At pazarlığı ve diş sağlığı

Nasıl ki bir atın sağlıklı olup olmadığını dişlerine bakıp anlarlarsa, bir toplumun sağlığını da ortalama insanın dişlerine bakıp anlamanın mümkün olduğunu düşünüyorum.

Bu nedenle, ne zaman dişlerimle ilgili bir sorun yaşasam ya da etrafımda öyle birini görsem, gözümün önüne hep o meşhur at pazarlıkları geliyor.

Bugün de öyle bir gün.

Diş sağlığı alanında son birkaç on yılda kaydedilen devasa ilerlemeye rağmen, Türkiye toplumu dişleri dökük bir toplum.

Kamu sağlık sisteminde diş tedavisi için gerçekten yorucu bir randevu sistemi ve hastanelerdeki yığılma ile başa çıkmak zorundasınız. Tedavi süreçleri uzuyor, iyi malzemelere ücretsiz ulaşmak ise mümkün değil.

Sağlıklı bir ağız yapınız olsun istiyorsanız, kamu sağlığı sisteminin dışına çıkmak ve dişlerinizi özel muayenehanelerde çalışan iyi bir diş hekimine emanet etmek zorundasınız. Bu da kamyon yüküyle para demek oluyor.

Özel sağlık sigortaları da dişleri kapsamıyor.

Bir emekli, basit bir diş çekiminde bile maaşının üçte biri kadarını diş hekimine bırakabiliyor. Protez yaptırmaya, hele yeni nesil implant uygulamalarına ise ortalama vatandaşın yetişmesi mümkün değil.

Bu nedenle, ortalıkta uyduruk protezlerle dolaşan ya da ağzında doğru dürüst diş bulunmayan milyonlar var.

Benim kuşağım kamu sağlığının halka büyük ölçüde ücretsiz ulaştırıldığı dönemin son demlerini hatırlıyor.

Misal, yaşadığımız kasabada Diş Hekimi Ekrem Bey vardı. Ben ona Ekrem Amca derdim, komşumuzdu.

Rahmetli Ekrem Amca, sevilen, şakacı, yaratıcı bir kişiydi.

Kasabada kimin diş sorunu olsa devlet hastanesine gider, Ekrem Amca’ya görünürdü. Çocuklara yaptığı eğlenceli şakalarla diş hekiminden korkmamayı öğrettiğini hatırlıyorum…

Derken hayatımıza “her şeyin bir bedeli olduğunu” söyleyen o yeni ‘doktrin’ girdi. O zamana kadar ücretsiz olması bizim ‘normal’imiz olan şeylerin, en önemlisi eğitim ve sağlığın yavaş yavaş birer kâr aracına dönüştürülmesine tanıklık ettik.

‘Sosyal güvenlik’, ‘kamu sağlığı’, ‘kamu eğitimi’ gibi tanımlamalar gerçek hayatta hiçbir karşılığı olmayan yabancı laflara dönüştü.

Misal, ana muhalefet partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir zamanlar Sosyal Sigortalar Kurumu (SSK) Genel Müdürü olduğu ve kurumu batırdığı siyasi muarızları tarafından söylenir durur.

İddianın ne kadarının ne ölçüde doğru olduğu uzun yıllardır tartışılıyor, işin o kısmına girmeyeceğim ama bir zamanlar ortada çürük çarık da olsa bir çeşit ‘sosyal güvenlik’ müessesesi olduğu söylenebiliyor.

Şimdi SSK’nın yerini alan SGK’nın haline baktığınızda, toplumsal kaidenin ‘güvensizlik’/’güvencesizlik’ olduğunu pekala tespit edebiliriz.

Bu yılın ilk altı ayında SGK’nın ‘görev zararı’ 46 milyar lirayı aştı!.. Küçük bir ülke bütçesi kadar para!

Böylesine “zarar üreten” bir müessesenin ‘sosyal’ alana ‘güvenlik’ sağlayabileceğine inanabilir miyiz?

Tersine, tıpkı kamu bankalarında olduğu gibi, aşırı borçlu devletin sırtına binmiş kamburlara feda edilen ve ‘görev zararı’ giderek büyüyen kamu kuruluşları toplumun olanı toplumdan almanın birer paravanı haline gelmiş vaziyette.

Evet, adında ‘sosyal’ olan her müessese, ‘sosyal’ olanı ayrıcalıklı küçük bir zenginler topluluğunun çıkarlarına uygun dilimler haline getirmekten başka iş görmüyor.

Etrafınızda, 40 yaşını geçmiş insanların dişlerine şöyle alıcı gözle bir bakın, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız…

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber’in editöryal politikasını yansıtmayabilir


PAYLAŞ