Aman provokatörlere dikkat!

Bizim memlekette daimi bir "provokasyon" telaşı olagelmiştir. Dünyada epey bir ülkenin siyasi gündemini takip ediyorum, yıllardır bu kadar "provokasyon" ihtimalinden, komplo teorilerinden bahsedilen bir diğer ülkeye daha rastlamadım.

Ekonomimiz dibe battı, iflas ettik, şu an dünyanın en yüksek faizle borçlanabilen iki ülkesinden birisiyiz ve tüm bunların sebebi beceriksiz, bilgisiz, kifayetsiz yöneticiler değil, kim olduğu bir türlü tarif edilemeyen "dış güçler"!..

Tabii "yerli ve milli" olmayan iç güçler de o "dış güçler"in hizmetinde…

Aslında tam uzaya çıkacağız, "dış güçler" ile "yerli ve milli" olmayan işbirlikçileri ayağımızdan çekiyor ve Türk'ün uzay yolculuğu bir türlü başlayamıyor!..

Misal, bir Şili vatandaşına bu hikayeyi anlatsanız karikatür zanneder, halbuki biz günlük hayatımızı o karikatürün içinde yaşıyoruz.

Şili'de ise, mesela metro ücretlerine yapılan zam sonrası yüz binler sokağa dökülebiliyor, ekonomik gidişattan duydukları memnuniyetsizliği dile getirerek sonunda işi anayasayı değiştirmeye kadar götürebiliyorlar.

Bu esnada, muhalefet liderleri arasında, "Aman ha, içinizdeki provokatörlere dikkat edin" gibi çıkışlar yapıp halkı sokaklardan çekmeye çalışan kimse çıkmıyor.

Halk, toplu hoşnutsuzluklarını dile getirerek, olmasını istediklerini topluca seslendirebiliyor. Vergi vererek besledikleri devlet mekanizmasını, kendileri yararına çalışır hale getirmek için uğraşıyorlar.

Bizde ise işler daha değişik yürüyor. "Seçim" dediğimiz müessese, Anadolu Ajansı'ndan yayımlanan enteresan seçim sistemimizle bir kere seçildiğinde "devletin sahibi" haline gelen bir makamın tüm devleti istediği gibi şekillendirdiği rejimi meşrulaştırmaya yarıyor.

Kadiri mutlak bir makam ve o makama bağlı koskoca bir devlet aygıtı… Lüzumsuz pek çok kuruma doluşturulan iktidar yandaşlarıyla yaratılmış hantal ve işe yaramaz bir bürokrasi… Bunların emdiği devasa bir bütçe…

Üstüne üstlük, hayati bazı kurumların da iğdiş edilmesi…

Diplomasının sahte olduğu ortaya çıkan ilkokul mezunu bir güreşçinin bir kamu bankasının yönetimine alınması, başka devlet kurumlarının yöneticiliklerinde de bulunması ve sahte diploma skandalının ardından da görevlerinde kalması, bu rejimin alametifarikasıdır mesela.

Ne yapılabilir ki? Sahtekarlığı cezalandıran bir mekanizmamız yok. Öylece seyrediyoruz.

Boğaziçi Üniversitesi'ne tamamen keyfi biçimde atanan rektörün duruşu, şekli, karakteri, tepkileri de aynı…

İnanılmaz ve dokunulmaz bir pişkinlikle muhatabız.

İster istemez sinirlerimiz bozuluyor.

Tepki göstermek istiyoruz ama bunun kanalları o kadar az ki. Anayasal hakkımız olan toplantı ve gösteri yürüyüşleri hakkını kullanmamız mümkün değil. Bugünlerdeki moda yasaklama gerekçesi pandemi.

Cami açılışı, Saray ziyafeti, parti toplantısı yapıldığı takdirde pandemi bir sorun teşkil etmiyor. Ama, mesela madenciler, bir türlü alamadıkları haklarını talep etmek için yürüdüler mi virüs harekete geçiyor!

Tek sorun virüs de değil. Türkiye'de iktidarı elinde bulunduran blok herhangi bir tepkiden hoşlanmadığı vakit, muhalif muhataplarını kolaylıkla "terörist" olarak ilan edebiliyor. Bunun da bir sınırı yok.

Haydi, hepsini hallettik diyelim, öyle bir muhalefetimiz var ki, bir kitle gösterisi karşısında dehşete kapılıyor.

Son dönemde muhalefete karşı yaptığı başarılı muhalefetiyle öne çıkan Muharrem İnce'nin Boğaziçi öğrencilerine yönelik, "Provokatörlere dikkat" uyarısı bu bahsettiğim "dehşete kapılma" halinin tipik bir örneği.

İnce'nin hakkını yemeyelim, onun muhalefet ettiği muhalefet de sık sık kitle gösterilerinin önünü aynı gerekçelerle kesiyor.

Bu ruh hali, geniş kitleleri "ahmaklar sürüsü" gibi görmenin bir dışavurumundan başka şey değil.

Halbuki, "provokasyon" dediğimiz şeyin tam karşıtı kitlesel eylemlerdir. En zor saptırılabilecek, maniple edilebilecek eylem biçimi, binlerce kişinin bir araya gelip hakkını aradığı, talebini yükselttiği kitle gösterileridir.

Kitle gösterilerine binlerin, on binlerin sağduyusu hakimdir çünkü. Büyük protesto gösterilerine ortak bir akıl hükmeder.

Defalarca kitle eylemlerinde bir anda kurulan otokontrol sistemine tanık oldum ve her seferinde o kendiliğinden oluşan sağduyu karşısında hayranlığa kapıldım.

"Gezi Olayları" diye bilinen 2013 Haziran günlerinde hızla yayılan ortak akıl, sayısız provokasyon girişimlerini berhava etmişti.

10 Ekim'de bombaların patladığı Ankara Garı'nın önündeydim, aynısına orada tanık oldum.

Kitle eylemleri, hak arama gösterileri provokasyonun dümen suyuna asla girmez. Provokasyonların hedefi olabilirler ancak.

10 Ekim'de, üzerinde patlayıcı yeleklerle iki canlı bombayı oraya kim gönderdiyse, onların yaşadığı karanlık dehlizlerde, veyahut oturdukları makam koltuklarında aranmalıdır provokasyon.

Sokağa çıkan ve alın terinin hakkını isteyen, özgürlük isteyen, rektörünü kendi seçmek isteyen birilerini gördüğünde hemen "provokasyon"lu cümle kurmaya başlayanlar da, aslında provokatörlerin ekmeğine yağ sürmektedir. Bu, hiçbir şey değilse bile tipik bir basiretsizliktir.

Bir ülkede kulluk değil vatandaşlık hukuku varsa, vatandaş her istediğini dile getirebilir, dahası getirmelidir.

Bu engelleniyorsa, üstüne bir de "muhalefet" tarafından gulyabani hikayeleriyle ürkütülüyorsa, o ülkede insani bir yaşam kurmak mümkün olamaz.

Çöpten ekmek toplayıp ona minnet etmesi beklenen yığınlar yerine, kendi geleceğine sahip çıkan bilinçli bir toplum, milyonların hakkını arayabildiği bir yerde yeşerir.

Yolsuzluktan, hırsızlıktan, arsızlıktan, adam kayırmadan, bilcümle adaletsizlikten ve hiç kuşkusuz ekonomik çöküntüden ancak bu şekilde kurtulabiliriz.

Artık bu provokasyon hikayelerini bırakın. Halk konuşsun. Halkın sağduyusuna herkes güvensin.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR