En muhteşem kuşağın boşa harcanan mirası

Bir gecekonduda yaşayan yoksul bir Amerikan ailesi, 1936 / Fotoğraf: Wikipedia

Kovid-19 krizi ne kadar ciddi görünürse görünsün önceki kuşakların karşı karşıya kaldıklarına kıyasla sönük kalıyor. Öte yandan, geçmişten farklı olarak bugünün tehditleri hem ulusal hem de küresel düzeyde ele alınmak zorunda

20. yüzyılın ilk yarısında iki savaş arasında doğan nesil için bugünün krizleri oldukça sıradan görünürdü. Çok daha kötüsünü görmüşlerdi: İnsanlık tarihindeki en kanlı iki savaş, Büyük Buhran'ın yarattığı kitlesel işsizlik ve yoksulluk (ki bu yüzyıldaki durgunlukları hâlâ gölgede bırakıyor) ve demokrasiye karşı Sovyet komünizmi, faşizm ve Hitler'in Nasyonal Sosyalizmi biçiminde çok daha ciddi tehditler.

Yine de bugünün çıkmazlarını çözmek geçmişte olduğundan çok daha zor olabilir çünkü çoğunun yeterli olmayan küresel yönetim aracılığıyla ele alınması gerekecek. Küreselleşmenin eşitsizliğin artmasına ve 20. yüzyılın başlarında ulusal ekonomilerin istikrarsızlaşmasına katkıda bulunduğu da doğru ve Büyük Buhran, ABD'de başlayan ve uluslararası pazarlar aracılığıyla diğer birçok ülkeyi etkisi altına alan sistemik bir krizdi. Fakat, nihayetinde, iki savaş arası doğan neslin çözmesi gereken temel sorunlar ulus devlet düzeyindeydi.

O dönemin politika yapıcıları makroekonomik istikrarsızlığın, kontrolsüz piyasa ekonomilerinin ve giderek artan eşitsizliklerin mevcut problemlerin çoğunun kaynağını oluşturduğunun farkına varmıştı. Kurumsal çareler deneyerek ve yeni fikirler geliştirerek sosyal demokratik refah devletinin temelini attılar. Makroekonomik yönetim, aşamalı vergilendirme ve yeniden dağıtım, asgari ücret yasaları, işyeri güvenliği düzenlemeleri, devlet güvenceli sağlık sigortaları ve emeklilik ödeneklerinin yanı sıra en yoksul kişiler için bir sosyal güvenlik ağının bulunması norm haline geldi.

Modern refah devleti ilk olarak İskandinavya'da, özellikle de İşçi Partisi'nin 1932'deki ilk seçim zaferinin ardından İsveç'te şekillendi. Birleşik Krallık'ta II. Dünya Savaşı'nın hâlâ devam etmesine rağmen kapsamlı bir kurumsal taslak sunan 1942 tarihli Beveridge Raporu'nda daha da yüksek bir konuma ulaştı. Sonraki 10 yıl boyunca kıta Avrupa'sında benzer vizyonlar dile getirildi. Her örnekte önerilen politikalar tamamen ulusal hükümetlerin yetki alanında yer alıyordu, ayrıca demokrasiyi güçlendirecek ve iki dünya savaşına yol açan siyasal güçleri marjinalleştirecek şekilde tasarlanabiliyordu.

Elbette barışı koruma zorunluluğu ulusal sınırların ötesine geçti fakat proje ulusal düzeyde makroekonomik istikrarın ve refah paylaşımının sağlanması amacıyla başlamıştı. Immanuel Kant'ın 1795'te kehanette bulunduğu gibi, ülke içinde güçlü demokrasi yurt dışında işbirliğiyle sonuçlanacaktı.

Fakat savaş sonrasının liderleri umutlarını Kant'ın teorisinden daha fazlasına bağladılar. Avrupa'da 1951 Paris Antaşması ile kurulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu'ndan başlayarak, yeni uluslarüstü kurumlar oluşturdular. Bu düzenlemeler beraberinde 40 yıl boyunca süren bir demokratik gelişme, uluslararası barış, makroekonomik istikrar ve ülke genelinde refah getirerek son derece iyi işledi. Daha önce aynı anda hiç bu kadar çok ülke bu denli hızlı ve geniş çapta paylaşılan eş zamanlı bir ekonomik büyümeden yararlanmamıştı.
 
Bugünkü soru, savaş sonrasının bu görkemli başarısının tekrarlanıp tekrarlanamayacağıdır. Pandemi, demokratik hükümetleri 21. yüzyıl için yeni bir sosyal sözleşme geliştirmeye teşvik edecek bir uyandırma çağrısı olacak mı? Evet ama ancak bugünün krizlerinin (sadece Kovid-19'un değil, iklim değişikliğinin, nükleer savaş tehdidinin ve diğer ortak risklerin) küresel doğasıyla yüzleşirsek.

Konu iklim değişikliği olduğunda ulusal çözümler en basit haliyle yetersiz kalıyor. Ve nükleer tehdit söz konusu olduğunda durum çok daha kötü olabilir, hele ki bu varoluşsal tehlikenin mevcut nükleer teçhizattaki süregelen artış ve "modernizasyon" ile gitgide kızıştığını göz önünde bulundurursak.

Dahası, ulusal görünen diğer birçok sorun da nihayetinde küreseldir. Eşitsizliği ele alalım; üç ana nedeni küreselleşme, otomasyon ve sermayeyle emek arasında giderek artan güç dengesizliğidir.

Küreselleşme soruna kısmen katkıda bulundu çünkü kuralları işletme sahiplerine, finansal sermayeye ve yüksek vasıflı işçilere diğerlerinden daha fazla fayda sağlayacak şekilde yazılmıştı. Örneğin emek-yoğun ürünler, toplu sözleşme düzenlemelerinin zayıf olduğu veya hiç olmadığı, ücretlerinse sistematik olarak bastırıldığı ülkelerde üretilebilirdi. Hiçbir ülke bu türden dış kaynak kullanımına veya ülke dışı üretime izin veren kuralları tamamen kontrol etmiyor ve çoğunun kendilerini küreselleşmeden izole etme gibi bir seçeneği yok.

Benzer şekilde, ulusal hükümetler vergi ve düzenleyici politikalar yoluyla otomasyonu etki altına alabilirken kontrolleri nihayetinde sınırlı. Eğer Çin hükümeti veya ABD yönetimi çok uluslu şirketlere daha güçlü gözetim teknolojileri geliştirmeleri için baskı yapıyorsa ve Büyük Teknoloji'nin önceliği amansız bir şekilde insan işçilerin yerine algoritmalar ikame etmekten ibaretse, bu tip eğilimler tüm dünyanın gideceği doğrultuyu belirleyecek. İşgücünü ikame edecek otomasyon yönündeki eğilim gelişmiş ekonomilerdeki işçilere halihazırda ağır hasar vermişken, başlıca üretim girdisinin ucuz emek olduğu gelişmekte olan ülkeler için çok daha büyük sancıları beraberinde getiriyor.

Son olarak, sermaye kaçışına dair daimi tehdit ulusal politika yapıcıların elini bağlamışken emeğin pazarlık gücünü yeniden kazanabileceği pek az yol var. Ulusal hükümetler sermayeden alınan vergileri mevcut yetersiz seviyelerin üzerine çıkarsaydı bile, elde edilmesi umulan gelirin çoğu muhasebe hileleri ve offshore vergi cennetleri yoluyla başka bir yere aktarılırdı.

Harvard Üniversitesi'nden Dani Rodrik, ekonomik küreselleşmeyi sınırlamanın ulusal makroekonomik politikalar için daha fazla alan yaratabileceğini savunuyor. Fakat küreselleşmeyi dizginlemek küresel sorunları azaltmayacak. İklim değişikliği, nükleer tehdit ve diğer pek çok konuda çok taraflı kurumlar aracılığıyla küresel çözümler formüle etmekten başka bir seçenek yok.

Savaş sonrası Avrupa'nın tecrübesi, etkili kurumlar inşa etmek için önce ortak bir vizyon olması gerektiğini gösteriyor. Ve uluslararası toplumda şu anda eksik olan şey tam da bu. Kovid-19 aşılarının paylaşımı ülkeler ve bölgeler arasındaki mevcut fay hatlarını derinleştireceği için halihazırda zayıflamış olan çok taraflı kurumların yakın gelecekte daha fazla acı çekecek olmasıysa işleri daha da kötüleştiriyor.

Bizi bu noktaya getiren yönetim başarısızlıklarından kaçınabilirdik. Çok sayıda uyarıya rağmen, bizi bekleyen küresel zorluklara hazırlanmak bir yana henüz onları ciddiye almış bile değiliz. Savaşlar arasında doğan nesil mevcut sorunlarımızdan pek etkilenmemiş olabilir. Fakat kendi kendimizi soktuğumuz kargaşadan hiç şüphesiz etkilenmişlerdir.

Çeviren: Rahmi Sönmez

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR