Herkese antidepresan kullanma zorunluluğu getirilse, Bahçeli'nin hali n'olur?!

Türkiye’nin bugünkü yönetim biçimine bakınca çok fantastik sayılır mı acaba? Diyelim ki bir gece yarısı çıkarılan Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle bütün vatandaşlara antidepresan kullanma zorunluluğu getirilmiş olsun. Gerekçesini sormaya gerek var mı; ‘milletin ve devletin bekası’ bunu gerektiriyordur mutlaka. Ziyadesiyle ikna edici bir gerekçe. Neyse, maske dağıtımındaki ‘muhteşem’ organizasyona benzer şekilde, herkes devletçe kapısına getirilen ‘hapı yuttu’ diyelim. Bir güzel mayışma, bir sükûnet, bir dinginlik aldı yürüdü memlekette... Ne olur ne biter sonrasında? Bütünüyle tahmin etmek zor olsa gerek. Ama kolayca öngörülebilecek sonuçlardan biri şu olurdu herhalde: Devlet Bahçeli siyaseti bırakmak zorunda kalırdı! Her ağzını açtığında sağa sola, öne arkaya küfürler yağdırarak siyaset konuşan Bahçeli’nin ‘kâfi dozda’ asabiyete ihtiyacı olduğu kesindir çünkü!

***

Bahçeli’nin siyasetini böylesine fantastik bir yaklaşımla anlamaya çalışmak doğru mu acaba? Değil elbette. Biliriz ki bu agresif tarz, bu saldırgan üslup ne kişisel karaktere, ne de bir sağlık sorununa bağlanamaz. Tersine, siyaset yelpazesinde tutulmuş pozisyonun gerektirdiği, üstlenilmiş siyasal misyonun niteliğidir onu belirleyen. Üslup siyaseti değil, siyasetin niteliği üslubu belirlemektedir. Kaldı ki bu ‘tarz ı siyaset’, tarihsel köken ve kaynakları olan bir harekete denk düşmektedir. Sol literatüre yakın olanlar iyi bilir, G. Dimitrov’un ünlü faşizm tanımında vurgulanan, “en gerici, en saldırgan, en şoven unsurların” yapacağı siyaset ancak böyle ifade edilebilir. Eşyanın tabiatıdır; böylesi ‘unsurlar’ ancak böyle konuşabilirler! Fiili ortağı olduğu bugünkü iktidarın en tepesinden itibaren Bahçeli’nin payına da böylesi bir tarihsel zorunluluk düşmüştür, o zorunluluğun içinden konuşmakta, küfretmekte, tehdit etmektedir.

***

Malum, en son hekimlerin örgütü TTB’yi hedef aldı Bahçeli. Ayrıntıları biliniyor. Doktorlar salgınla mücadelenin en ön safında kelimenin gerçek manasıyla ‘ölümüne’ bir mücadele içindeyken Bahçeli de tabip örgütüne mücadele bayrağını açtı. Sağlık Bakanı bile “Salgın yeniden şiddetlenmiş durumda” demek zorunda kalmışken hem de. Şiddetlenen salgın olmuyor sadece, Bahçeli de şiddetli olmak zorunluluğu hissediyor. “Birlikten çok illete dönüşen tabipliğin yüz karası... kapatılmalıdır” diyerek zaptiyeye işaret ediyor. Hayatımızı emanet ettiğimiz doktorlar gerçeği söylüyorlar diye ‘hıyanet’le, ‘illet’likle itham ediliyor. Oysa TTB öyle kuru sıkı atmıyor. Dediğimiz gibi, bizzat salgının en ön cephesinde mücadele ederken konuşuyor. Pandemi gerçeğini en yakından görüyor, temas ediyor ve uyarıyor. ‘Böyle olmaz’ diyor. “Yönetemiyorsunuz; tükeniyor, ölüyoruz” diye çığlık atıyor. İktidarın pembe iyimserliklerle pazarladığı ‘sürü bağışıklığı’na dikkat çekiyor ve ama ‘kafası vurula’ fetvasıyla karşılanıyor.

Mesele, sadece pandemi meselesi değil tabi. Bahçeli’nin şahsında ‘tekçi’ rejim, ‘herkes benim gibi konuşsun’ diyor. ‘Tek’e biat isteniyor. ‘Biat’ ise en başta gerçeklerle sorunlu olmayı zorunlu kılıyor. Tek adam rejiminin böylesine iflah olmaz bir sorunu var ve giderek derinleşmektedir. Bahçeli de dahil, rejimin başındakiler tam da o ‘derinlik’ içinde şiddetlenmektedirler.

Barolar, meslek odaları, en son da TTB gerçekleri dile getirdikçe o derin karanlığa ayna tutulmakta, ‘tek’lik hülyasına da çomak sokulmaktadır.

***

Bahçeli’nin dilinden dökülen ‘şiddet’, TTB’nin ne kadar doğru yaptığının da bir göstergesi aynı zamanda. Kulakları çınlar mı bilemeyiz, Yalçın Küçük, adına “Süleyman hep Başbakan” şarkısı da yapılmış Demirel için mealen şöyle demişti: “Yolumu bulmakta zorlandığım zamanlar Demirel’e bakıyorum, o ne diyorsa tersini yapıyorum.” TTB dahil, bu ülkenin ilericileri, demokratları, devrimcileri açısından da Bahçeli (elbette partisi ve ortağı olduğu iktidar) bu türdendir işte. Ne diyorsa tersi esas alınmalı. Kimi eleştiriyorsa o doğru yoldadır. Kime saldırıyorsa o rahat olabilir. Ama bu ‘rahatlık’ doğru yolda olma rahatlığıdır, fazlası değil. Yoksa, herşeyden önce, Bahçeli dediğim dedikçi bir iktidarın ortağıdır. Onun hedef göstermesi daha çok zahmet, çile ve baskıya hazır olunması demektir.

***

Son olarak, halkın sağlığı bakımından kaygı duymak ‘enn milliyetçi’ partiyi rahatsız ediyorsa, ‘milliyetçilik diye pazarlananın nasıl bir şey olduğu da ayrı bir boyut.

‘Türk milliyetçiliği’nin vasatı böyledir işte. Ağızdan düşürülmeyen ‘milletin bekası’ denilen şey, egemen bir zümrenin egemenlik aracından başka bir şey olmayan iktidarın bekasından başka bir şey değildir. Milliyetçi hamasetin gelip dayandığı yer orasıdır. Bunun için, ‘‘millet” amansız bir salgının pençelerinde ölüme sürüklenirken bile, “aman iktidara zeval gelmesin” kaygısı bir an bile elden bırakılmamaktadır.

Yeterince öğreticidir.

Ama işte, herkes kendi zorunluluklarıyla konuşmakta, pozisyon almaktadır.

‘TTB kapatılsın’ diyerek işaret fişeği çakan Bahçeli de öyle...

Biz de zorunluluklarımızı daha bir kavramalıyız.

Tabiplerin örgütüne sahip çıkmak, “en gerici, en şoven” unsurlarının şahsında iktidara direnmek değil sadece, yaşama hakkını da savunmaktır. Ki açıkça yaşam hakkımıza yöneltilmiş bir tehdit var karşımızda, iyi bilelim!

Yüzyılların yaşam deneyiminden süzülerek gelip dilimize düşmüş o güzel ‘söz’, keskin bir ajitasyon sloganı değil, yegâne yaşam düsturumuzdur artık:

Birimiz hepimiz, hepimiz birimiz için!

Bu yazı Evrensel'den alınmıştır. 


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR