Yargı reformu gülmecesi

Tahir Elçi, 5 yıl önce 28 Kasım’da, Diyarbakır’ın kadim yapısı Dört Ayaklı Minare’yi korumaya çalışırken polisler tarafından öldürüldü.

Soruşturma 4 yıl 3 ay sürdü. Soruşturma dosyasında yalnızca 3 polisin şüpheli sıfatıyla ifadesi alınırken, diğerleri görgü tanığı olarak dinlendi. Buna rağmen, terör örgütü üyesi olmakla suçlanan Uğur Yakışır da dosyaya monte edildi. Bir nevi yargılama sulandırıldı, ciddiyetinden koparıldı, dikkatler polis sanıklar üzerinden başka bir yöne çekildi. İddianamede polisler hakkında bilinçli taksirle ölüme sebebiyet vermekten 2 yıldan 6 yıla kadar hapis cezası istenirken, Uğur Yakışır için 2 polisi öldürmek ve ülke birliğini ve bütünlüğünü bozmaktan 3 kez ağırlaştırılmış müebbet, Elçi’yi olası kastla öldürmekten 20 yıl, polis memuru S.T.’yi öldürmeye teşebbüsten 20 yıl, izinsiz silah bulundurmaktan 5 yıl olmak üzere toplam 3 kez ağırlaştırılmış müebbet ve 45 yıl hapsi istendi.

Bu olayın bilinçli taksir olmadığını, olayı biraz irdeleyen tüm hukukçular söyler. Kasten mi yoksa olası kast mı diye tartışırsınız en fazla. Fakat Türkiye’de faili polis olan tüm davalara bakın, polis en hafif nasıl ceza alır diye, çabalandığını görürsünüz. Berkin Elvan, Dilek Doğan, Kemal Kurkut, İpek Er.. Hepsi. Ya beraat ya da olabildiğince az ceza. Ama muhakkak yargılamayı sürüncemede bırakma, cinayetin üzerinden yıllar geçmesi, unutturulma çabası ve makul sürede yargılama ilkesinin üzerinde tepinilmesi…

Soruşturma boyunca yapılan tüm hukuksuzluklara ve aradan geçen uzun süreye rağmen hem hukuka hem de adalete inancını yitirmediğini belirten Türkan Elçi… Diyarbakır’dan anmaya katılmadan önce, sabah İrfan Aktan’ın Türkan Elçi ile yaptığı şahane röportajı okumuştum. “Her şeye rağmen güveniyordum” diyor. “Ama ilk duruşmayla birlikte güvenim sarsıldı…”

İlk duruşma 21 Ekim’de görüldü. Sanıklar salona getirilmedi, SEGBİS’le bağlanıldı. Hukukun temel “doğrudanlık ve yüz yüzelik ilkesi” çiğnendi. Ailenin avukatlarının talepleri üst üste reddedildi. Türkan Elçi’nin konuşmasına izin verilmedi. Avukatlar polis kuvvetlerince salondan çıkarılmaya çalışıldı. Duruşmaya 3 kez ara verildi. Tüm bunlar ve dahası doğrultusunda, ailenin avukatları tarafından reddi hakim talep edildi. İkinci duruşma 3 Mart’ta görülecek.

Kim olsa, bu tutum karşısında adil yargılamaya olan güveni sarsılır. Düşünsenize, böylesi toplumsal bir yankı uyandırmış dosyada dahi cezasızlık ihtimaliyle karşı karşıya kalıyoruz. Şöyle iç rahatlığıyla, yargı yapar gereğini deyip, hızlıca gereken cezanın verildiğine bir türlü şahit olamıyoruz. Sürekli dilimizde bir “Hukuku uygulayın!” cümlesi. Hiçbir hukuk devletinin yurttaşları bu çileyi hak etmiyor. Hiçbir yurttaş, “Şimdi başıma bu geldi ama acaba fail ceza alacak mı?” diye yıllarını kaygıyla geçirmeyi hak etmiyor. Sevdikleriniz, değer verdikleriniz öldürüldükten sonra, tek teselliniz adaletin yerini bulması oluyor. Bu kadarının bile çok görüldüğü bir ortamda nasıl tedirgin olmadan, göğsünüz sıkışmadan, arkanıza değil önünüze bakarak yaşamaya devam edebilirsiniz ki? Bu, insan onuruna aykırı davranmak, işkence değil de ne?

Anma töreni gerçekleştiriyor avukatlar, ailesi ve sevenleri. Açık çağrı da yapılmamış pandemi şartlarından dolayı. Bir şekilde haberi olan, gelebilen gelmiş. Toplasanız 50 kişi değil. Ama bir ordu polis. Tüm cadde irili ufaklı, akrep, TOMA, polis arabası. Yahu diyorsun, anma bu, insanlara böyle bir günde bu hissi nasıl yaşatabilirsiniz? Bu, resmen saygısızlık değil de ne?

Daha sabah okuduğum röportajda, Türkan Elçi’nin eşi Tahir Elçi için “Hewar (Feryat)”ı yazıp bestelediğini öğrenmişim. Aradan 5 yıl geçmiş içindeki çığlığı dışarıya atabilmek için türkü yazan bir kadın var ortada, siz ilk duruşmayı daha yeni görmüşsünüz, ona da duruşma denirse…

“Yargı reformu” diyenlere ancak gülüyoruz bu yüzden. Musa Orhan, Ümitcan Uygun, Alaattin Çakıcı gibiler aramızda dolanırken; Demirtaş, Kavala, yalnızca işini yapan avukatlar ve gazeteciler içerdeyse buna ancak gülünür. 18 yıldır ülkenin yargısını kendine bağlamak için Anayasa değiştirenler, bağımsız Cumhurbaşkanlığı makamını dahi kendi uhdesine geçirenler, oturdukları siyasi koltuktan bu ülkenin Yüksek Mahkeme’sine ayar verenler, “Yargı bağımsızlığı” dediğinde bizler, adalete, eşitliğe, özgürlüğe, hukuka ve demokrasiye inananlar, ancak ve ancak güleriz.

Bu ülkenin, göz boyamadan ibaret uyduruk bir yargı reformuna ihtiyacı yok. Bu ülkenin baştan aşağı bir reforma ihtiyacı var. Bunu hepimiz çoktandır görüyoruz. Siyasi ahlak sahipleri de görse oturdukları yerden çoktan kalkmayı bilirlerdi. Madem öyle, en yakın vakitte halk demokratik haklarını kullanarak yapacaktır bunu. Her geçen gün, daha çok inanıyoruz.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR