenlemesine, eğitim ve sağlık hakkından hak gasplarını durdurmaya vb. kadar her alan ve konu kadın özgürleşme mücadelesinin konusudur. Dolayısıyla kadın özgürlüğü mücadelesi derken çok yönlü bir mücadeleden söz ediyoruz.

‘HER ZAMAN ÖNCE KADINLAR VURULUR!’

Şunu da kaydetmek gerekiyor; kadınların bugün yaşadığı baskı ve gaspların, örneğin kadına yönelik şiddetteki artışın neredeyse adli kurumlar ve iktidar yetkilileri tarafından teşvik edildiğini düşündürten yoğunlaşması, bütün bir toplumu şekillendirmeye yöneliktir. Bu bakımdan kadın mücadelesi kadınların özgürlüğünden daha fazlasının da garantisidir. Her zaman önce kadınlar vurulur!

Sorunun ikinci bölümüyle ilişkili şunu söyleyebilirim o zaman; birincisi kadınlar da sınıflara bölünmüş durumda; sömürü sisteminin öznesi olan kadınlarla nesnesi olan kadınların uzun vadeli ortak noktası olmaz. İkincisi feminizm kadın cinsinden ‘salgılanan’ tek ideoloji değildir. Üçüncüsü kadın özgürlüğü mücadelesi emek stratejisine bağlanmadığı sürece kendini ve mevcut durumu yinelemeye mahkum olur. Çünkü böyle bir strateji yoksa sömürü sistemi içindeki haklar ve kazanımların geçici bir hükmü vardır. Bu durumda kimi sosyalistlerin erteleyerek ‘kurtulduğu’ sorunun ertelenmeksizin yinelenmesi göze alınıyor demektir. İkisi arasında bir fark görmüyorum. 

‘KEŞKE ERKEKLİK KRİZİ YAŞANIYOR, GELİR GEÇER DİYEBİLSEK’

Kadın cinayetleri, kadına yönelik şiddet… 2019 yılında kadın cinayetlerinde ne yazık ki son 10 yılın en yüksek rakamı yaşandı. Bu artışın nedeni nedir? 2019’da bir ‘erkeklik’ krizi mi yaşandı, yoksa başka etkenler mi bu artışı tetikledi?

Keşke erkeklik krizi yaşanıyor, erkekler topluca patolojik vaka haline geldiler; gelir geçer diyebilsek. Toplumsal değişimleri tıbbi terimlerle açıklamanın her zaman yanıltıcı ve yanlış yönlendirici bir sonucu var. Kadın cinayetleri ve şiddet çok uzun zamandır istikrarlı bir biçimde yükseliyor doğru. Bunun en önemli nedeninin kapitalizmin neoliberal düzenlenişi sırasında devletlerin kadının mücadelelerle edindiği bir statüyü artık, maliyeti yüzünden taşımak istememesi olduğunu düşünüyorum. Kadınların mücadelesinin emek gücünün yeniden üretimini pahalıya getirmek gibi bir sonucu olduğu için bu stratejiyi zora sokuyor.

‘ÇÜNKÜ KADININ YAKIN TEMAS ALTINDAKİ TERBİYESİ ARTIK ONUN EN YAKININDAKİ ERKEĞİN İŞİ’

Kadına yönelik şiddet ve eski kazanımların tasfiyesi bizdeki kadar hızla olmasa da bütün dünyada arttı. Dolayısıyla bu sorun sistemik bir sorun. Kadınlar toplumun en talepkâr kesimini oluşturuyor, üstelik sadece kendi bireysel varlıkları için değil ailelerine, çevrelerine, adım attıkları her yere ilişkin talepleri var. Eğitim, sağlık, sosyal güvence, kültürel ve sosyal haklar, işyeri semt ve kentin ‘kadınlar için’leştirilmesi, çalışma hayatı dışında kalan kesimleri kapsayan düzenlemeler vb her şey kadın talepleriyle ilgili. Sistem bir önceki dönemde, metafor yaparak söylersek eğer, kadınlaştırılmış olduğunu düşündüğü alanları geri almak yani karşılanmış talepleri püskürtmek için uğraşıyor. Bunlar olurken kadınları çeşitli biçimlerde sindirmeyi gündeme alıyor. Bunlardan biri de medyadan, politik kürsülerden, mahkemelerden vs. en eski ataerkil değerleri geri çağırarak erkek cinsini güçlendirmek. Çünkü kadının yakın temas altındaki terbiyesi artık onun en yakınındaki erkeğin işi. Giderek kamusal alanın her köşesinde bu tür ‘devlet memurları’nın sayısı artmaya ve şiddet politik bir düzenleme konusu olmaya başladı.

Bu toplumsal bir kriz durumudur elbette, ama sadece erkekliğin krizi demek bizi yanıltır. Erkeklik diye sabit bir çapa yok çünkü. Cinsiyet toplumsal bir yüklemedir ve değişkenliği önde gelen özelliğidir. Dolayısıyla erkekliğin de yeniden yüklenmeye çalışıldığını ve ona arızalı, hastalıklı, krizli olduğunu düşündürtenin de bu söyleyebiliriz. Ne var ki tek yanlı bir süreç değil bu. Kadınların mücadelesi gelişiyor ve erkekler arasında duruma ilişkin farkındalık da artıyor. Bu yüzden mutlak bir başarı sağlayamıyorlar.

‘MESELE BU MÜCADELELERİN ÇOĞALMASI, KADIN EMEĞİ O ZAMAN GÖRÜNMEZLİKTEN ÇIKAR’

Ev, çocuk ve yaşlı bakımını üstlenen kadınlar çalışma hayatına katılamıyor. Bu çemberden dışarı çıkan kadınlar ise hem en kötü koşullarda çalıştırılıyor hem de işten ilk atılanlar oluyor. Kadın emeğinin toplumda görünürlüğü nasıl sağlanacak?

Görünürlükten kasıt kadın emeği ile ilgili, kadınları koruyan ve gözeten kanuni bir çerçeve ile güvence altına alan kurumlaşmanın olmasıysa görünürlüğü sağlamak bir mücadele işi. Çünkü kayıtsızlığın, sigortasız, sendikasız belirsiz saatler boyunca çalıştırmanın, kadın işçileri canının istediği gibi atabilmenin, istediği ücrete çalışmayı dayatmanın; kreş gibi bakım emeği masraflarına girmekten kurtulmanın tadını almış işverenler topluluğu bundan kolay vaz geçmez. Çünkü çok karlı. Devlet de sıkıştığında borçlarını üstlendiği bu kesimlere her türlü kolaylığı sağlayıp kusurlarını görmezden geliyor; işlerini kolaylaştırıyor. Bu ülkede tuvalete sık gitmesinler diye bez bağlanmaya zorlanmak, işverenden dayak yemek gibi aşırı durumlar yaşayabiliyor kadınlar.

Ama örneğin Flormar kadınları, cam işçileri, irili ufaklı konfeksiyonlarda ücret ve insanca yaşama imkanı sağlansın diye grev yapan, mücadele eden kadınlar yaşadıkları sorunlara dikkat çekebiliyorlar. Flormar’da, memleketteki yoğun kutuplaşma bariyerine takılmadan direnen örtülü ve örtüsüz kadınlar ve kamuoyundan gördükleri destek önemliydi mesela. Bütün mesele bu mücadelelerin çoğalması. Kadın emeği o zaman görünmezlikten çıkar.  

‘NE DİYELİM; ÖZGÜRLÜK MÜCADELEDE, MÜCADELEYLE’

Peki kadınlar kendilerine dayatılan kölelik koşullarına karşı nasıl topyekûn mücadele etmeliler? Kadın emeğinin ve bedenin özgürlüğü nasıl sağlanacak?

Bizi yönetenlerin bütünlüklü bir muamelesi var fakat kadınlar semptomlarla mücadele etmek zorunda kalıyor. Sürekli bir mevzi savunma hattındayız ve ne yazık ki eldekileri korumak derdinden ileri doğru adımlar atamıyoruz. Kadınların bugünkü durumu bu. Kürtaj yasağı bunlardan biri. Ya da örneğin istismar yasası. Bu korkunç yasa için kadınlar mücadele etti geri püskürttü ve ama şimdi, yine iktidar etraftan dolanarak, torbaya koyarak bu yasayı çıkarmaya çalışıyor. Yılmıyorlar, bıkmıyorlar. Cinayet ve şiddet sistematik ama biz her münferit hadise için mahkemelerde, duruşmalarda tek tek her kadının davasını takip etmek gibi bir yükümlülükle karşı karşıyayız. Kadın mücadelesi, toplumsal gücü çok büyük olamasa da ister istemez böyle parçalı, çok alanlı yürümek zorunda. Kadınlar HESlere karşı, altın madenlerine karşı, erkek egemenliğine karşı, eğitim sistemine karşı, sendikalarında, meslek odalarında, evlerinde bir dizi mücadelenin içinde. Ve bulunduğumuz bölgede, ateş altındaki bir coğrafyada sınır çizme eyleminin kadın bedenine yönelik kısıtlamalarla da sürdüğü açık. Sınırın az ötesinde en ilkel ortaçağdan fırlamış gibi duran güçlerin cariyelik sistemini, kadının kapatılma mekanizmalarını geri getirmesinin etkilerinin burada da yaşandığı düşünülürse kadınlar gerçekten zor zamanlardan geçiyor.

İçişleri Bakanı 8 Mart yaklaşırken kadın ve insan hakları mücadelesini, çevre ve hayvanlar için kaygılananları kültürel terörist olarak ilan etmiş bulunuyor. O zihniyet için kadın bir kültürel hegemonya mücadelesinin hedeflerinden biri. Çünkü onun tam biatı sağlandığı ölçüde bu nizam ayakta kalacak. Ne diyelim; özgürlük mücadelede, mücadeleyle.

Dosyamız yeni konuklarla devam edecek...


PAYLAŞ