Nerede kaldın ey yatsı?

Görsel: Twitter

Efendiiim, yalnızca devletin sahip olduğu imtiyaz olarak “Güç kullanma tekeli” olduğu malum. Doğru, ama eksik, bir tekel daha var “YALAN SÖYLEME” tekeli, onu da kendine ait sanıyor.

Yanlış anlaşılmasın, tabii herkesin, her an yalan söyleme özgürlüğü var ve bu özgürlüğü tepe tepe kullanıyoruz. Ama kişiler, söylediği yalanlardan ötürü hesap verme tehlikesiyle karşı karşıya, oysa devletin böyle bir derdi yok. At atabildiğin kadar, belki tutar.

Bir bakan çıksın, Çernobil bulutlarının Karadeniz’e yağdırdığı radyoaktif yağmurların çaya bulaştığı uyarılarını yalanlamak için kameraların önünde çayını -muhtemelen Seylan çayı idi- höpürdeterek içsin, “Radyoaktivite falan yok” desin, sonra insanlar kanserden ölsün, yıllar boyu.

Bir başbakan çıksın “Camiye ayakkabılarıyla girdiler, bira içtiler” desin, caminin müezzini “Ben Allahtan korkarım, öyle bir şey olmadı, her yerde kameralarımız var, olsa kaydederdi” desin ve ertesi gün başka yere tayin edilsin.

Yine aynı Başbakan “Kabataş’ta siyah giyimli kişiler başörtülü bir bacımıza saldırdı, üstüne işediler” desin. Ertesi gün o başörtülü bacının bebeğinin arabasını güzel güzel sürerek yolun karşı tarafında geçip eşinin arabasına bindiğinin görüntüleri yayınlansın, ne gam?

O Başbakan büyüdü, Cumhurbaşkanı oldu, hala sıkıştıkça bu iki yalanı, sanki herkesin bildiği bir gerçekmiş gibi tekrarlayıp duruyor.

AKP’nin üst düzey yöneticilerinden biri, (İznini almadığım için adını vermiyorum şimdilik) Türkiye küçük Millet Meclisi çalışmalarında AKP adına bizim muhatabımız olmuştu, bu konu açıldığında demişti ki:

“Şanar Bey, benim uzmanlık alanım bu. Gerçeğin ne olduğu değil, insanların onu nasıl algıladığı önemli ve belirleyici.”

Yalan mı, yanlış, mı, kötü mü?

Aslında bu, herkesin, özellikle de öğretmenlerin iyi bilmesi gereken bir gerçek. Çünkü başka insanlar bazı bilgileri aktarmak istiyorsanız, onu kendi dilinizde söylemeniz yetmez, karşınızdakinin dilinde anlatmanız gerek.

Evet, bu sorunun bir tek yanıtı yok ama genel bir yanıtı var:

Her şeyde, teknolojik gelişmelerde, yeni enerji kaynakları bulunduğunda bu gelişme kimin yararına kullanılıyor?

Mesela, Ortadoğu ülkelerinde petrol bulundu, kime yaradı? Bedevi hanedanlarına. Kâğıt üstünde ülkenin milli geliri arttı, ama halka ne düştü? Efendilerine şükretmek ve itaat etmek.

Mesela radyo, televizyon, video, İnternet insanların özgürce haberleşmesine ve bilgiye erişmesine mi, yoksa kitlelerin uyutulmasına mı hizmet ediyor?

Her ikisi de gerçek.

 

A close up of a logo

Description automatically generated

 

Değişmeyecek tek şey, ilerlemeyi geri döndüremeyiz.

19. Yüzyıl başlarında İngiltere’de Thames nehrindeki mavnacılar, ekmeklerine engel olduğu için buharlı gemilere saldırmıştı. Sonuç? Mavnalar yok, buharlı gemiler bile yok, mazotlu gemiler, hatta nükleer enerjiyle çalışan gemiler var artık. Bir gelişmeyi inkâr etmenin sonu yok, ona hemen uyumlanmayı ve kullanmayı öğrenmeliyiz.

Yaşıtlarımla yıllardır bitmeyen dalaşma konumuz:

“Ben teknoloji özürlüyüm”

Ne hakkımız var teknolojik gelişmeden geri kalmaya? Tam tersine, biz geliştiremedik ne yazık ki, ama kullanmakta en önde olalım. “Silah icat oldu, mertlik bozuldu” diye tüfeklere karşı kılıç kalkanla saldırmaya devam edin, bakalım ne olacak?

Kaldı ki, mertlik bozulmadı biçim değiştirdi.

İyi ok atmanın yerini keskin nişancılık aldı.

Tüfek yetmedi, makineli tüfek icat oldu, uçak icat oldu, oldu da oldu.

Döneyim kaldığımız noktaya.

Gerçeğin ne olduğu değil, insanların onu nasıl algıladığı önemli.

Yanlış mı? Hayır.

Bir hoca, “Ben dersimi anlattım, anlayan anladı, gerisi beni ilgilendirmez” mi demeli? Yoksa “Öğrenciler, anlattıklarımı acaba nasıl algılıyor, ne yapsam da onlara daha iyi anlatabilsem?”  mi demeli?

Bir gerçek, böyle doğru bir amaca mı hizmet etmeli, yoksa “Ben medyayı kontrol altına aldım, ne yaparsam yapayım, insan sürüsünü kandırırım” mantığına mı hizmet etmeli?

A picture containing computer

Description automatically generated

Akıl – Zekâ – Kurnazlık aynı şeyler değil.

Akıl, nesneler ve olaylar arasındaki ilişkiyi -tabii deneyim ve bilgilere dayanarak- kurma yeteneği.

Zekâ, bu işi yapabilmenin hızı. Kimi insan aynı sonuca daha uzun sürede ulaşabilirken kimisi “şıp” diye anlayıp aynı tepkiyi hemen verebiliyor.

Peki kurnazlık?

O apayrı bir şey.

Kısa vadeli bir sonuç elde etmek için karşısındakinin aptal olduğundan hareket ederek yalan-dolana başvurmak.

Eee, herkes aptal mı? Yutuyor mu bu numaraları?

Kısa vadede olabiliyor.

Özellikle ne kadar büyük palavra atarsanız, o kadar etkili olabiliyorsunuz.

“Canım bu kadar da palavra olmaz ki, herhalde doğrudur” diye düşünebiliyor insanlar. Öyle olmadığını anladıklarında ise iş işten geçmiş oluyor.

Hatırlayalım, hani Aralık 2013 yolsuzluklar rezaletinde üç bakanın ve çocuklarının yaptıkları ortaya çıkmış, ayakkabı kutularında saklanmış milyonlarca döviz bulunmuştu. Ardından -tabii ki yasadışı yollarla elde edilmiş- telefon konuşmaları yayınlanmıştı Erdoğan ile oğlu Bilal arasında. 

Erdoğan bu kayıtların montaj olduğunu iddia etmiş, sevgili kardeşim Attila Özdemiroğlu, montaj olmadığını, uluslararası uzman kurumlardan aldığı raporlarla ispatlamış, televizyonlarda bunu açıklayınca nerdeyse tüm gelir kaynakları kesilmişti.

Hadi bunlar geçmiş ve onlara mazi diyebilirsiniz. Ya bugün?