Başka bir futbol mümkündü (bir zamanlar)

Covid-19 karantinasıyla gündelik hayat muhasebesi, iç sıkıntılar, hayatı yeniden anlamlandırma çabaları, hijyenik takıntıların gelişmesi, evde kalıyor olmanın kişisel gelişime dair mutlaka bir şey yapma huzursuzluğunu tetiklemesi, hiçbir şey yapmak istemeyen ve sadece kendini dinlemek isteyen insanların üzerinde büyük bir yüke neden oldu.

Dijital platformlar can simidi gibi "kafasını dağıtmak isteyenlerin" imdadına yetişti. 

Akıbeti belli olmayan yarım kalmış ligleri ve oynanacak maçları bekleyen dört duvar arasındaki futbolseverler de televizyonların ya da kulüplerin sosyal medya hesaplarında yayınladığı eski maçları izleyerek eskiden futbolun daha güzel olduğunu hatırlamaya başladı.

Bir süredir Twitter hesabında eski maçları, eski sezonları ve takımları hatırlatan scout arkadaşım Harun Gündüz'ün geçtiğimiz günlerde yaptığı OFI Crete (Girit) paylaşımı zaman içinde elimizden, gözümüzden kayıp giden bir oyunun kendine has olma özelliklerini anlatır gibiydi.

Kandiye şehrinin takımı, rakibin adeta üzerine çöken küçük stadında Atletico Madrid'i baskılı bir oyunla yenerken, eski zamanlara ait birçok farklılığı da içinde barındırıyordu.

Bugün adeta bir aynılaştırma ayininden çıkmışçasına, stadyumların, formaların, oyuncuların ve takımların neredeyse hiçbir ayırt edici özelliğinin kalmadığı bir vahşi kapitalizm dönemini yaşıyor futbol.

Fabrikasyon bir zevke dönüşen bu oyunun belirleyicisi olan UEFA ve FIFA, organizasyonları tamamen en güçlülerin pastadan kolayca en büyük payı alacağı bir sisteme doğru çevirdi.

Şu an bir an önce oynatmak istedikleri Şampiyonlar Ligi ya da UEFA Ligi maçlarını kimse merak etmiyor. Sıkıcı grup maçları izleyenler için eziyete dönmüş durumda. 

Her organizasyonu bir lige dönüştüren UEFA, eleme usulünü ortadan kaldırarak sürpriz bir takımın kupa kazanması ihtimalini en aza indirdi. Eskiden ise durum çok farklıydı.

1970'lerin sonlarına doğru Brian Clough'un alt ligden alıp şampiyon yaptığı Nottingham Forest 1979 ve 1980'de üst üste iki kez Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazanmıştı.

 İlk finalde önce Malmö'yü, ikinci finalde ise Hambug'u elemişlerdi. Malmö, bugün eski gücünden çok uzakta sıradan bir takım. Hamburg ise 2. Lig'de.

Manchester United'a gelmeden önce kendisini İskoçya'da ispatlayan Sir Alex Ferguson'un çalıştırdığı Aberdeen ise, 1983'te Avrupa Kupa Galipleri Kupasını kazanırken finalde Real Madrid'i yenmişti. 

 

O Real Madrid'in hocası Di Stefano'ydu ve takımda Camacho, Del Bosque, Santillana, Isidro gibi yıldızlar vardı. 

1988'de yine Avrupa Kupa Galipleri Kupası'nda Belçika temsilcisi Mechelen efsanevi kalecisi Preud'homme'lu kadrosuyla finalde Ajax'ı geçip kupaya uzanmıştı.

1986'da Sevilla'daki Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde Helmuth Duckadam'ın bütün penaltıları kurtardığı maçta Steaua Bükreş, Barcelona'yı eleyerek kupayı alırken, Yugoslavya dağılmadan 2 sene önce 1991'de, Kızılyıldız finalde Marsilya'yı yenip Şampiyon Kulüpler Kupasını ülkesine götürmüştü.

 Tüm bu sıradışı hikayeler 90'larla birlikte yok olmaya başladı.

UEFA 1992-93'te önce Şampiyon Kulüpler Kupasını Şampiyonlar Ligi'ne dönüştürdü.

1999'dan sonra ise Kupa 2'yi yani Avrupa Kupa Galipleri Kupasını kaldırdı.

2009'dan itibaren de UEFA Kupasını izleyeni az bir lige, UEFA Avrupa Ligi'ne dönüştürdü.

Kupa statüleri değiştiğinden beri şampiyonluklar belli takımlar arasında paylaşılıyor.

2000 yılından beri Real Madrid 6, Barcelona 4, Bayern, Milan ve Liverpool 2'şer kez bu kupayı kazanmış.

(Diğer 3 şampiyon ise Mourinho etkisiyle Porto, Chelsea ve Inter)

UEFA Kupası ise statüsünün değiştiği 2009'dan beri sadece 5 farklı şampiyon çıkarmış.

3 kez Sevilla, 3 kez Atletico Madrid, 2 kez Chelsea ve 1'er kez de Manchester United ve Porto...

1999'da Lobanovski'nin son büyük Dinamo Kiev'i (70'li ve 80'li yıllardaki iki Dinamo Kiev'in de başında o vardı) Şampiyonlar Ligi finalinde Bayern Münih ile yarı final oynadığından beri daha önce bu kupayı almamış herhangi bir takım son 20 yılda yarı final göremedi.

Tam da bu noktada, bugün mucize gibi görülecek bir hikayenin kahramanlarını dün Harun'un Twitter'daki zincirinde hatırlattığı üzere anmamız gerekecek. 

1982'de UEFA Kupası çeyrek finali için İspanya'da Valencia ile oynayacakları maça taraftarlarından topladıkları parayla gidebilen İsveç temsilcisi Göteborg, bu turu geçmiş, ardından yarı finalde Kaiserslautern'i de eleyip finaldeki iki maçta da gol yemeden toplamda 4-0'lık skorla Hamburg'u devre dışı bırakarak kupayı kazanmıştı.

Futbol tarihinde yarı profesyonel oyunculardan kurulu olup da bir Avrupa kupası kazanan son takım 1982'nin bu Göteborg'uydu.

Aynı takım 1986'da başka bir mucizeyi gerçekleştirmek üzereydi. Şampiyon Kulüpler Kupasında yarı finalde Barcelona ile eşleştiler. 

Şubat 1986'da başbakan Olof Palme bir suıkasta kurban gitmişti. Palme, onların amatör ruhunu en çok destekleyenlerin başında geliyordu. 

 Adil gelir dağılımını savunuyor, oyunun profesyonelleşmesinin kolektif ruhu öldüreceğine inanıyordu. 

Göteborglu oyuncuların her biri, bir işçi kadar maaş alıyordu.

Takım 2 Nisan 1986'da farklı meslekleri olan oyunculardan oluşan takımıyla Ullevi'de Barcelona'yı 3-0 yendiğinde yer yerinden oynadı.

Skor tabelasında yine 4 sene önce Hamburg'a karşı kupayı getiren oyuncuların isimleri yazıyordu.

İlk 2 golü atan Torbjörn Nilsson aşçı, 3. golü atan Tommy Holmgren ise yarı zamanlı tesisatçıydı.

Yarı final rövanş maçından önce aşçı Nilsson'a 10 milyon kron teklif eden Barcelona rövanşı ancak penaltılarda 5-4 kazandı.

Torbjörn Nilsson, UEFA Kupası'nın 1982'de Hamburg'a son dönüşünde 2-0 golünü vurduktan sonra / Fotoğraf: Bildbyrån​​​​​​​

Nilsson, teklifi "Aşçı olmayı tercih ederim" diyerek reddetmişti.

Barcelona ise 120 dakikası 0-0 biten maçta finali Steaua Bükreş'in bütün penaltıları kurtaran kalecisi Duckadam'a karşı kaybetti.

Futbol bir zamanlar böyle bir oyundu.

Artık Avrupa kupalarında böyle hikayeler 100 yılda bir olacak.

Şimdi en iyisi eski finallerden birini izlemek.

*Film Önerisi: The Last Proletarians of Football  (2011)


PAYLAŞ