Önümüzde açılan karanlık onyıl

Kalınların, Altunların, Albayrakların Türkiye’sinde Bir Başkadır’la ağlayıp gülmek. Akşam reformla yatıp, sabah Diyarbakır’da 101 gözaltıyla uyanmak. Bizzat İçişleri Bakanı’nın İBB Başkanı'na Kanal İstanbul karşıtlığını bölücülük sayarak soruşturma açtırdığı (çünküm “dövlet procesi” bikere) yerde, Adalet Bakanı’nın yargıçlara bağımsız davranma çağrıları. Artırılan faizler, Erdoğan’ın FSEN takıntısını yinelemesi. Namlı bir külhanbeyinin anamuhalefet liderini açıktan tehdit etmesi, CHP’nin “saat 18:45, bu saate dek bekledik, savcılar vs.” demekle yetinen açıklaması. Bir de şöyle bir beş dönümcük tahsisi noktasında gereken yapılsa KKTC’yi Cumhurbaşkanlığı Makamı’yla taçlandırma var. 

Bana göre: Önceki onyılı aratacak, bir beter onyıla girdik, giriyoruz küresel ölçekte. Bu kötünün de olsa bir şeyin başlangıcı. Biz, bizim buralar ise, bir şeylerin sonuna gelmiş gibi sanki –“geldi” yazmıştım sildim, zihnimdeki amir, içimdeki hariciye kâtibine “orayı yumuşatalım şekerim” dedi, “gelmiş” yapıp, sonuna “sanki” ekledim ben de. Yani anlayacağınız, hiçbir şey olmadı, olmuyor ve olamayacak da ama yine de bir şeyler oldu işte. Nasıl 15 Temmuz’da darbe girişimi bertaraf edildi ama o gün, bugün “bir şeyler yaşıyor birileri”, öyle.

Cemil Çiçek, Bülent Arınç, İhsan Arslan, Abdülhamit Gül. Damadı şehriyarinin  sessiz vedası. Üzerine piramidin tepesinden tasavvurun Avrupa Birliği, arzuların ABD’yle işbirliği olduğu çıkışı. Efkan Ala’nın yeni görevi. Ya maazallah Süleyman Soylu’yla da el sıkışılırsa yarın, öbür gün? Koalisyon yıkılır, Cumhur İttifakı biter. Bitmez mi? O zaman benim dediğime geliyoruz: CHP-İYİP ve o ekibin, Genelkurmay, MİT ve İçişleri’yle ne yapacağı konusuna. Haydi yine hariciye ağzına geri dönelim: Yerine göre “kıllı”, yerine göre “kanlı” denilen dosyalar bunlar. Ekonomi, eğitim, adalet, sağlık gibi değil.

İkiye yarılmış bir toplamız biz. Eski zamandaki Rumeli ile Anadolu denli belirgin. Toplum olma özelliğini çoktan yitirmişiz. Yeniden toparlanabilir miyiz? Yakın gelecekte sanmam. Bir nesil yani yaklaşık çeyrek yüzyıl gerek bize. O da bugünden başlarsak, ya da o yöne doğru sağlam bir siyasal irade ne zaman ortaya konulursa, o günden itibaren. “Gidiyorlar” ya. Belki gidiyorlardır, gelen kim orası belli değil. Belki hep beraber, el ele tutuşmuş gidiyorsunuzdur da, hepinize birden “artık yeter da” deniliyordur. “Aç tavuk kendini darı ambarında görürmüş” mü dediniz? Ne varsa senden gelen, eyvallah dedim değerli okur.

Kasa tamtakır. Pandemi ensemizde. Kifayetsiz muhterisler tepemizde. Hayırsızada’ya bırakılan sokak köpeklerine döner miyiz bu ortamda? Yaşadığımız tarihi yazamamışız. Onu da geçtim, kurucu önderin yaşamöyküsünü bile anlatamamışız ama her 10 Kasım saat dokuzu beş geçe hazırola geçiyoruz. Yedinci sınıfa giden kızım Alaz bir haftalık tatilde benimleydi. Osmanlı tarihini işlemeye başlamışlar. En çok II. Murat’tan etkilenmiş. Neden? Çünkü II. Murat pek rastlanmayan biçimde egosunu yenmeyi bilmiş, iki kez tahttan feragat etmiş oğlu lehine. Vay canına. Ben o yaşta merhum babamın anlatımıyla, “Doğan, Doğan, yettim bre Doğan!” diye Niğbolu’ya yetişen Yıldırım’ı örnek alırdım kendime.

İskele babası değilim durur muyum yapıştırdım cevabı: “1402’de Timur’a yenilip, 1453’te İstanbul’u almak da önemli geri geliş öyküsü, maçlardaki gibi; topu topu elli yıl var arada” dedim. Alaz bu defa “ama Timur’un Osmanlı’yı fethedip, yönetmek gibi bir düşüncesi hiç yoktu baba” dedi. Kim öğretiyor bu çocuklara bunları canım?! Bir ağız tadıyla şey edemiyoruz. Bizim önümüzde de bir elli yılcık vardır belki. Ne fark eder cehennemin kapılarının gelecek on yıl için açılıyor olması? Alaz’a fark etmez, amadenize eder. Varsa ömrümün marjinal değeri en yüksek dönemi bu on yıl. Ama genç toplumuz, genç cumhuriyetiz. Gençlik dinamik olmak demektir. Mi acaba?   

Oğuz Atay, babasına post-mortem mektubunda şöyle yazmış: “Yani artık haddimi biliyorum, önünde ‘hayat’ denilen bir taşlık bulunan dağ evimde senin dönemince bilinmeyen ruhsal karışıklıklarımı yaşıyorum, kuyudan su çekiyorum ve eşeğime yüklediğim dallarla ocağımı yakıyorum.” Atay da tarihöncesinde kaldı korkarım. Öyle ya Demirel bile İnönü’nün yanında mermer bir büsttür artık yalnız ve güzel ülkemizde. Sayın Genel Yayın Yönetmenim Ali Duran Topuz’un şu delişmen reformlar üzerine son yazısına bir göz atmanızı dilerim: “Mevcut yeni Türkiye, yani kriz cumhuriyeti, Kürtler için bir zindan olarak tasarlanmış durumda. Kürtler dışarıda bırakılacaksa her türlü reformda anlaşmak elbette mümkün fakat ucu Kürtlere değecek bir reforma yönelecekse, herkes birbirine rehin durumda olduğu için yol alması pek mümkün değil.”

Her şey hızla eskir burada. Eskiyen makbul değildir, işler durumda olsa bile ya atılır, ya sökülür. Yerini ahşap görünümlü pimapen doğrama, alüminyum tırabzan, laminat parke alır -oh mis gibi. Hele televizyon da yenilendi mi, gelsin çaylar. Kelle başına çay tüketimi dünya rekortmeni ülkemizde, ve çay üretimi daha dün başlamışken neredeyse, devletimiz Çaykur’u da zarar ettirmeyi ihmal etmez ama. Öyledir işte. Cop çek, ver gazı, bas tazyikli suyu, süpür! Devlet idare ediliyor burada hemşerim, karı gibi ne gülüyon?  Zinhar muhalefetteki partiler olarak bir araya filan gelmedik biz hakim bey, altın günüydü o. Öyle mi alay komutanı?

Eveeet, Bülent Ersoy hanımefendiye bağlanarak bağlayalım bu tutarsız ve umarsız yazımızı da: “Öyle bir içimden geldi, aslında bu yoktu; bu yoktu, anasını satayım içimden geldi…”    


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR