Beste Naz Karaca’nın ilk kitabı: ‘Ñaupa’…

Okurla metin arasında, dışarıdan müdahalenin etkisi, genellikle manipülatif sonuçlar oluşturur. Tercih edilen, okurla metnin baş başa kalmasıdır. Okuma edimine dışarıdan müdahale olmamasıdır. Esas olan okuyucunun metne dair ne varsa metinde bulmasıdır. Başka açıklamalara ihtiyaç kalmamasıdır. Bunu niye belirtme gereği duyduk? Sözü yazımıza konu edeceğimiz kitabın adına getireceğiz. Önümüzdeki kitabın, hem adına hem de tasarımını Emre Senan’nın yaptığı kapağına baktık bir süre… Ama kitabın kapağına, adı nedeniyle biraz daha uzun baktık. Çünkü kitabın adı, adını gizliyor, belki şifreliyor demek daha doğru olur. Oysa okur olarak beklentimiz, kitabın adı içeriğini imlesin, ima etsin, yönlendirici olsun; duyguyu, düşünceyi kışkırtsın; okurunu çağırsın; çok isterse etiğini, estetiğini gözeterek bağırsın! Canı yanan bağırır. Neticede, içeriğe ilişkin doğrudan değilse bile dolaylı olarak ipucu versin. Ancak konu edeceğimiz kitapta şairin tercihi bu yönde olmamış. Deyim yerindeyse şair, kitabın kapağına, kitabın içine açılan her şeyin üstüne kilidi asmış. Ama bu bildiğimiz gibi bir kilit değil, bir şifre adeta. En azından bir okur olarak bizde bıraktığı izlenim böyle. Anlamına ulaşılamayan ad, eğer ısrarlı bir okur değilseniz sizi geri de çevirebilir. Diyalog arayışınızı boşa çıkarabilir.

Arkadaş Z. Özger Şiir Ödülü’nün Sina Akyol, Orhan Alkaya, Gökhan Arslan ve Zeliha Cenkci’den oluşan seçici kurulu 2020’de ödülü Beste Naz Karaca’nın (1999), 'Ñaupa' adlı dosyasına vermiş. Karaca’nın ödül alan dosyası, aynı adla (Ñaupa), Mayıs Yayınları'nca basılarak kitaplaştırıldı.

Kitabın adının, şiirlerin yazıldığı dile yabancı oluşu dikkati çekiyor. Hatta kültürel coğrafyaya da yabancı kalışı. O adın ilk harfiyse Türkçe alfabede yok. Oysa kitap adları okur için açık, değilse de aralık bırakılmış kapılar gibidir, öyle olması beklenir. Öyle tasarlanır ve uygulanır. Okurun metnin içine doğru yolculuğu genellikle kitabın kapağını kaldırmadan önce, adında başlar.

Bu arada öncelikle yapıtlarını ortak dilde yazanların, o dilin alfabesinde imi olmayan harflerin kullanımıyla ilgili çıkacak zorlukları da dikkate alması önemlidir. Her ne kadar teknolojik imkânlar, yazıda farklı alfabelerin harflerinin kullanımıyla ilgili zorlukların çoğunu azaltsa da tamamen ortadan kaldırdığı söylenemez. Konuya değinmemizin nedeni aslında açık. Şiirin neticede, bir söz aktarma sanatı olduğu gerçeği göz ardı edilmemeli. O nedenle yapıtın paylaşımında, şiire katkı sağlamayan dilsel kullanımlardan kaçınılması benimsenmeli diye düşünüyoruz. Yeri gelmişken şunu da belirtelim: Kim bilir ne çok şiir kitabı, şairinin şiire katkısı olmayan dilsel tercihleri nedeniyle okuruyla temas kuracağı yakınlığa gelememiş, okur da metnin sesini duyacağı mesafeyi azaltacak arayışında ısrarlı olmadığı için karşılıksız, ilgisiz kalmıştır.

Şairin, okurla yapıtının, elbette şiirden ödün vermeden, yakınlaşmasına mâni olan engellerden, safralardan, pürüzlerden uzak durmayı önemsemesi beklenir.

Şiir, iletişim dili olmamakla birlikte okurla iletişim kuracağı bir dil arayıp bulmalıdır, bulur. Ayrıca şiirde iletişimden kastedilen, günlük konuşma dilinin sınırlı sayıda sözcük dağarcığı içerisinde kalınarak ve kalıplarla, klişelerle kurulan bir aktarım biçimi değildir.

Kitabın adının anlamını, sözcüğün kaynağını metinde bulamayınca yöntem olarak uygun bulmadığımız bir seçeneğe başvuruyor, şairine soruyoruz.

Kitabın adının Uruguaylı yazar Eduardo Galeano’nun ve 'Günler Yürümeye Başladı' adlı kitabından alındığını öğreniyoruz. Galeano “ñaupa” sözcüğünün, Keçua dilinde hem “oldu” hem de “olacak” anlamına geldiğini belirtiyor. Keçua, Güney Amerika’nın And Dağları’ndaki bölgelerde konuşulan bir dil. And-Ekvator dil ailesine ait ve yerli Amerika dilleri içinde en çok konuşanı olan dil olması da bir başka özelliği.

Bir kez daha ifade etmek istiyoruz; şiir kitapları için ad ayrıca önemlidir. Özellikle anlamını sızdırmayan adlandırmalar için okura hiç değilse fısıldanan bir ipucunun olması gerekir. Açıkçası, hiçbir anlam sızıntısı olmayan adlandırmaların ne kitaba, ne şairine, ne okura katkısı oluyor. Olmasın varsın denilmesiyse mümkün değil diye düşünüyoruz.

Kitabın ad engelini aşmış olarak başlıyoruz Beste Naz Karaca’nın şiirlerini okumaya… Kitap dört bölüm, doksan altı sayfadan oluşuyor ve yirmi dört şiiri bir araya getiriyor.

Şair girişte “birinin ayak izinden yürümenin manasına inandım / babamdan miras ormana, / anamdan yadigâr reçineye inandım / sonra ne var ne yok cümlesini birbirine teyelledim” dizeleriyle hem poetik yönelimine hem de okuru kitapta neyin beklediğine ışık düşürüyor diyebiliriz. Bu girişten sonra kitaba adını da veren “Ñaupa”dan şu dizeleri de aktaralım:

“ñaupa” diyorum daima
içimdeki tanrılarla sohbetimmiş.

bir varmış bir varmış
hep varmış, hiç kaybolmazmış”

Kitabın ilk bölümündeki şiirler genel olarak kadın olmak ve anne olmak sorunsalıyla ilgili diyebiliriz. Şiirler sesiyle, duygusuyla, düşüncesiyle duyarlılığıyla, farkındalığıyla kadının bireysel varoluşuna ve toplumsal kimliğine odaklanıyor. Kadının bireysel varoluşuyla bedensel konumu yakın plana getiriliyor. Şairin rahmindeki her acının adını naşide olarak adlandırdığına vurguladığı “Naşide” başlıklı şiir de onlardan biri… Bahse konu şiirden bir bölüm okuyalım:

her yanım ateş ıslağı
oturdum canhıraş
tek tek yandım mumları
anlattım hikayemi
ısıran soğuğun sağ gözüne

rahmimde, doğuramadığım binlerce çocuk
dolandı her yanıma kesemediğim göbek bağları
pıhtı attım, kırk çıkardım, “loğusa” nedir anladım.

annem, acının iskeleti elinde
“dam direğin insan acının üstünde durur” derdi
kırdım kiremit rengi iskeleti
acı bana bilendi.

Şiir, sözcüklerle yazılıyor. İmgelerin temsilini de sözcükler sağlıyor. Şiirde imgenin temsilini sağlayan sözcüklerin yanı sıra ses gibi, es gibi başka imkânlar da söz konusu elbette. Şu da var ki şiir sadece sözlükteki sözcüklerle yazılmıyor. Daha doğrusu şairin var olan, ancak yeni anlamlar eklediği sözcüklerle de yazılıyor şiir. Ancak var olan sözcüklere şairin yeni anlamlar eklemesinin riskli bir girişim olduğunu da belirtelim. Birçok şairin daha çok gençliğinde, ilk kitaplarında rastlanır bu tür girişimlere…

Beste Naz Karaca, modern Türkçe şiirin bugünkü durumunu dikkate alarak değerlendirdiğimizde, genç şair olma nitemini hak ediyor. Belki bir başka yazıda daha genişçe dile getirilecek bir konu. Günümüzde biyolojik açıdan genç şairlerin birçoğu, aslında şiirleriyle genç değil de daha çok ergenlik döneminde gibiler.

Karaca’nın şiirinde gençliğe mahsus canlılığın, heyecanın getirdiği arayış ve gözü pek, riski yüksek girişimler söz konusu. Genç şair, şiirinde hiçbir şey yapmıyorsa bile bir şey yapıyor; kolektif dilde işlek olmayan, hatta hiç olmayan, ama belli ki hafızasında köklü biçimde yer etmiş sözcükleri şiire katıyor. Belki de taşırıyor demeliyiz. Bunun modern Türkçe şiirin sözcük dağarcığını genişleten bir hamle olduğunu teslim etmek gerekir. Karaca’nın şiirsel hamlesi gibi genç şair olarak poetik yönelimini de örneklemesi bakımından galiba en iyisi kitaptan bir şiir daha aktarmak olacak. Öyle yapalım; şairin kitabın ikinci bölümünde öne çıkardığı ve bazısı hatıradan, bazısı tarihten, kültürel geçmişten, gelenekten alınan yaşam kesitlerinin iç içe geçirilerek dile getirildiği şiirlerden bir bölüm aktaralım. Alıntı yapacağımız şiirin başlığı “Zambaklar, Zambaklar”. Okuyacağımız dizeler şiirin girişinden:

dün gece gözleri yumruğum kadar bir çocuk girdi rüyama.

“zambaklar, zambaklar
seni bu rüyadan kim ayıklar”

tüm ayıplarımı sırtlayıp koştum
yalın aya yalın yüz
küsen bir çocuk elinin tutulmayı bekleyişi gibi
ne diye öylece bekledim benimle koşacak birinin gelişini?

kefen, karanfil, kitap

“zambaklar, zambaklar
seni bu ölümden kim ayıklar”
kül rengi ağaçlar vardı, etrafımca
zihnimin köşelerinde toplanan iğneler

dört başı mahmur
dört başı memur

Elbette Metin Altıok’un “Kavaklar” şiirinden mülhem dizeler hemen fark ediliyor. Ama Altıok’un şiirinin yeniden yazımı ya da taklidi değil söz konusu olan. Fakat olabilir, genç bir şair başka bir şairin şiirini kaynak olarak kullanıp yeni bir şiir yazabilir.

Biraz da bu nedenle şiirin tamamının okunmasını önereceğiz. Dikkat çeken bir başka özellikse şiirde çağrışım yelpazesinin şair tarafından çizilmiş bir sınırının olmayışı. Bunun şiire, çok yönlü okuma imkânı sağladığını da belirtelim. Şiirin ilk dizesi hatırımıza, Gezi sürecinde (2013) sabah evinden ekmek almaya giderken polis tarafından gaz fişeğiyle vurulan Berkin Elvan’ı getirdi. Berkin Elvan’ın doğum günü (5 Ocak), belki şairin de yaşının Berkin’in yaşına yakın oluşu etkili oldu bunda.

'Ñaupa'nın hem olanlar hem de olacaklar üzerine şiirler gibi okunan bir boyutunun da olduğunu söyleyelim. Hem olanlar hem olacaklar üzerine şiirler dedik, ama kitaptaki toplamın fütürist bir yönelimi yok. Şairler kâhin değildir, ancak geleceğe ilişkin sezgilerinin güçlü olduğu da bilinir. Bunu sağlayan aslında şairlerin dikkatli gözlemciler olmasıdır. Şairlere atfedilen sezgiselliğin kaynağı olan o keskin gözlem gücü, Karaca’da da var. Bunun şiirlerine yansıdığını gördüğümüzü de belirtmek isteriz. Paylaşacağımız dizeler “Hasat Zamanı” başlıklı şiirden:

durdurmasın kimse,
neyim olduğunu sormasınlar diye
hep güldüydüm bilirsin
hep dişlerimi gördülerdi.

Ahmet Oktay’a göre “İlk kitaplar, genellikle zorunlu hatalardır”. Ama yolu açan da aslında o “zorunlu hatalar” olmuştur hep. 'Ñaupa'da şiir okurunu yadırgatacak, birtakım şiiri dışı öğelerden söz edilebilir belki. Ancak bunların şiirin mayasını da, dengesini de bozacak ölçüde, nitelikte olmadığını da belirtmek isteriz. Ayrıca şiirin okurdan diyalog için çaba bekleyen metinler olduğu gerçeği de göz ardı edilmemelidir

Beste Naz Karaca’nın, genç şair tanımındaki genç olmanın hakkını vermesini modern Türkçe şiirin bugünü için önemlidir. Kitabın cesaretli, atılgan ve riski yüksek şiir dili, biçimi, biçemi şairin bir sonraki yapıtına ve gelecekteki şiir yolculuğuna ilişkin merakı kışkırttığını da belirtelim.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ