Şehvet, şiddet ve hayaller

Fotoğraf: AA

Şehvet tüm dinlerde en büyük günahlar arasında sayılmış, sayılmış ama pek kulak da asılmamış görünen o ki. Son zamanlarda özellikle sağlık çalışanlarına yönelen ve ivme kazanan şiddeti, siyasetçilerin Türk Tabipleri Birliği’ne (TTB) yönelik sözlerini gözlerken aklıma gelen sözcük hep “şehvet” oluyor. Paylaşılan videolarda saldırı anında saldıranların yüzündeki ifadeden tutun da siyasetçi bakışlarından, konuşma ve yazıların diline uzanan bir şehvet yansıyor hayatlarımıza. Hep cehennem imgeleri ve alevlerle birlikte anıldığından sıcak bir hal gibi görünse de yazının başına oturmadan hemen önce İzmir’de bir meslektaşımızın acilde şiddete uğradığı haberi gelince sırtımdaki ürperti farklı bir hale işaret ediyor oysa. Ne zaman bu sözcüğü düşünsem hissettiğim o ürperti hemen sebep sonuç ilişkisine, önleyici mekanizmalara yöneliyor.

Bahçeşehir Koleji’nin bir test kitapçığı sayfasında hastanede bir saat beklemenin şikâyet konusu yapıldığı görüntüden yansıyan şehveti hak arama bilinci olarak tanımlayıp, özür dileme becerisini dahi gösteremeyenlerin sağlık çalışanlarına kalkan elde, yöneltilen bıçakta sorumluluğu olmadığını iddia edebilir miyiz? Acilin kapısına pompalıyla gelenlerin arkasında hekimlerin onurlu meslek örgütü TTB’yi Türk Teröristler Birliği diye okuyup, kapatılmasını şehvetle savunanlar olmadığını söylemek mümkün mü peki? Sağlık Bakanlığınca paylaşılan tabloyu eleştirenleri, asistan hekimlerin eğitim yerine Covid-19 kayıt memuriyetine sürülmesine karşı kurulan sözü, dün bir bugün iki çiçeği burnunda meslektaşlarımızı çatışma bölgelerinde görevlendirmenin hem onlarda hem de tedavi etmeye çalışacakları insanlarda açılacak onulmaz yaraları gösterenleri şehvetle vatan haini diye yaftalayanların hiç mi suçu yok salgında tükenen sağlık çalışanlarına yönelen bu şehvetli şiddette?

Bunca şiddetle ve şehvetle bakan o gözlerin de bir sebebi olsa diye düşünüyorum ne zamandır. Özellikle de sanatla, hem de edebiyatla ilişkimizin zayıflığını… Okuma oranı düşük bir toplum olduğumuzu biliyoruz ama okuyanların okuma alışkanlığı da belirleyici gibi geliyor bana. Roman, şiir okumayı bir zayıflık, hatta entelektüel zafiyet olarak görenlerin sayısı azımsanmayacak ölçüde. Sosyal ya da fen bilimleri okumuyorlarsa eksikli hissediyorlar. Merak iyidir, keşke meraklı olsak ama ortalık “kediyi merak öldürür” sözünden de geçilmiyor. Ders kitabından başka kitap okumamışların sayısı toplum sathına yayılıyor.

Virginia Woolf’u anmak gerek bu gözlemime kendimce yanıt verebilmem için. “Yaşam bir düştür. Uyanmaktır bizi öldüren. Düşlerimizi çalan, yaşamlarımızı çalar bizden.” Ve Orlando fısıldar kendi kendine: “Büyüyorum… Belki yenilerini edinmek üzere hayallerimi yitiriyorum.” Çocukken kurduğumuz hayaller yenileriyle değişebilse, belki bunca şiddet, bunca şehvet yüklü olmayacak hayatlarımız.

Üstelik hayaller çoğuldur, şehvet ise tekil. Şehvette karşınızda insanlar vardır, hayallerde ise yanınızda. Üstelik yalnız insan da değil, doğa tüm canlılığıyla katılır yaşamımıza o hayallerde… Hayallerden, hayal kurmaktan, sanattan vazgeçmemek gerekir. Büyüyüp yeni hayaller edineceğimiz hayatlarımız olsun. Salgınsız!

Bu yazı ilk olaram Evrensel'de yayımlanmıştır.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR