EMEP Genel Başkanı: Ne Cumhur İttifakına, ne de Millet İttifakına mecburuz

Emek Partisi Genel Başkanı Ercüment Akdeniz (Fotoğraf: Özcan Yaman)

TÜKENMEZ HABER- Emek Partisi'nin geçtiğimiz günlerde yapılan 9'uncu kongresinde genel başkanlık görevine seçilen Ercüment Akdeniz, salgından, AKP içindeki tartışmalara, ekonomiden, mültecilere ve ittifak tartışmalarına partisinin yeni dönem politikalarını Tükenmez Haber’e anlattı.

Halka, 'Cumhur ve Millet İttifakı'nın dayatıldığını belirten Akdeniz, buna mecbur olmadıklarını, 'üçüncü bir odak' gerektiğini söyledi. "Bir yanda Cumhur İttifakı diğer yanda Millet İttifakı. Bu ikisinin ortak özelliği kapitalist ve uluslararası sermayeye hizmet etmek üzere kurulmuş olmaları" diyen Akdeniz, "Türkiye halkı, işçi sınıfı buna mecbur değil. Sermaye programına biat etmeyen devrimci, demokratik üçüncü bir odak lazım. İşçi sendikaları, emekçi örgütleri, meslek örgütleri, Kürtler, Aleviler, Lazlar, göçmenler, çevre örgütleri, siyasi parti ve oluşumların yer aldığı bir odak" şeklinde konuştu.

CHP'ye de çağrı yapan Akdeniz, "Bu birlik CHP’ye de açık olmalı ve CHP bir tercih yapmalı" dedi.

- Son kongrede EMEP genel başkanı seçildiniz. Biraz kendinizden bahseder misiniz? Bu süreç nasıl gelişti? Partiyle yollarınız nasıl kesişti?

İlk gençlik yıllarımda matbaa, tekstil gibi işlerde çalıştım. Sonra Marmara Üniversitesi Resim ve İş Eğitimi Bölümü’nü kazandım. Partinin gençlik teşkilatlarında, Emek Gençliği’nin örgütlenmesinde yer aldım. Yani benim partiyle tanışmam gazetecilikten öncesine dayanıyor. EMEP’te GYK üyeliği dahil birçok görev aldım. Son dönemde mülteci alanında yaptığım çalışmalar da işçi sınıfının içinden gelen bir çalışmaydı. O alanda yerli ve göçmen işçiler arasında yürütülen bir çalışmaydı. Gazetecilik yıllarında mülteci alanına daha fazla yoğunlaştım. Son kongrede delegasyon Genel Başkanlık görevini verdi, ben de kabul ettim.

‘GÖÇ VE MÜLTECİ BÜROSU KURMA KARARI ALDIK’

- Mültecilere yönelik çalışmalarınızla, yaptığınız haber ve yazdığınız kitaplarla tanınıyorsunuz. Bu alandaki çalışmalarınıza nasıl devam edeceksiniz? Bir boşluk oluşacak mı? Partinizin mülteci politikalarına ilişkin ne söylersiniz?

Partinin bu kararının ardından beni birçok akademisyen ve mülteci aradı. 'Çalışmaların devam edip etmeyeceğini' sordular. Böyle bir endişe var ama kimse endişelenmesin. Evrensel Gazetesi, mülteci haberciliğinin çıtasını düşürmeyecektir. Çünkü burada bir ekol oluştu. Aynı zamanda mültecilerin yoğun yaşadığı bürolarda çok iyi haber yapan arkadaşlarımız var. 

Diğer yandan, parti merkezine bağlı olarak 'Göç ve Mülteciler Bürosu' kurma kararı aldık. Şu an Türkiye'de 5 milyona yakın mülteci ve göçmen var. Yani toplamda 88 milyonun yaşadığı bir ülkede Suriyeli ve Türkiyeli işçilerin ortak hak mücadelesini örgütleyen bir siyaset anlayış ortaya koyuyor Emek Partisi. O anlayışın temeli de enternasyonalizme dayanıyor.

TÜRKİYELİ VE SURİYELİ İŞÇİLER 'BİR ARADA YAŞAMI' TARTIŞACAK

Bir diğer çalışmamız da Suriye göçünün 10 yılında gerçekleşecek. 2011 yılının Nisan ayında Cilvegözü Sınırkapısı'ndan 250 kişi Türkiye'ye girdi, bu ilk göç kafilesiydi. Bu göçün ardından 10 yıl geçti. Emek Partisi olarak tüm bir yılı kapsayacak bir kampanya örgütlüyoruz. Bu süreçte hem konferanslar ve forumlar olacak hem de sanayi havzalarında Suriyeli işçilerin katıldığı toplantılar yapılacak. Türkiye'de yaşayan yerli ve yabancı mülteciler 'bir arada yaşamı nasıl inşa edeceklerini' tartışacaklar. Bütün bunlardan oluşan birikimin, 'boşluk olacak mı sorusuna' bir yanıt vereceğini düşünüyorum.

'EKONOMİK KRİZİN EMEKÇİ SINIFLARIN ÜSTÜNDE TAHRİBATI ÇOK BÜYÜK'

- Emek Partisi 9. Olağan Kongresini 'Sömürüye, salgına, savaşa karşı birlik, dayanışma, mücadele' sloganıyla gerçekleştirdi. Bu çağrıyı biraz açar mısınız?

Hem dünya hem Türkiye'de işçi ve emekçiler uzun zamandır ekonomik krizin sarsıcı etkileriyle yaşamlarını sürdürüyor. Bu kriz çeşitli seviyelerde devam etse de emekçi sınıflarda tahribatı çok. Uzun zamandır 'krizin yükünün emekçilerin sırtına yıkılmasına' karşı bir mücadele yürütüyorduk zaten. Ancak artık saldırılar çok kapsamlı hale geldi.

Diğer yandan pandemi tabloyu daha da ağırlaştırdı. Bu yüzden özgün bir çalışma yapmamız zorunlu hale geldi. Pandeminin derinleştirdiği ekonomik krizle birlikte açlık, yoksulluk, işsizlik, hak gaspları emekçilerin sırtında ağır bir yük olarak duruyor. Sermaye ise tüm bunları bir fırsata çevirmenin derdinde. Biz emekçilerin ekonomik ve sosyal taleplerini güvence altına alan bir mücadele çağrısı yapıyoruz. Öte yandan savaş poltikaları da hem dışarıda Türkiye'yi yanlızlaştırdı hem de yıkıcı etkileri ülke içine de sirayet ediyor. Savaşa, militarizme karşı barış ve demokrasi mücadelesi de kongre sloganımızın ana eksenini oluşturuyor.

'ACİL OLARAK 21 GÜNLÜK TAM KAPANMA GEREKİYOR'

Son kongrenizle birlikte önünüze nasıl hedefler koydunuz?  

Şu an çok acil olarak 21 günlük bir kapatma kararının alınması gerektiğini söylüyoruz. Salgında ikinci dalga çok daha yıkıcı ve ölümcül olacak. Hükümetin tek gayesi 'çarkların dönmesi' ama mekçilere ne olacak düşünen yok. Gelinen yerde temel hizmetler hariç, tüm fabrikalar kapanmalı ve 21 gün boyunca genel karantina uygulanmalı. Bu süre içinde işçi, emekçi, küçük esnaf, köylüler gibi toplumun emekçi kesimlerine ekonomik sosyal koruma sağlanmalı. Aynı zamanda sağlık hizmetleri de ücretsiz olmalı. Bu güvence kayıt dışı, sigortasız çalışan, ülkedeki mülteciler dahil tüm kesimler için uygulanmalı.

‘ASGARİ ÜCRET RAKAMI AÇLIK SINIRININ ALTINDA OLAMAZ’

Bir diğer çalışma konumuz asgari ücret görüşmeleri olacak. Biliyorsunuz tespit komisyonu masasında sermaye, hükümet ve işçi temsilcileri var. Ancak sermaye ve hükümet temsilcileri sayıca çoğunluğa sahip. Her defasında kafalarındaki rakamı geçiriyorlar. Komisyonun yapısı da emekçilere karşı. Şu an için açlık sınırı 3 bin, 4 bin seviyelerinde. Açıklanacak rakamın açlık sınırının üstünde olması gerekiyor.

'BÜTÇE SİLAHLANMAYA, DİYANETE, BETONA DEĞİL HALKA DÖNMELİ'

Diğer taraftan da 2021 bütçesinde silahlanmaya ayrılan pay, Türkiye'deki silah tekellerinin nasıl ihya edildiğini gösteriyor. Bu bütçeden betonlaşmaya, diyanete, sermayeye, örütülü ödeneklere ayrışlan tüm kaynakların halka dönmesi; eğitim ve sağlık için harcanması gerekiyor.

‘BUGÜN DÜNYANIN EN BÜYÜK TALİHSİZLİĞİ SOSYALİZMİN OLMAMASI'

- Hükümetin salgınla mücadele politikasını nasıl değerlendiriyor? İddia edildiği gibi 'örnek bir salgın yöntemi' olduğunu düşünüyor musunuz?

1918-1919 yıllarında İspanyol gribinde ikinci dalgada 51 milyon insan öldü. O dönem dünya nasıl bir sınav vermiş inceledik. İngiliz yazar Laura Spinney’in bu konuda bir dizi makalesi var. Burada yer alan bilgilere göre pandemiye rağmen İngiltere, kamu sağlık sistemini ancak 1948'de oluşturabildi. Yazar, Rusya'nın sağlık sistemini 1920'de oluşturduğunu ve bu başarının arkasında Lenin'in olduğunu söylüyor. Bu sosyalizmin 20. yüzyıl için ne büyük bir kazanım olduğunu gösteriyor. Bugün dünyanın en büyük talihsizliği 21. yüzyılda sosyalizmin olmaması.

İnsanlık pandemiye hazırlıksız yakalandı. Sosyal sağlık politikaları neoliberal politikalar için tasfiye edildi. Toplum korunaksız ve bağışıklığı yok edilmiş hale geldi. Bütün dünya sürü bağışıklığını uyguluyor. Serbest piyasa ekonomisi bunu dayatıyor. Yani ne Türkiye'nin alternetif örnek bir politikası var ne de dünyada yürütülen örnek bir yöntem.

'SERMAYEYE TEŞVİK EMEKÇİYE ACI REÇETE'

- En önemli gündemlerden biri de ekonomi. Hükümet bir yandan ekonomide başarılı bir tablo olduğunu söylerken, diğer taraftan istifalar yaşanıyor, 'acı reçeteler' açıklanıyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz ekonomideki durumu?

Acı reçete yeni değil, aslında hep vardı. İşçiler bunu sürekli içiyordu. Benzetme yaparsak eskiden işçilere huniyle dökülen 'acı ilaç' şimdi bidonla dökülür oldu. Hak gaspları, ücret kesintileri, işten atmalar, esnek çalışma dayatması devam ediyordu. Şimdi daha büyük saldırıları da beraberinde getiriyor.

Sermayenin, finans çevrelerinin rakamlarına bakıldığında acı reçete yerine ballı börekli teşvikler görüyoruz. Sanayide ve finans alanında en zenginler listesine baktığımızda kar rakamlarında ciddi bir daralma görmüyoruz.

Küçük işletmeler ve işçi sınıfı ekonomik olarak çökmüş durumda. Ekonomi şu anda sermayenin ve onunla beraber uluslararası tekellerin çıkarlarını düşünerek yönetiliyor. Bakın, İsveç ve İspanyol sermayeli şirketler için Türk işçiler geçtiğimiz günlerde Gebze’de yerlerde sürüklendi.  

'AKP'YE GÜVEN YOK, ERDOĞAN İSMİ İLE AYAKTA DURMAYA ÇALIŞIYORLAR'

Sizce AKP güç kaybediyor mu yoksa bu sadece anketlerde mi böyle? Sokakta, fabrikalarda AKP’nin güç kaybettiğine dair izlenimleriniz var mı?

Ekonomi ve sosyal sorunlara bakıldığında çok ciddi bir güç kaybı var. AKP'ye oy veren kesim hükümet politikalarının ülkeyi düze çıkaracağını düşünmüyor. AKP bunun karşısında yapay gündemlere sarılıyor.

Diğer taraftan, 'Erdoğan giderse biz ne oluruz' kaygısı var. Karşıtlar diye ifade edilen kesimler, 'yeniden eski günlere döner miyiz' diye düşünüyor. Bu kaygı yeniden 'reis miti etrafında' kitleleri konsolide ediyor. Yani partiye güven yok ama Erdoğan ismi üzerinden iktidar yeniden dizayn edilmek isteniyor.

'AKP’DE HERKES BİRBİRİNE ÇELME TAKACAĞI ANI BEKLİYOR'

Bülent Arınç'ın son çıkışınmı ve Erdoğan'dan gelen tepki üzerine görevinden istifa etmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP sermaye programına sahip bir parti. Aynı zamanda kanatları ve hizipleri olan bir koalisyondan oluşuyor. AKP'nin içerisinde yer tutmuş sermaye grupları açısından bir çatışma sinyali var. Örneğin, Merkez Bankası Başkanının değişmesi, bakan Albayrak'ın gönderilmesine kadar uzanan bir durum. Biz sadece 'bir kişi her şeyi belirliyor' diye konuşuyoruz ama öyle değil. AKP içinde sürekli olarak grupların çatışması var, hakimiyet savaşı var.

Arınç devlet içinde ağırlığı olan bir isim. Yani yabana atılacak biri değil. Şimdilik tek başına Cumhurbaşkanlığı danışmanlığından istifa etmesi bir sarsıntı yaratmasa da zayıflamanın arşa çıktığı dönemde bu etkiler çok daha fazla olacaktır. Grup halinde milletvekili istifaları da gündeme gelebilir, yeni parti arayışları, yeni Cumhurbaşkanı adayı arayışları da gündeme gelebilir ileride. Herkes zayıf anı bekliyor, herkes birbirine çelme atacağı anı kolluyor şu an AKP’de.

'EN İYİ REFORM AKP'NİN GİTMESİ'

- Erken seçim tartışması zaman zaman gündeme geliyor, siz ufukta bir erkek seçim görüyor musunuz? Sizce çözüm bir erken seçim mi?

Erdoğan reform açıklaması yaptı. Aslında en iyi reform AKP'nin gitmesi. Ne kadar erken giderse o kadar iyi. Öte yandan akşam reform açıklaması yapılırken sabah operasyonlarla hak savunucuları, gazeteciler, Kürt siyasetçiler gözaltına alınıyor, işçiler cop ve gazla karşı karşıya, Cumartesi annelerine bile dava açılıyor. Kısacası reform dedikleri yabancı sermayenin ağızna bir parmak bal çalmak. Bu reformdan emekçiye, halka düşen bir şey yok.

Seçimlere dönersek partimiz açısından önemli olan, halkın örgütlü olması ve işçi sınıfı ve emekçilerin üretimden gelen gücü kullanacak bir seviyeye gelmeleri. Bu arada platform ve birliklerin oluşması da çok önemli. Bu güce erişmiş bir halkın seçimlere katılması elbette başka bir tablo ortaya çıkarır.

'SERMAYE PROGRAMINA BİAT ETMEYEN DEVRİMCİ, DEMOKRATİK ÜÇÜNCÜ BİR ODAK LAZIM'

Peki bunun için nasıl bir yol izlenmeli? Nasıl platform ve birlikler?

Bir yanda Cumhur İttifakı diğer yanda Millet İttifakı. Bu ikisinin ortak özelliği kapitalist ve uluslararası sermayeye hizmet etmek üzere kurulmuş olmaları. Elbette Millet ittifakı içinde CHP'yi eşitleyerek konuşmuyoruz. Ama sorun şu; sermaye programına biat etmeyen devrimci, demokratik üçüncü bir odak lazım. Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminde, kötünün iyisini seçme gibi bir durum gelişti.   

Türkiye halkı, işçi sınıfı buna mecbur değil. Bunun nedeni alternatif bir seçenek olmaması. Biz, Emek Partisi olarak bu seçeneği öneriyoruz. Buna da ‘üçüncü odak’ diyoruz.

‘DEMOKRATİK BİRLİK ÖRNEKLERİNİ ÇOK KEZ ŞAHİT OLDUK'

- Bu 'üçüncü odağı' biraz açar mısınız?

NATO’ya ve emperyalizme göz kırpmayan, Türkiye’nin tam bağımsız ve demokratik değerlerini savunan bir platformdan bahsediyoruz. Burada yer alacak kesimler işçi sendikaları, emekçi örgütleri, meslek örgütleri, Kürtler, Aleviler, Lazlar, göçmenler, çevre örgütleri ve elbette siyasi parti ve oluşumlar… Çünkü hepsinin canı yanıyor bu politikalardan.

Daha önce bu tür deneyimler var. Aslında bugün imkân ve alanlar daha da genişledi. Karadeniz'in bir köyüne gidin, orada HES'lerden şikayet ediliyor. Kars'a, Van'a gidin kayyumlara tepkili halk, Soma'da Ermenek'te ekmeği için direniyor madenci aileleri.

'CHP BİR TERCİH YAPMALI'

Türkiye'nin son çeyrek yüzyılına bakarsak emek ve demokrasi güçlerinin çokça birlik örneği var. ABD'nin Irak işgalinde, mezarda emeklik yasasına karşı ya da Gezi günlerinde bu birlikler oluşmadı mı? Bugün neden olmasın? Sendikalar, meslek örgütleri, EMEP, HDP, Sol Parti, Halkevleri ve daha birçok oluşum bir mücadele programı etrafında biraraya gelebilir. Bu birlik CHP’ye de açık olmalı elbette ve CHP bir tercih yapmalı.

- Parlamentoda bulunan muhalefeti, HDP ve CHP’yi nasıl değerlendiriyorsunuz?

HDP şu an en çok baskı altında olan parti. 60 civarı belediyeye kayyum getirilmiş. Halkın temsilcileri yok, seçilmişlerin yerine atanmışların geldiği bir vesayet sistemi var şu an. Kürtlere adeta nefes aldırılmıyor, binlerce siyasetçi cezaevinde, her gün operasyonlar oluyor, bölgede sendikacılık yapmak neredeyse imkânsız hale geldi.

'HDP DEMOKRATİK BLOĞUN BİR PARÇASI OLMALI'

Egemen olan anlayış şu olmaya başladı; HDP'nin konuşulduğu, HDP'nin linç edildiği TV programları her gün yayında. Herkes, HDP üzerine bir şey diyor ama HDP yok, herkes Kürtler üzerine konuşuyor ama Kürtler yok. Böyle bir noktaya gelmiş durumdayız. Dolayısıyla HDP, siyasetin olabildiğince öznesi olmasın, konuşmasın isteniyor. Nasıl olsa 'seçimlerde çantada keklik' diye düşünenler de var. Bu nedenle HDP devrimci demokratik blokun bir bileneşi olmalı. Halk seçeneğine dair siyaseti yeniden oluşturmak gerekiyor.

'BEN AKP’DEN MİLLİYETÇİYİM TUTUMUNUN CHP’YE DE HALKA DA FAYDASI OLMAZ’

CHP, Millet İttifakı içinde İYİ Parti gibi sağ, ırkçı bir programa sahip değil, ama artık muhalefet milliyetçilik yarışı üzerinden dizayn ediliyor. 'Ben AKP'den daha milliyetçiyim, MHP'den daha ülkücüyüm' yaklaşımının CHP'ye de halka da faydası olmaz. Yani sağa sağcılık yaparak muhalefet yapılmaz. Omurgalı bir siyaset olması lazım.

Öte yandan şunu söylemek lazım CHP yekpare bir parti değil, kendi içinde kanatları olan bir kitle partisi. Dolayısıyla yüzünü üçüncü odağa çevirmiş milletvekilleri var, kitlede de böyle bir tartışma var. Ama daha ulusalcı, daha milliyetçi çizgiye çekmeye çalışan güçler de var. Yani böyle bir odak oluşumunda CHP ile daha çok konuşmak, CHP örgütleri, tabanını tartışmalara daha çok katmak gerekiyor. Millet ittifakının programından başka bir programın tartışılmasını sağlayabilir bu.

 


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR