Ah! Arap Baharı! Ortadoğu'ya demokrasi ve özgürlük gelecek, küresel sermaye yeşil renk alacaktı...

Dönemin AK Parti hükümeti Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun komşu devletlerle "sıfır sorun" kavramı ile açıkladığı dış politika argümanlarını hatırlayalım.   

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın Suriye Devlet Başkanı Esad ile yakın dostluk ilişkilerini de…

O sıralarda Arap Baharı getirilip Suriye'nin önüne konuyor.

 
Arap Baharı başlarken…

Hatırlayalım, başlangıçta Türkiye, Suudi Arabistan ve Katar ittifak içindeydi.

Bir tür iş bölümü de yapmışlardı; Katar'ın ve Suudi Arabistan'ın parası, Türkiye'nin siyasi gücü ve tercih edilen Siyasal İslamcı güç üzerindeki etkisiyle, sadece Libya değil, Tunus, Mısır, Suriye, Irak değil, kısacası bütün Ortadoğu yeniden düzenlenecekti.  

Sahada ki güç, İhvan-ı Müslimin ya da Müslüman Kardeşler yüzyıllık örgüt. Denebilir ki Ortadoğu'nun en köklü ve yaygın İslamcı halk temeline dayanan bir örgüt.  

Ortadoğu toplumları baskı, diktatörlük, rüşvet, yolsuzluk, şatafat rejimlerinden, Baas ya da Baas ardılı sözde sivil rejimlerden kopmuştu.

Sosyalizm ve benzeri rejim alternatifleri çözüm olarak görülmüyordu.

Ortadoğu'da küresel sermaye ağırlıkla Müslüman Kardeşler üzerinden yeşil renk alacaktı.

'Üst aklın', yani emperyalizmin tercihi bu idi!

Türkiye, Katar, S. Arabistan, BAE ve diğer Körfez ülkeleri güvenceli limanlardı.

İsrail tahmin edilir 'zorunlu haller' dışında, izlemekle yetinen bir görüntüsü veriyordu.  

İran tedirgindi.

 
Halkın demokrasi ve özgürlük taleplerine rağmen…

Ortadoğu halklarının demokrasi ve özgürlük talepleri Ortadoğu'nun dört bir yanını sarmıştı.

Arap Baharı rüzgarları esmeye başladığında, önceleri Kaddafi'li Libya'yı koruma misyonuna soyunan Türkiye, ABD'den uyarı alınca tamamen zıddı tavra yönelmekte beis görmeyecek, Türk istihbaratçılarının Libya'da kümelenen Siyasal İslamcılar ile iş tutmaya başladığı medyada sıkça yer alacaktı.

Çok geçmeyecek, Libya, Tunus ve Mısır'da eski rejimlerin muktedirleri aşağı alınacak, halkın demokrasi ve özgürlük taleplerine rağmen, 'tercihli' İslamcılar iktidarı alacaktı.

Bu arada Amerika ve Batı Avrupa emperyalistleri, dünyanın bütün genç siyasal İslamcılarını Türkiye üzerinden Suriye'ye yığıyordu.


Gelen gideni aratınca…

Mısır'da 2012'de cumhurbaşkanı seçilen Muhammed Mursi, laik halkın haklarını gözetmeden hızla yapısal düzenlemelere gidince, büyük kitle hareketleriyle protesto edilecekti.

Bunu gerekçe yapan ordu, 3 Temmuz 2013'de darbe yapacak, Mursi'yi görevden alacaktı.

Mursi AFP.jpg

Tunus'da 23 Ekim 2011'de iktidar olan Nahda, adım adım iktidardan geri çekilmek zorunda kalacak, başbakanlığın kendilerinde kalması kaydıyla teknokrat hükümeti kabul edecekti.

Ardı sıra seçimlere gidilirken önde görünen Nahda, 26 Ekim 2014'te yüzde 27,8 oy oranında kalırken, yüzde 37,6 ile Nida Tunus Partisi ilk sırayı alacaktı.

Nahda'nın akıllı lideri Raşid el-Gannuşi gidişatı riskli bulunca, kendine 'evrimci' bir yol çizecek, partisi ikinci tur cumhurbaşkanlığı seçiminde aday göstermezken, Nida Tunus partisinden El Bacı Kaid Sebsi yüzde 55 oy oranı ile cumhurbaşkanlığını kazanacaktı. 

Kaddafi'nin 20 Ekim 2011'de Sirte'de feci bir şekilde öldürülmesinin ardından, Libya parçalanacak ve dokuz yıldır bitmeyen iç savaşın kör karanlığında hala çıkış yolu bulunamayacaktı.

 
'Suriye harap olduktan sonra…'

Suriye'ye gelince… Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Suriye'nin iç işlerine müdahale ettiği bilinen bir 'sır'dı... Arap Baharı havasını kullanarak Suriye'de Müslüman Kardeşler'in önünü kendince açmak istediği, Esad'a talimat verircesine, "İktidarı Müslüman Kardeşlerle paylaşmasını" istediği de...

Esad bu isteği net bir şekilde reddedince, diplomasi ve sivil hareket üzerinden barışçıl-kitlesel zorlamaların önü kesilecek, süratle silahlı İslamcı örgütlerin ülkeye iç savaş dayatmasının önü açılacaktı.

Suriye'de 2011'de başlatılan ve süratle büyütülen iç savaşın sonuçları çok kanlı olacaktı. 

Esad Suriye'si bir noktaya kadar direnebilecek 2015'de, yenilgi aşamasında, Kasım Süleymani İran'ı ve Putin Rusya'sının el vermesiyle durum tersine dönecekti.

Nasıl bir dönmeyse artık… Sonuç, Suriye Savaşı'nda asgari rakamla, yarım milyon insan hayatını kaybetti. 5 milyon insan yurdunu, yuvasını bırakıp yabancı diyarlara göçtü.

Ülke adeta yakıldı, yıkıldı. Savaşın başladığı 2011'de Suriye nüfusu 23 milyondu. Doğru, Suriye'de demokrasi yoktu, diktatörlük ve işkence vardı… Ama can ve mal kaygısı da pek yoktu.

Ekonomisi nispeten işliyordu. Geçmişle bir kıyaslama yaptığımızda Suriye'ye ve Suriye insanlığına yapılan kötülüğün vahameti hala sürüyor.

'Her musibette bir hayır da vardır' denilir ya; savaşın yarattığı çatlaklardan Rojava'dan doğru bir halk tarih sahnesine çıkacaktı.

Yok sayılan Kürt halkıydı bu!

Kürtler Rojava'da direnecek, IŞİD'e ilk yenilgisini yaşatarak, 2014'den itibaren yenilgi sürecine girmesinde esaslı bir pay sahibi olacaktı.

'Dönüm noktasında, dönmeyince'

IŞİD'in özellikle 11 Eylül 2012'de ABD Libya Büyükelçisini, eşi ve üç elçilik çalışanını öldürmesi, ABD için "ürkütücü" bir uyarı olmuştu.

Nitekim daha o zamandan itibaren -pek faş etmese de- Esad'ı devirmekten vazgeçmişti.

Başbakan Erdoğan ise Esad'ı devirme tercihinden vazgeçmeyince, ABD ile IŞİD'e, ama özellikle Esad'a karşı tutum noktasında ayrılığa düşmüştü. 

O aşamada ABD'nin değişen tutumunu fark eden Rusya, Esad destekçisi olarak Suriye'de rol alma oyununa dâhil olmuştu.

İran ise Esad'ı hep desteklerken Hizbullah daha açık bir tutumla Esad'ın yanında yer almaya başlamıştı.

Başbakan Erdoğan'ın değişmeyen tutumunun sonuçları olacaktı.

Nitekim Çin seyahatinden dönerken gazetecilere şunları söylüyordu:

2012 yılında Libya'da Amerikan Konsolosluğuna Bingazi'de yapılan taarruz ve o sırada orada bulunan elçinin ve eşinin de öldürülmesi Amerikan dış politikasında Müslüman Kardeşler'den kopma, onlara düşman olma politikası uyguladı ve bu bizim için de dönüm noktası oldu.


IŞİD'in bu cinayeti sonrasında, ABD'nin Ortadoğu'yu yeniden düzenlemede Müslüman Kardeşleri değerlendirme politikasından vazgeçtiğini biliyoruz.  

Başbakan Erdoğan 'kopma'yı doğrudan ABD'nin Libya Başkonsolosluğu vakasına bağlıyor ki çok muhtemel bu doğru…

Ancak Başbakan Erdoğan başka bir şey daha söylüyor:

Bu bizim için de dönüm noktası oldu.

"Biz", kimlerden oluşuyor?...

Manidar…

"Biz", Amerika ve Batı Avrupa ile beraber, IŞİD karşıtı koalisyonun içinde değil miydik?

"Biz", Müslüman Kardeşlerle beraber, Yeni Ortadoğu Projesi'nin bir parçası değil miydik?  

Amerika, IŞİD'in cinayetiyle ilgili Müslüman Kardeşleri, hele de Türkiye'yi neden"Biz"in içine dahil ediyor?  

Türkiye'nin, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle 'kopuş' ve Katar'la başbaşa kalış sürecinin hızla tamamlanması süreci buralardan doğru bir yerlere oturuyor olmalı…

 Sözün özü:

Amerika ve Batı Avrupa emperyalistleri geri kalmış ülkelerin geriliğiyle ve liderlerinin iktidarcı güç hırslarıyla koalisyon içinde, halklara yıkımdan, can ve mal kaybından, enerji kaybından başka bir şey vadetmiyorlar.

Ortadoğu ülkelerinin ve sorunlarının Arap Baharı öncesi ve sonrasının şöyle bir kıyaslaması, gerçeğin bu olduğunu gösterir.

Arap Baharı, tarihi deneylerle kanıtlananı kanıtladı. 



Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.

 


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR