II. Abdülhamit'ten İttihat ve Terakki'ye…(6)

(Soldan sağa) Cemal Paşa, Enver Paşa ve Talat Paşa

'II. Abdülhamit kurduğu askeri okullarda batılı eğitmenlerin ve sahada gördüklerinin etkisi altında, 'devletçi/milliyetçi, kurtarıcı' bilinçle koşullanmış ve kendini iktidardan alacak kadroyu da hazırlayacaktı…  

Jön Türklerdi bunlar.

II. Abdülhamit döneminde modern eğitim kurumlarının kurulmasının bu gelişmede esaslı bir rolü vardı.

Nitekim Sultan'a karşı Jön Türk muhalefetinde Askerî Tıbbiye, Harbiye, Harp Akademisi, Mülkiye, Mühendishane, Baytar Mektebi gibi okulların öğrencileri ve genç mezunları öne çıkacaktı.

Jön Türk muhalefeti içinde birçok örgütün içinde en güçlü ve etkili olanı ise İttihat veTerakki Cemiyeti olacaktı.

Cemiyet, 1907 yılında kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ve Mustafa Kemal tarafından kurulan Vatan ve Hürriyet Cemiyeti adlı iki cemiyetle birleşerek gücünü katlayacaktı.

1908 II. Meşrutiyet'in ilanı

Makedonya'ya bağlı Manastır'da halk, 1908 sabahı duvarlara yapıştırılmış "Ya Özgürlük Ya Ölüm""Yaşasın Özgürlük", "Yaşasın Anayasa" afişlerini okuyordu.
 

Resneli Niyazi Bey.png

Resneli Niyazi / Fotoğraf: Twitter

Resne'de Resneli Niyazi İsyanıyla devrim başlamış, Enver Paşa, Selanik'te anayasayı ilan ediyordu.

Akabinde Selanik'ten gönderilen telgraflarda, Sultan II. Abdülhamit'ten anayasa ile savaş arasında bir tercih yapması isteniyordu.

Balkanlardaki Osmanlı Ordusu subaylarının hemen hepsi Jön Türk olmuştu sanki. Anadolu'da bu yola girince, Sultan, çarnaçar ihtilalcilere boyun eğecekti.

Nitekim II. Abdülhamit, 24 Temmuz 1908'de yayımladığı bir bildiri ile 1876 Anayasası'nı yeniden yürürlüğe soktu.

II. Meşruiyet (parlamenter yönetim) ilan edildi.

Özgürlük havasında yapılan genel seçimlerden sonra, 17 Aralık 1908'de Meclis-i Mebusan toplandı.

Mecliste çoğunluğu İttihat ve Terakki Cemiyeti yanlısı mebuslar oluşturuyordu.

13 Şubat 1909'da Kâmil Paşa hükümeti istifaya zorlandı, Hüseyin Hilmi Paşa başbakanlığında Osmanlı tarihinin ilk parlamenter tabanlı hükümetinin kurulması sağlandı.

 Kanun-i Esasi'de yapılan değişiklikler

Kanun-i Esasi'de yapılan değişiklikler sonucu Sultan'ın tahta geçişinde "vatan ve millete sadakat" yemini edecekti.

Osmanlı halkları arasında Müslim, gayrimüslim ayırımı yapılmadan hepsi serbest ve eşit oy hakkına sahip oldu.

Sultan'a yargısız sürgün hakkı veren 113'ncü madde değiştirilerek "Hiç kimse yasanın belirlediği sebep ve suretten başka bir bahane ile tutuklanamaz ve cezalandırılamaz" hükmü kondu.

Basına sansür kaldırıldı.

Sadrazamın yetkileri artırıldı.

Meclise güvensizlik oyu ile hükümeti düşürme yetkisi tanındı.

Sultan tarafından veto edilen kanunların mecliste üçte iki çoğunlukla yeniden kabulü ilkesi benimsendi.

Posta evrakının mahkeme kararı olmadan denetleyemeyeceği kabul edildi.

Kanun-i Esasi Tadil Komisyonu'nun hazırladığı anayasa değişiklikleri Meclis-i Mebusan tarafından 8 Ağustos 1909'da kabul edildi.

 31 Mart 1909 isyanı

Jön Türkler, ordunun tam desteğini almıştı.

Aynı şey muhafazakar 'sessiz' kitleler ve bunlar üzerinde etkin olan katı muhafazakar, halifeci görüşlere sahip 'Aksaçlılar' için söylenemezdi.

Halife II. Abdülhamit'i hedef alan 'ilerici' hamleler bu kesimlerde tepkilere yol açıyordu.

Meclis-i Mebusan'ın toplanmasından dört ay sonra 13 Nisan 1909'da (Rumi takvime göre 31 Mart 1909) isyan ettiler.

İsyancılar, yürürlüğe konan yeni anayasanın hükümlerine göre kurulan meclisi lağvettiler, İstanbul'daki isyan taraftarları askeri birlikler "Şeriat isteriz" vb. sloganları altında milletvekillerini dağıttılar.

Sultan adeta "yazısız ve sözsüz" bir anlaşmayla isyana göz yummuştu.

Bu durum karşısında Selanik'teki Jön Türkler, devrime sadık 3. Ordu'nun yanı sıra Balkanlardaki milislerinde görev aldığı bir kuvvetle İstanbul'a yürüyecekti.

Hareket ordusunun başında olan Hüseyin Paşa, İstanbul'un girişinde yerini Mahmut Şevket Paşa'ya bırakırken, ordunun kurmay başkanı olan Mustafa Kemal yerini Almanya'dan soluk soluğa gelen Kurmay Binbaşı Enver'e bıraktı.

Bir hafta sürmedi, isyan bastırıldı, meclis yeniden açıldı.

İkisi Türk, biri Ermeni, biri Yahudi dört kişilik meclis heyeti 'tahttan çekilme' kararını bildirmek üzere Sultan'ın huzuruna çıktı.

Onun yerine IV. Mehmet tahta geçecek, hükümetin otorite merkezi ise aslında meclisten çok, Selanik'te bulunan İttihat ve Terakki merkezi olacaktı.

 Hukuki eşitlik; ne kadar eşitlik?

Batıcılığın İslami topluluğu ile batıcılığın Rum, Ermeni gibi daha küçük olan Hristiyan toplulukları üzerindeki uygulamaları yeni çelişkiler yaratıyordu.

Müslüman topluluklar ile Hristiyan toplulukların eşitlenmesi, tarafların siyasal vb. kurumlarından vazgeçmeleri, tek bir meclis çatısı altında birleşmeleri, hukuki olarak ise eşit haklara sahip yurttaşlar olmalarını gerektiriyordu.

"Kefere" ile eşitlenme hali katı muhafazakâr, İslamcı, Halifeci Aksaçlıların anlayacağı bir şey değildi, şaşkınlardı.

Hristiyan topluluklarda ise fiili eşitlik şanslarının olmadığı kanısı hakimdi.

Meclisin, İttihat veTerakki'nin merkez karargâhı olan Selanik'ten yönlendirilmesi, güçler ilişkisinde Müslümanların her açıdan baskın olması, bu kanılarını besliyordu. Tarihsel yaşanmışlıklar da vardı, güvenemiyorlardı.

Hukuki eşitlik başka tedbirlerle dengelenmediği takdirde fiili eşitsizliğin sonuçları yaşanırdı.

Anlaşıldığı kadarıyla dengelenmedi. Taraflar, kurumlarına daha bir sarıldılar. 'Osmanlılaştırma' uygulaması sonuç vermediği gibi Hristiyan toplulukları daha bir milliyetçiliğe itti.

Batı'dan esen milliyetçi rüzgârlarda bu 'itilimi' güçlendiriyordu.

Devrim yozlaşıyor…

Selanik'teki İttihat ve Terakki merkezinin, İstanbul'da katı merkezileşmiş hükümet üzerindeki sıkı kontrolü, birikim ve liyakat yerine, adamcılığı, kayırmacılığı, gözü kapalı merkezciliği geçirmişti.

Devrim kendi değerlerinden uzaklaşıyor, yozlaşıyordu.

Öyle ki daha başlardayken, devrim, hükümet darbesi görüntüsü veriyordu.

Mustafa Kemal'e gelince…

Mustafa Kemal, bütün gençlik duygularını ve enerjisini kattığı bu sonuç karşısında acı bir hayal kırıklığı içindeydi.

Akıllı bir liderdi, geri çekilmeyi bilecekti.

Geri çekilmenin geleceği kazandıracağı tarihi anlar vardır.

İttihat ve Terakki'nin 1910 Kongresi'nde Selanik'teki genel merkezde Osmanlı'nın ahvali ile ilgili sıkı bir tartışmaya girdiği Enver Bey ile bütün ilişkilerini kopardı.

Hiç şüphesiz bir İttihatçı idi, fakat 'çekilme' tavrıyla onların yanlışlarına ortak olmadı; "mümkünü" gözetmeyen 'maceraperest' politikalarına karşı bir duruşu oldu.

Emsal olsun, Birinci Dünya Savaşı'na girilmesine karşı oldu. 'Ermeni Soykırımı' suçuna bulaşmaması siyasi geleceği açısından belki de en önemli avantajı oldu.

Sonuç olarak, yıpranmaması önünü açtı, tercih edilmesini kolaylaştırdı.

Enver, onu sürgün anlamına gelen askeri göreve gönderene kadar, kendi bildiği reform çalışmaları yanı sıra, daha çok Balkanlarda pek önemli olmayan alanlarda komutanlık, ataşelik vb. görevlerde bulundu.

Biriktiriyor, sırasını bekliyordu.

 Balkan Savaşları

Osmanlı İmparatorluğu'nun gelecek kaderinin tayininde, Balkan Savaşlarında yaşanan yenilgilerin son derece önemli bir rolü vardır.

1878 Berlin Antlaşması'ndan aradığı sonucu bulamayan Bulgaristan, 1908 yılında bağımsızlığını kazandıktan sonra, Balkanlarda etkin bir politika izlemeye başlayacaktı.

Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun 1908'de Bosna-Hersek'i ilhak etmesi de Sırbistan'ı aynı yönde bir politikaya yöneltecekti.

Rusya'nın asıl sorunu ise Osmanlı İmparatorluğu idi.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlardaki varlığına Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ Krallıkları da son vermek istediklerinden, Rusya aracılığıyla aralarında anlaşarak, onu Balkanlardan atmak istiyorlardı.

Anlaştılar. Kurdukları Bakan Birliği 1912-1913 arasında Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlardaki topraklarının çoğunu ele geçirdi; Bulgaristan ordusu Çatalca'ya kadar geldi, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan Orduları Makedonya'yı işgal etti.

Yunanistan ayrıca (Gökçeada, Bozcaada hariç) Ege Adaları'nı işgal etti.

Balkan ülkelerinin bu tutumunu tehdit olarak gören Arnavutluk bağımsızlığını ilan etti.

Birinci Balkan Savaşı'nı bitiren anlaşma, Mayıs 1913'de Londra'da imzalandı. 

Londra Antlaşması'na göre, Arnavutluk bağımsızlığını kazandı, Girit Adası Yunanistan'a verildi.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Trakya sınırı, (Edirne ve Kırklareli illerini dışarıda bırakacak şekilde) Midye-Enez Hattı oldu.

Ancak savaş bitmeyecek, üç ay sonra Ağustos 2013'de İkinci Balkan Savaşı başlayacaktı. Bulgaristan'ın fazla toprak kazanmasını hazmedemeyen Yunanistan, Karadağ, Sırbistan ve Birinci Balkan Savaşı'na katılmayan Romanya Krallıkları birleşerek, Bulgaristan'a karşı savaş açtı.

Bulgarların üst üste yenilerek Doğu Trakya'daki birliklerini batıya kaydırmasından faydalanan Osmanlı Ordusu, Midye-Enez çizgisini aşarak, Edirne ve Kırklareli'ni geri aldı.

Ancak bu Birinci Balkan Savaşı'nda kaybedilen toprakları telafi etmekten çok uzaktı.

İkinci Balkan Savaşı, Ağustos 1913 tarihli Bükreş Antlaşması ile bitti.

Bu antlaşma ile Bulgaristan; Dobruca'yı Romanya'ya, Kavala'yı Yunanistan'a verdi ve Makedonya'dan küçük bir toprak parçası aldı.

Yenilgiler tarihi hızlandırınca

Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkan Savaşlarından ağır bir yenilgiyle çıkması tarihi hızlandıracaktı.

Yenilginin yarattığı toplumsal şokun da etkisiyle Jön Türkler milliyetçiliğe yönelecekti.

Bu yönlü yönelimin imparatorluk ve halifelik iddiasında vazgeçme, katı muhafazakâr İslami kesimlerle ve Aksaçlılarla çelişkiye düşme gibi sonucu da vardı.

Bunun bir aşama ötesinin yeni Türkiye'nin doğuşu bakımından önemli tarihsel/toplumsal sonuçları vardı. 

Balkanlar kaybedilince, Müslüman, Hristiyan bileşenli 'Osmanlılaştırma' politikasını anayasal meşruiyet altında yürütme politikasından vazgeçilecekti.

Ayrıca ulusal bilinç sadece Ermeni ve Rum halklarında değil, Arap halkında da ortaya çıkmış, gelişmeye ve yaygınlaşmaya başlamıştı.

Sanayi devrimini ve buna tekabül eden demokratik devrimi ıskalamakla zaten tarihsel olarak ömrünü tamamlayan Osmanlı İmparatorluğu'nun çoklu yapısını güncel olarak da devam ettirmenin koşulları kalmayacaktı.

Jön Türklerin, 5-6 yıl gibi kısa bir zaman diliminde başarısızlığa uğrayan 'Osmanlılaştırma' polikası yerini, çok daha baskıcı, tehcirci, hatta 'Ermeni Soykırımı'na varan politikalar, Osmanlı bakiyesi halkların çok daha hızla bir şekilde kopmasından başka bir sonuç vermeyecekti.

Balkanların kaybedilmesi ile Balkan Türkleri akın akın 'son sığınakları' olacak olan vatana, Trakya'ya, İstanbul'a ve Anadolu'ya göçeceklerdi.

Göçle beraber çok daha Batılı, çok daha aydın, katı İslam'dan ziyade çok daha sosyolojik Müslüman Türk milliyetçi fikirler de gelecekti.

Bunun kalan gayrimüslim halkların kopmasından doğan boşluğu doldurma gibi siyasi, demografik sonuçları vardı.

En az onun kadar önemli olan Asyai İslami Türklüğü dengeleme ve de Türk milliyetçiliğine yüzü batıya, çağa dönük yeni bir boyut katma gibi bir sonucu da vardı.

Ancak yeni vatanlarında "tutunma" problemlerini hep yaşayacaklardı. Ta ki yüzü batıya dönük Balkanlı liderleri Yeni Türkiye ideali ile tarih sahnesine çıkana kadar…

(Devam edecek)

Kaynaklar:

1. Balkan Harbi Tarihi, Aram Andonyan, Sander Yayınları, İstanbul, 1975
2. Ve Selanik Düştü. 1912-1913 Balkan Savaşı, Necmettin Alkan, Timaş Yayınları, İstanbul, 2014.
3. Türkiye'nin Yeniden Doğuşu, Clair Price,1923
Yeni Basımı, yeni Hayat Kütüphanesi, 2003


*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR