Merkez Bankası'nın faiz indirmesi ya da artırması vatandaşı nasıl etkiliyor?

Ekonomi yönetiminde iki kritik makam Merkez Bankası Başkanlığı ve Hazine ve Maliye Bakanlığı'nda yapılan değişiklikten sonra herkesin odaklandığı tek tarih var: 19 Kasım. 

Merkez Bankası'nın yeni başkanı Naci Ağbal yönetiminde ilk kez gerçekleşecek Para Politikası Kurulu'nda çıkacak faiz kararı, yalnızca ekonomistlerin ve analistlerin kullandığı, çoğu zaman "anlaşılması güç" jargonun bir parçası değil. 

Aksine, önce bankaları daha sonra bu bankalardan ihtiyaç, konut, taşıt, KOBİ, yatırım kredisi kullanan herkesi etkiliyor.

Krediler yoluyla tüketimi etkileyen bir faiz kararı, ülkenin yatırımını hatta büyümesini dâhi etkileyebiliyor.

Independent Türkçe'den Gökçen Tuncer, detaylarını anlattı.

1. Politika faizi nedir? 

Genel kabul gören ifadeyle faiz, "paranın fiyatı" olarak açıklanıyor. 

Yani faizin düşük olması, parayı ucuzlatırken, yüksek olması pahalılaştırıyor. 

Bankalara parayı "bedavaya" sağlamayacak olan Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) da hem borç verdiği hem borç aldığı para için bir faiz maliyeti belirlemek durumunda. 

Yani merkez bankaları, bankaların ihtiyaç duyduğu likiditeyi sağlamak için bankalara verdiği kısa vadeli borçların ve fazla likiditeyi geri çekmek için borçlandığı miktarın faiz oranlarını kendileri belirliyor. 

"Politika faizi" denilen bu oranın TCMB'deki adı bir haftalık repo faizi ve adı üstünde bir hafta vadesi bulunuyor. 

Merkez Bankası, tahvil alım-satımını kapsayan açık piyasa işlemlerini, haftalık repo ihalesi aracılığıyla yürütüyor. Haftalık fon kullanmak isteyen bankalar, ellerindeki tahvilleri Merkez Bankası'na veriyor ve karşılığında nakit alıyorlar. Elbette ki bunun için faiz ödüyorlar. 

Peki neden bir politika faizine ihtiyaç var? 

Merkez Bankası bunu, nihai hedefi "fiyat istikrarı" ile açıklıyor. Hatta TCMB'nin internet sitesindeki açıklamayla: Fiyat istikrarı, insanların yatırım, tüketim ve tasarrufa yönelik kararlarında dikkate almaya gerek duymadıkları ölçüde düşük bir enflasyon oranını ifade ediyor. Gelişmiş ülkelerde fiyat istikrarı, yüzde 1 ila yüzde 3 aralığındaki enflasyon oranı olarak ifade ediliyor. 

"Fiyat istikrarının olmadığı bir ekonomide geleceğe ilişkin belirsizlikler toplumdaki güven duygusunu aşındırmaktadır" diyen TCMB'ye göre fiyat istikrarının sağlandığı bir ekonomide yatırım ve tüketim kararları daha sağlıklı alınır, büyüme potansiyeli artar, yerel paraya olan güven güçlenir, dolarizasyon azalır. 

Enflasyondan en fazla toplumun alt ve orta gelir gruplarının etkilendiğini belirten TCMB, "Enflasyondaki beklenmedik artış sebebiyle borç verenler, azalış sebebiyle ise borç alanlar zararlı çıkar ve bunun neticesinde gelir dağılımı bozulur. Gelir dağılımının bozulması toplumsal barışı da olumsuz etkiler" ifadelerini kullanıyor. 

Yüksek enflasyonun görüldüğü ülkelerde yatırımcı ve tasarruf edenlerin, paralarının getirisini enflasyon riskinden korumak istediğini hatırlatan Merkez Bankası, bu durumun faizleri yükselttiğini, yüksek faiz ortamında yatırımların azaldığını söylüyor. 

2. Faiz ve harcamalar

Merkez Bankası'nın politika faizini artırması, TCMB'nin bankalardan talep ettiği paranın fiyatının da artması anlamına geliyor. 

Bankalar bu kanaldan oluşacak "kayıplarını" kapatmak için ise yeni kredi kullanacak müşterilerine uygulayacakları faizleri yükseltiyor. 

Düşen faizlerde kredi kullanarak tüketime yönelen tüketici, faizlerin yükselmesiyle bunun tam tersini yapma eğilimine giriyor. Dolayısıyla "tüketmeyen" tüketici, tasarrufa yönelebiliyor. 

Mevduat faizlerinin yükselmesiyle kişi, risksiz, emeksiz getiri olan, halk arasında "faize yatırma" olarak bilinen yolu seçip, buradan gelecek geliri beklemeyi ve üretimi düşürmeyi tercih edebiliyor. 

Yatırım ve tüketim harcamalarının düştüğü bu ortam kısa vadede fiyat seviyelerini ve enflasyonu düşürüyor gibi görünse de uzun vadede tasarrufları artırıp yatırım yapma eğilimini düşürüyor. Yatırım yapmanın maliyeti yukarı çekiliyor, yatırımın olmadığı yerde de büyüme düşebiliyor. Büyümenin olmadığı yerde de daha fazla istihdam zora giriyor. 

Son bir yıla bakıldığında, Ağustos 2019'da yüzde 14 olan işsizlik, Aralık 2019'da yüzde 13,1 seviyesinde kaydedildi. 

2019'un ikinci çeyreğinde yüzde 1,2 kaydedilen büyüme ise son çeyrekte yüzde 6 olmuş, yıl geneline bakıldığında yüzde 0,9'da kalmıştı. 

Pandeminin de etkisiyle 2020'nin ikinci çeyreğinde yüzde 9,9 daralan Türkiye ekonomisinin son olarak ağustos için açıklanan işsizlik verisi ise yüzde 13,2.  

Merkez Bankası'nın eski başekonomisti ve Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Hakan Kara, Independent Türkçe'ye yaptığı açıklamada faiz arttıktan sonra kredi kullanan bir tüketicinin daha fazla faiz ödediğini hatırlattı ve ekledi:

Krediyi faiz artmadan önce çektiyseniz sorun yok ama yeni kredi alacaksanız doğrudan aylık taksitleriniz artar. Öte yandan kredi borcunuz yoksa ve bankada mevduatınız varsa faiz artışı sizi olumlu etkiler, enflasyonun üzerinde bir faiz reel getiri elde etmenizi sağlar. Özetle, faiz artışı borçludan tasarruf edene bir gelir transferidir. 


Kara'ya göre faiz artışı ihracatçıyı da iki kanaldan etkiliyor. 

Şayet ihracatçının borçları Türk Lirası üzerinden ise faiz artışı durumundan maliyetleri de artıyor. 

İkinci kanal ise kur ve kârlılık üzerinden işliyor. İhracatçıların gelirleri döviz cinsinden olduğu için faiz artışı yerli paranın değer kazanmasını sağlarsa ihracatçıların kârlılıkları olumsuz etkileniyor.

Vergi gelirlerine etkisi

Harcamaların azalması aynı zamanda, Hazine'ye kaynak sağlayan ÖTV ve KDV gelirlerinin de düşmesi anlamına geliyor. Tüketimin düşmesi ithalatı da azaltacağı için ithalattan sağlanan vergilerin seviyesi de gerilecektir.

Konu "bütçeyi dengelemek" olduğunda ise hükümetin vergi gelirlerinden ortaya çıkan kayıplarını dengelemesi için başka vergileri artırması da muhtemel. 

Tersi durumda yani faizlerin sürekli düştüğü bir ortamda da kredi kullanımı artıyor, tasarruflar azalıyor, yatırımlar artıyor. Ancak bu sefer de tasarruf-yatırım arasındaki makas büyüyor. Sonunda yurt dışından borçlanmaya kadar gidilebiliyor. 

Bu konuyu "Ekonomide Analiz" kitabında "Ekonomi, içinde birçok çelişki barındıran bir bilim dalıdır" diyerek ele alan Altınbaş Üniversitesi Öğretim Üyesi Dr. Mahfi Eğilmez, şöyle açıklıyor: 
 

Faizler düşsün yatırımlar artsın derken tasarruflar düşer ver cari açık yükselir. Faizler artsın tasarruflar da artsın derken bu kez yatırımlar düşer ve büyüme geriler. Ekonomide her zaman bir alternatif maliyet olgusu vardır. Yani bir şeyleri düzeltmek için bir yola girdiğimizde başka bir şeyleri bozarız. 

Faizleri düşürmenin doğru zamanı enflasyonun düşmeye başladığı ve gelecekte de düşeceğine ilişkin beklentilerin oluştuğu zamandır. 


Prof. Dr. Hakan Kara, Independent Türkçe'ye yaptığı açıklamada faiz artışının, ekonomik istikrarı sağlamak için yapıldığı zaman olumsuz bir kavram olmadığını aktardı. 

"Mevcut durumda faiz artışını acil servise gelen hastanın hayati tehlikeyi atlatması için yapılan bir iğne gibi düşünebilirsiniz. Tabi ki can acıtır. Ama hasta kendine iyi bakmayıp tedbir almayıp acile düşmüşse yapacak fazla bir şey yoktur" örneğini veren Kara, Merkez Bankası'nın 19 Kasım'daki toplantısında yüksek faiz artışının kaçınılmaz olduğunu söyledi ve ekledi:

Önemli olan acile gidecek kadar işlerin çığırdan çıkmamasıdır. Ekonomimizi de bu şekilde acil servise gelen bir hastaya benzetebiliriz. Faiz artışı hastayı ayağa kaldırmaz ama ilk planda hayati tehlikenin atlatılmasını sağlar ve tedavi için zaman kazandırır.


3. Faiz-kur-enflasyon sarmalı

Son olarak 18 Kasım'daki TOBB Türkiye Ekonomi Şurası'nda yaptığı açıklamada "Yüksek faizin nelere mâl oluğu ortada. Yüksek faizle bizler gerçek anlamda yatırım yapabilir miyiz? İstihdam üretebilir misiniz? Mümkün değil. Üretim yapabilir misiniz? Mümkün değil. İhracata yönelik adım atabilir miyiz? O da mümkün değil. Yatırımcının yüksek faize ezdirilmemesi gerekiyor" diyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yıllardır savunduğu bir olgu var: Faiz sebep, enflasyon sonuçtur. 

Ortodoks ekonomi yaklaşımı ise bu durumun tam tersini yani "enflasyon sebep, faiz sonuçtur"  anlayışını kabul ediyor. 

Türkiye örneğinde bakıldığında ise, hemen her sektörün hammadde ve ara malının ithal edildiği bir ortamda dövizin yükselmesi, hâliyle bu mallara ödenen parayı, maliyetleri ve nihayetinde enflasyonu da artırıyor. 

ABD ile Türkiye arasındaki Rahip Brunson gerginliğinden, Rus uçağının düşürülmesine, Merkez Bankası'nın rezervleri ile ilgili endişelerden, BDDK'nın swap kararlarına, Fransız ürünlerini boykottan Bakanlık koltuğunun değişmesine ve Merkez Bankası'nın bağımsızlığıyla ilgili tartışmalara kadar pek çok gelişmenin dövizi etkilediği de Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan hemen herkesin tecrübesiyle sabit. 

Yani Merkez Bankası'nın son Enflasyon Raporu'nda da yer verdiği gibi, "döviz kuru gelişmeleri enflasyon eğilimindeki yükselişte etkili olan unsurlar arasında" ve "Döviz kurunun enflasyon ve reel ekonomiye aktarımını etkileyen kısıtlar nedeniyle tek başına faiz politikası fiyat istikrarını ve finansal istikrarı sağlamak için yeterli olmayabilmekte". 

"Kendime Yazılar" adlı blogunda bu konuya değinen Ekonomist Dr. Mahfi Eğilmez, kurların hızla yükseldiği ve bunun enflasyonu artırdığı bir ortamda, Merkez Bankası'nın borç verme faizini artırarak piyasa faizlerini yukarı itmesiyle, kuru ve enflasyonu denetim altına alabileceğini söylüyor. 

Ancak Eğilmez'e göre bu müdahale, yapısal sorunların olduğu ve bu sorunların riskleri yükselttiği bir ortamda uzun süreli ve derin etkiler yaratmıyor. 

"Faizi arttırıp bütün sorunların çözümünü beklemek son derecede yanlış olur çünkü ekonomide de diğer alanlarda olduğu gibi mucize diye bir şey yoktur, bir kalemle oynayarak her şey düzeltilemez" diyen Eğilmez, "Faiz artırımı, kısa vadede baskıları giderir ve atılması gereken asıl adımlar için zaman kazandırır. Hepsi odur. O adımlar atılmazsa faiz artırımı yarardan çok zarar vermeye başlar" ifadelerini kullanıyor. 

Merkez Bankası'nın eski başekonomisti Hakan Kara ise bu konuda şu yorumu yaptı: 
 

Faiz artışı özellikle TL cinsinden yüklü borçlanma yapmış şirketlerin maliyetini artırdığından kısa vadede fiyatlar üzerinde yukarı yönlü baskı yapabilir. Ancak faiz artışı aynı zamanda TL'nin değerlenmesine yol açacağı için ithalat kanalından maliyetleri düşürür. 

Türkiye özelinde yapılan çalışmalar maliyet üzerinde kur etkisinin faiz etkisinden daha güçlü olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla faizlerdeki artış genelde enflasyonu düşürür.


Son bir yıllık sürece bakıldığında 12 Aralık 2019'da Para Politikası toplantısında politika faizi yüzde 14'ten yüzde 12'ye çekildiğinde enflasyon, yüzde 11,84'tü. Bu oran, bir önceki toplantının gerçekleştiği ekim ayında yüzde 8,55'ti. Dolar/TL kurunun Aralık 2019 ortalaması ise 5,79 liraydı. 

Murat Uysal başkanlığında gerçekleşen, 22 Ekim tarihli toplantıda ise politika faizi, önceki ayda olduğu gibi yüzde 10,25'te bırakıldı. Enflasyon oranı ise yüzde 11,89'du. Türk Lirası'nın dolar karşısındaki değeri ise çoktan 7 lira 93 kuruşa çıkmıştı. 

4. Merkez Bankası'nın diğer politika araçları ve beklentiler… 

Merkez Bankası'nın politika faizini artırmadığı zamanlarda kullandığı farklı politika araçları da bulunuyor. 

Ekonomi çevrelerinde "örtülü faiz artışı" olarak yorumlanan bu yollardan biri "Gecelik Fonlama Faizi" , diğeri ise "Geç Likidite Penceresi (GLP) Faizi". 

Bankalar için gün, Borsa kapandıktan sonra bitmiyor. Bir gece boyunca para kazanmaya devam etmek isteyen bankalar, paralarını Merkez Bankası'na yatırarak faiz geliri elde edebiliyor. Yani Merkez Bankası, bankalardan borç almış oluyor. Benzer şekilde hesabını kapatmak isteyen bankalar, gecelik olarak Merkez Bankası'nın parasını borç olarak alabiliyor. Bu işleme "gecelik fonlama" deniyor.

Bu fonlamada kullanılan iki tür faiz oranı var.  Merkez Bankası'nın borç aldığı borç alma faizi ve borç verdiği borç verme faiz oranı. Hâlihazırda yüzde 8,75 ve yüzde 11,75 seviyelerinde olan borç alma ve verme faiz oranları arasındaki fark da faiz koridorunu oluşturuyor. 
 
Saat 16:00'a kadar hesaplarını denkleştirememiş bankaların açıklarını kapatmak üzere başvuracağı adres yine Merkez Bankası.

TCMB, son borç veren makam olarak, gün sonu ödeme sistemlerinde oluşabilecek sorunların önüne geçmek amacıyla bankalara  limitsiz vadeli TL borçlanma imkanı sunabiliyor. Ya da aynı koşullarda TL borç verme imkânı da olabiliyor. İşte bu işleme "Geç Likidite Penceresi" (GLP) deniyor. 

Geç Likidite Penceresi, iki sebepten ortaya çıkabiliyor: Bankaların gün sonunda Türk Lirası likiditesini Merkez Bankası'ndan para almadan kapatamayacak olması veya bankaların bozuk mali durumu nedeniyle likiditesinin kalmaması. Mevcut durumda GLP faizi yüzde 14,75. 

Hem piyasa yapıcı hem normal bankalar için politika faizleri, gecelik fonlama faizleri ve GLP faizinin ortalamasına ise "Ağırlıklı Ortalama Fonlama Faizi" deniyor. Hatta piyasaları etkileyen faiz, politika faizinden çok "fonlama faizi."
Ağustosta yüzde 8,38'e ulaşan ağırlıklı ortalama faizi yüzde 14,72'ye ulaşmış durumda. 

Türkiye'de 1990 yılından bu yana sadece dokuz kez kullanılan GLP, 2017'de bir kez daha kullanılmış, hatta bir süre "politika faizi" de kabul edilmişti.

Hâlhazırda yüzde 10,25 seviyesinde olan politika faizinin 19 Kasım'daki PPK toplantısında artacağı beklentisi ise hayli yüksek. 

Bloomberg'in anketine katılan ekonomistlerin hepsi faizlerin artacağını söylerken bu tahminlerin medyan ortalaması 475 baz puan. 

Bugüne kadar "150 baz puan" ile en düşük faiz artırımını Morgan Stanley yaparken, Goldman Sachs 475, JP Morgan 500 baz puan artış bekliyor. 

 


PAYLAŞ