Diyarbakır’daki ‘sosyal deney’e değil, Sakarya’daki hayat dersine bak!

Geçtiğimiz ay Diyarbakır’da sokakta çalışan birkaç çocukla yapılıp ‘sosyal deney’ adıyla paylaşılan video epeyce konuşulmuştu. ‘Deney’i yapan, “Dışardan geldim, açım, param da yok, bana yemek söyler misiniz?” dediği çocuklardan ziyadesiyle yakın ilgi görmüş, ‘sosyal deney’ tam da hedeflenilen o malum ‘sosyal mesaj’la sonuçlanmıştı: “Doğulular/Kürtler/Diyarbakırlılar iyi insanlardır aslında!”

Cümlenin sonundaki ‘aslında’, bazen es geçilip ifade edilmemiş de olsa, sıradanlaşmış ya da içselleştirilmiş ırkçılığın dağarcığında hep olageldi: “Aslında hepsi terörist, bölücü değil” vb. gibi...

“Önyargılısınız, aklınıza işin bu boyutu geliyor hemen” diyecek olanlara peşinen söyleyelim; bizden önce, örnek olsun, Milli Savunma Bakanlığı’nın gelmiş olacak ki; bahse konu ‘sosyal deney’ sonrası attığı twitle ‘iyi çocuklara’ şöyle sahip çıkmıştı: “İşte geleceğin fedakâr ve kahraman Mehmetçik adayları... Gençler bizleri gururlandırdınız...

‘Mehmetçik adayları’ vurgusunun neyi çağrıştırdığı açık olsa gerek; ‘terörle ve bölücülükle mücadele’!

Evet, çocuklar nezdinde Diyarbakır insanının sınandığı ‘deney’den herkes kendi meşrebince sonuçlar çıkardı. “Bin yıllık kardeşliğimiz, etle tırnak gibiyiz”den “Kahraman Mehmetçik adayları”na kadar, Kürt sorunu bağlamında mevcut egemenlik ilişkilerini veri alıp meşrulaştıran değerlendirmelerin yanında, eleştirel yaklaşımlar da az olmadı: Neden hep Kürtler böyle deneylere konu oluyordu? Bu oryantalistçe ‘iyi insan’ sınavlarına çoğunlukla Kürtler tabi tutuluyorlardı, neden? Kürtler ‘iyi insanlar’ olduklarını ispatlamakla neden yükümlü olsunlardı? Deneyse eğer, böylesi deneyleri Batı’da yapmak gerekmiyor muydu aslında? Batı’daki insanın Kürde yaklaşımının ‘sınanması’ niye akla gelmezdi? Bir sosyal medya paylaşımında haklı olarak şöyle soruluyordu mesela: 

“Amed ve Van şivesiyle konuşan birini bulup Yozgat'a, Zonguldak'a, Bursa'ya, Rize'ye göndersinler bakalım sonuç ne olacak?”

"BURASI BİZİMDİR" IRKÇILIĞI!

Sayısız kez bizzat hayatın içinden yanıt bulmuş bu soru, geçtiğimiz gün Sakarya’da bir kez daha karşılık buldu; hem öyle deney falan da değil, bizzat hayatın içinden, canlı ve maalesef yine kanlı!

Mardin Mazıdağı'ndan Sakarya'ya gelen, aralarında kadın ve çocukların da olduğu fındık işçileri, işveren ve köylülerin sopalı saldırısına uğrayıp öldüresiye dayak yediler. Dayak yiyen işçiler memleketlerine dönmek için yola çıktılar.

Saldırıya uğrayanlardan biri, “Sabah çalışmak için bahçeye gittik. İşveren gelip, ‘köpek sürüsü’ diye laf söyledi. Bunun üzerine bahçeden çıkınca ‘siz burayı memleketiniz mi sandınız, burası bizim’ deyip saldırdılar” sözleriyle anlatıyor olup biteni.

Saldırının sosyal medyadan ülke gündemine girmesi ve tepki mesajları üzerine yapılan Valilik açıklaması da böylesi ‘linçci’ deneyler (!) sonrası aşina olduklarımızla aynı kıvamda: “İntikal eden bir şikayet yok...” falan filan...

Ekmekleri peşinden binlerce kilometre öteden gelip, “burası bizimdir” şeklinde dillenen ırkçılığın  saldırısına uğrayan Kürt yoksullarının geçtiği bu ‘deney’, kuşkusuz ki Diyarbakır’da yapılan ‘iyi insan’ sınavından çok daha isabetli veriler sunmakta. Tarihsel veriler hem de! Özellikle çözülmeyen tarihsel bir sorunun, Kürt sorununun türevi olarak bir şekilde içselleştirilmiş, ‘sıradanlaştırılmış’ ırkçılık, bu memleketin sosyal-siyasal-kültürel gerçeklerinden biri...

Ve bütün bunların dönüp dolaşıp doğruladığı bir başka gerçek:

Kürt meselesi aslında bir Türk milliyetçiliği, Türk şovenizmi sorunudur!

MAHMUT ESAT’TAN BUGÜNE; EŞİTSİZLİĞE AYARLI SAAT

Ayrıntıları bir yana; Cumhuriyet’in tarihi, Türklükten ve Sünni-İslam’dan başka hemen her aidiyet ya da ‘aidiyetsizliğin’ dışlanarak adeta suç olarak algılatıldığı bir toplumsal-siyasal-kültürel iklimin inşasının da tarihidir. İnkâr ve eşitsizlik üzerine temellendirilmiş bu halklar-inançlar sisteminin içinden zaman zaman dillendirilen “bin yıllık kardeşliğimiz” vb. söylemlerin de aslında karşısındakini ‘egemen’ olana göre tanımlamanın ötesinde bir anlam içermediği açık.

Yüz yıllık eşitsizliğe dayanmış, direncini ve ruhunu oradan bulan bir ‘ayrıcalıklı olma’ müptelalığı içeren bir ‘konfor’ bu. “Türk”ün hakim taraf olduğu tarihsel eşitsizliğin korunmasına ayarlanmış bir saat gibi.

“Burası bizimdir” ırkçılığı, kendisine yönelmiş bir ‘tehdit’le değil, başka kimliklere dayatılmış ‘sınırları’ döne döne hatırlatmakla ilgilidir aslında. 1930’ların devlet adamı Mahmut Esat Bozkurt’un özlü sözüyle, “Bu memleketin efendisi Türklerdir. Saf Türk ırkından olmayanların Türk vatanında tek bir hakları vardır: Türklere hizmetçi olma, köle olma hakkı...“ Bugün ‘Türk olmayana’ açılan parantezin nitelik olarak çok farklı olduğu söylenebilir mi? Zor.

LİNÇÇİLİKTEN TÜRK YOKSULUNA KALAN?

Ortada duran ve gerçekte ‘Türkün Türklükle imtihanı’ olarak da tanımlanabilecek sorunu lince koşan ırkçı kafanın ne ölçüde anladığını sormak bile abes tabi ki. Zira yıllara dayanan bir imalatın sonucu, ‘imal edilmiş’ sosyal, siyasal, psikolojik değerler silsilesinin Sakaryalı köylüde zuhur eden bir akılsızlık, akıl yitimi halidir söz konusu olan.  Yüz yıllık bir ‘kırmızı çizgi’li devlet stratejisinin sistematik olarak kazdığı milliyetçi-inkâr kuyusunun en dibinde yer tutan zavallılar, nasıl bir esaret içinde debelendiklerini bil(e)mezler...

Kuşatıldıkları ‘yalan dünyası’nın karanlığından öfke ve kin kuşanıp lince koşarlar.

İçselleştirilmiş vandallığın ‘meşruiyeti’, malum devlet stratejilerince salgılanmış ve günlük yaşamların olağan bir parçası olmuş inkâr müktesebatında gizlidir.

Bu ‘saldıran kimlik’ten ‘Türk’ yoksuluna kalan, çok da gizli değildir oysa. Boyu aşan ve giderek koyulaşan bir yoksulluğun yanında, ortaçağ değerlerinin izini süren bir gericiliğin reva gördüğü karanlığa ve kötülüklere katlanmak...

Yine Sakarya’nın Akyazı ilçesindeki tarikat rezaletini hatırlatmak yeterince ironik ve manidar olsa gerek.  12 yaşındaki çocuğa sistemli tacizde bulunan tarikatın başındaki rezil adamın kepazelikleri bu baptan değerlendirilmeli bir de. Tacize uğrayan kızın babası da hesap sormak istediği için müridi olduğu tarikatın üyelerince lince uğramıştı.

Ez cümle; bu inkarcı şovenizmin Sakarya’nın fındık bahçelerinde ekmek arayan Kürt yoksuluna saldıran Türk yoksuluna da verebileceği hiç bir şey yok işte.

Bu yazı Evrensel Gazetesi'nden alınımştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR