Roza Şaê... Kara Gün...

4 Mayıs 1937 günü, uzun süredir hükümetin gündeminde olan, "harekat" hazırlıkları sürdürülen, aslında 1935 yılı sonunda "koloni valisi" yetkileriyle donatılmış olarak 4. Umum Müfettişliğinin kurulmasıyla fiilen başlamış olan Dersim "müşkülesi" ile ilgili toplanan Bakanlar Kurulu "tarihi" bir karar alır. Bu tarihten itibaren Dersimliler için tarih, bir yaşayan tarih olarak günümüze değin kanayan bir yara demektir artık...

O kararın alındığı tarih, acılı tarihimizin "kara" ve "kanlı" günlerinden biridir.

Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Atatürk ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak'ın da katıldığı, "Gayet gizlidir" başlığı taşıyan karar şöyle idi:

“Son günlerde Tunceli’de meydana gelen olaylara dair raporlar 4.5.1937 tarihinde Atatürk’ün ve Mareşal’ın (Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak kastediliyor-CS.) bizzat katılımlarıyla incelenip değerlendirilerek aşağıdaki sonuca varılmıştır:

  1. Toplanan kuvvetlerle Nazmiye, Keçizeken (Aşağı Bor), Sin, Karaoğlan hattına kadar, şiddetli ve çok etkili bir saldırıyla varılacaktır.
  2. Bu defa isyan etmiş olan bölgedeki halk toplanıp başka yerlere nakledilecektir. Ve bu toplanma harekatında köylere baskın yapılarak hem silah toplanacak, hem de bu suretle elde edilenler nakledilecektir. Şimdilik 2 bin kişinin nakli için gerekli tedbirler hükümet tarafından alınmıştır.” 

2 maddelik kararın altında bir paragraflık bir de “mülahaza” bölümü vardı ve orada da şöyle deniyordu:

“Sadece saldırı harekatıyla ilerlemekle yetinildikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek, köyleri tamamen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak gerekli görülmüştür”.

“Yerinde ve sonuna kadar zarar vermeyecek hale getirmek” denilerek aslında  “toplu katliam” emri verildiği, anlaşılıyor olmalı…

Bakanlar Kurulu’nun “tenkil” kararında iki de “not” vardı. Bu notlar da hükümetin bir “askeri karargah” titizliğiyle her türlü detayı düşünüp planlamaktaki “hassasiyetini” göstermesi bakımından kayda değerdir:

“NOT: Malatya’dan ve Ankara’dan gönderilen kuvvetlerin cepheye ulaşmaları ve cephedeki kuvvetlerin ufak tefek talimleri ve dinlenmeleri ve bundan başka Diyarbakır’dan gelecek taburun görevlendirilmesi, bütün bunlar düşünülerek bir hafta sonra, yani 12 Mayıs’ta ileri harekata başlanabileceği anlaşılmaktadır.

NOT: Paraya acımaksızın içlerinden çok adam kazanıp, kullanmaya çalışmak lazımdır”.

“Tenkil” kararının ardından Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Elazığ’a gider, oradan da Pertek ve Hozat'a geçer, askeri birlikleri denetler. Umum Müfettiş Korgeneral Abdullah Alpdoğan komutasındaki 4. Müfettişlik karargahında hazırlıklar gözden geçirilir, planlamalar yapılır ve Bakanlar Kurulu’nun 4 Mayıs tarihli kararında öngörülen tarihten önce, 8 Mayıs 1937 günü, Genelkurmay tarafından Umum Müfettişliği’ne “genel tenkil” emri verilir.

19 Mayıs 1937 tarihinde ordu Dersim'de “genel taarruz”a geçer. Tarih dikkat çekicidir. Dersim coğrafyası adeta işgal edilir. Nazımiye-Kırmızı Dağ-Sin-Karaoğlan hattı tutulur. Bu bölgedeki Yusufanlılar direnişten vazgeçerken, aşiretlerin çoğu da “tarafsız” kalmaya çalışırlar. Bazı aşiretler ise devlet güçlerini destekler. Yakıp yıkarak, canlı namına ne varsa öldürerek ilerleyen askeri birliklerin önünden kaçan halk, Kalan ve Kutu Deresi’ndeki mağaralara sığınır.

26 Mayıs 1937’de Bahtiyar aşiretine bağlı Gözerek, Varuşlar, Çökerek, Çat köylerinin de aralarında bulunduğu çok sayıda köy yakılır.

1937 Mayıs ayının sonu, Haziran ayının başlarında ordunun önüne geleni yakıp yıkan, vuran, öldüren acımasız harekatı karşısında Haydaran, Demenan ve Yusufan aşiretlerinden teslim olanlar olur.

18 Haziran 1937’de Başbakan İsmet İnönü, devam eden harekatı denetlemek üzere Elazığ’a gelir.

22 Haziran’da ordu birlikleri Zel, Bokir, Sıncık, Aziz Abdal dağlarını ele geçirir. Bu civardaki köyler yakılır, hayvan sürülerine el konur. Askeri birliklerin önünden kaçabilenler daha içerilere (kuzeye) doğru çekilir.

Haziran ve Temmuz ayları içerisinde askeri birlikler Tujik Dağı’nı ele geçirir. Bu dağın eteğindeki İksor Vadisi’nde bulunan sığınaklarda çoğu ve kadın ve çocuk binlerce çaresiz insan “imha” edilir. Mağaraların ağızları betonla kapatılır veya mağara girişlerinde ateşler yakılarak içlerine “boğucu dumanlar” verilir…

9 Temmuz 1937’de Koçgiri katliamından sağ kurtulup Dersim'e sığınan Alişer ve eşi Zarife'nin kesik başları, dönemin gazetelerinin "Dersim fatihi" olarak adlandırdığı General Alpdoğan'ın önüne konur. Alişer efendi ve Zarife hanımı öldüren, Seyit Rıza'nın yakınlarından Rayber ve adamları idi. Alişer ve Zarife’yi öldüren Rayber’in adamı Zeynelê Alîyê Topî (Zeynel Top) Alişer’in kirvesiydi. Rayber "işi" bitince sonradan oğullarıyla birlikte devlet güçleri tarafından öldürüldü. Zeynelê Topî ise yaptığından pişmanlık duyarak dağa çıktı ve devlet güçleriyle çatışarak öldü.

17-18 Ağustos 1937’de Bahtiyar bölgesinde aralarında Seyit Rıza’nın ikinci eşi Bese, büyük oğlu Şeyh Hasan ve üç torunun da bulunduğu çok sayıda kişi öldürülür. Nuri Dersimi, burada Seyit Rıza’nın ailesinden adı geçenlerin yanı sıra bin kişinin öldürüldüğünü yazmaktadır.

Genelkurmay belgelerinde ise bu olay şöyle anlatılmaktadır: “16-17 Ağustos 1937 gecesi harekete geçen birliklerle gün ağarırken Titenik-Tokmakbaba tepesi-Sarıoğlan üçgeni aranmaya başlandı ve Birdo ile Sarıoğlan arasında saklanan Seyit Rıza ve avenesi sarılarak müsademeye başlandı ve şakilerden 30 kadarı öldürüldü”. Nuri Dersimi, verdiği “bin” rakamını doğrulayacak bir kaynak belirtmemektedir. Ancak Genelkurmay belgelerinde verilen “30” rakamının ne denli güvenilir olduğu da, tartışmalıdır.

Ağustos ayının sonlarına gelindiğinde, harekat ve katliama karşı direnen aşiret liderlerinden sadece ikisi hayattadır: Seyit Rıza ve Şahan (Şaan, Şahin) Ağa. Bahtiyarlı Şahan Ağa, savaşçılığının yanı sıra insanlara güven ve moral vermesiyle de tanınan biriydi. Şahan Ağa, 28 Ağustos 1937’de General Alpdoğan tarafından satın alınan üvey kardeşi (bazı kaynaklara göre “süt kardeşi”) Pırço oğlu Hıdır tarafından uykudayken öldürüldü. Kafası kesildi ve kesik başı Hozat’taki ordu güçlerine teslim edildi. (Hıdır da uğursuz görevini tamamlayıp Hozat’tan dönerken öldürülür.)

Şahan Ağa’nın öldürülmesi ve hem de bir yakını tarafından öldürülmesi, Seyit Rıza ve bütün Dersimlileri derinden sarsan bir etki yarattı. Ağıtlar onu “Dersim’in kilidi” olarak tarif etmektedir: Sahan Ağaê mı ke şiyo nêşiyo/ Şikiyo tılsımê Kırmanciye (Sahan ağa gitmiş gitmemiş/Kırılmış tılsımı Kırmanciye’nin-Kırmanç ülkesinin).

Şahan Ağa’nın öldürülmesiyle yoğunlaşan kırımdan sağ kurtulanlar Seyit Rıza’nın aşireti Yukarı Abbasanlar’a katılır. Ne var ki Seyit Rıza da yalnızdır.Dersim coğrafyası kana boyanmıştır ve en ufak bir umut ışığı yoktur. Dersimliler kanlı kaderlerine boyun eğmiş gibidirler…

13 Eylül 1937 tarihli dönemin gazeteleri büyük bir "zafer" havasında Seyit Rıza'nın yakalandığını haber verir. Seyit Rıza Erzincan Valisi'nin "Daha fazla kan dökülmesin" şeklindeki barış çağrısı nedeniyle Erzincan'a giderken yakalanmış veya teslim olmuştur. Kesin olan, Seyit Rıza'nın çabasının, kendi "kellesini" vererek katliamı durdurmaya çalışmak olduğudur...

Bir tanığın anlatımı, Seyit Rıza’nın yaşadığı çaresizlik hakkında fikir vermektedir. Bir gün Seyit Rıza’nın yoluna Kasımoğlu denilen “beyazdonlu” bir Dersimli çıkar ve ona şöyle der: “Rızoo! Rızoo! Hona ki xeleşina! Tı sere xo wena, sere maki piya!” (Rıza! Rıza! Senin kurtuluşun yok! Bu gidişle sen başını yiyeceksin, bizimkini de birlikte!) Bu sözlere karşı Seyit Rıza, nemli gözleriyle şu yanıtı verir: “Kheko! Va mıradê sıma bıbo. Koê Dêsımi de kemere ke gına kemere, sıma vanê so taxalet be. Bızane ke taxelet biyaina mına sıma nêxeleşine, ıhı jü êwro ez sona taxelet bena. Êwro roca mına, meste sırayena sıma. Yine ke teselia xo mıra gurete, ez zê namê xo zana mına mırd nêbenê”. (Varsın sizin muradınız olsun kardeşim! Dersim’de taşa değen taş, varsın benden bilinsin. Bilsem ki, onlar benim kellemi alarak sizin yakanızdan düşerler, hemen şimdi gidip vereyim kellemi onu isteyenlere. Ama korkum odur ki, bugün bizim yarın sizin sıranızdır. Adım gibi biliyorum ki, onlar bizim başımızı aldıktan sonra, zürriyetimizi kesip biçmeye doymayacaklar.)

Aynı yıl Anafatma’da yakalanıp daha sonra Elazığ’da idam edilen Kureyşan aşireti liderlerinden Uşênê Seidi (Seyit Hüseyin) de köylüleriyle vedalaşırken Seyit Rıza ile benzer bir kaygıyı dillendirmiştir: “Xatır ve sıma qomo! Ez zanen ke, yê ma lao, yê sıma ki qelfeo! Naynu ke teseliya xo mara gurete nafa ki cêrenê ?ra sıma ser, mevazê ke ağlerê Dêrsımi ke eşti dare ma xeleşime”. (Ahali, hepinize elveda! Biliyorum ki bizimkisi iptir, sizinkisi kafile! Onlar bizden kurtulduklarından emin olduklarında, kafile, kafile hepinizi yok etmeye dönecekler.)

Seyit Rıza’nın yakalanması üzerine Mustafa Kemal, İsmet İnönü, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya ve 3. Ordu Müfettişi Kazım Orbay, Abdullah Alpdoğan’a “tarihi başarısından” ötürü kutlama mesajları gönderir.

14 Kasım'ı 15 Kasım'a bağlayan bir gece vakti Seyit Rıza ve 6 arkadaşı araba farlarıyla aydınlatılan Elazığ Buğday Meydanı'nda idam edilerek öldürülür.

Ama Seyit Rıza'nın öngörüsü doğru çıkar: Dersim'de, işbirliği yapan köy ve aşiretler de dahil, asıl toplu katliamlar 1938 yılı boyunca yaşanır...

***

4 Mayıs 1937, Dersim'in kanayan yarasını simgeleyen tarihlerden biridir. O yüzden bir "kara gün"dür, yani roza şaê. Tıpkı 14 Kasım gibi.

Tarihimizin "kara" ve "kanlı" sayfalarıyla yüzleşmek, bizi "biz" yapacak yegane doğru yoldur. Yüzleşmekten kaçınmak ise, sadece yaralarımızın kanamaya devam etmesi...

NOT: 4 Mayıs 1937 tarihli "gizli" Bakanlar Kurulu kararı ve izleyen dönemde Dersim'de yaşananları, "Dersim... Dersim... Yüzleşmezsek Hiçbir Şey Geçmiş Olmuyor" (2010) adlı kitabımdan özetleyerek aldım.


*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR