Aynı gemide teröristiz

Geçenlerde bir arkadaşım, muhakkak izlemelisin, diyerek bir film açtı; “Sarmaşık”. Film bir gemide geçiyor. Karakterler, konu, bazen kullanılan objeler, hemen her şey metaforik. Gemide bir iktidar var. Dindar bir yönetici var. Sert muhalif bir çalışan var. Bir Kürt var. Proleter diyebileceğimiz bir kişi ve belki sıradan yurttaşı simgeleyen biri daha. Hepsi aynı gemide. Başlangıçta her şey yolunda. Sonra işler sarpa sarıyor. Anlatmayayım, belki izlemek isteyenler olur.

Bu ülkede birileri çıkıp çıkıp “Hepimiz aynı gemideyiz” deyince artık bu film gelecek aklıma (En son Boğaziçi Üniversitesi’ne atanan Prof. Dr. Melih Bulu söylemişti açıklamasında) Aynı gemide olmak yetmiyor işte. Aynı gemide, aynı gemiyle limana varmanın bazı şartları var. Olmak zorunda. Aksi halde işler feci halde sarpa sarabiliyor. Yolda türlü zayiatlar verilebiliyor. Ve hatta gemi batabiliyor.

Boğaziçi Üniversitesi inanılmaz bir direniş sergiledi bir haftayı aşkın süredir. Lakin, kayyum halen koltukta. Kim olsa çoktan utançtan ve üzüntüden bırakmıştı. Dolayısıyla hepimizin aklına aynı ihtimal geliyor; koltuğunu bile bırakamayacak kadar bağımlı mı acaba? Kendisine üzülecek değiliz ama bir insanın istifa bile edemeyecek kadar özgür olamaması ihtimali gerçekten acınası bir durum.

İstenmeyen rektör halen koltuktayken Yüksek Öğretim Kurumu’nun bu ülkeye verdiği zararlardan ve geldiğimiz noktada siyasi iktidarın ülkeye verdiği zararın YÖK’ten bile çok olduğundan bahsetmek isterim kısaca.

12 Eylül darbesiyle 1982 Anayasası’na giren Yüksek Öğretim Kurumu (YÖK), üniversiteleri merkezileştirerek özgürlüğünü kısıtlayan ve demokratik karar alma mekanizmasının önüne geçen bir darbe kurumuydu. 1981 öncesi her üniversite kendi rektörünü kendisi seçiyordu. Darbe anayasasıyla özgür eğitimin başına çekiç gibi inen YÖK’le birlikte rektörler; üniversitelerde bir kısım öğretim görevlisinin (profesörler, doçentler, yardımcı doçentler) seçtiği 6 kişi arasından YÖK’ün 3 kişi seçmesiyle ve son olarak Cumhurbaşkanı'nın içlerinden birini atamasıyla seçilmeye başlandı. “Ucundan demokrasi” bile denemeyecek bir seçim sistemi yani. 2018 itibariyle ise, bir kararname çıkarılarak 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu’nun 13. Maddesi değiştirildi, devlet ve vakıf üniversitelerinde rektörleri atama yetkisi Cumhurbaşkanı'na verildi.

Cumhurbaşkanı, çok uzun süredir “Siyasi iktidarı kazandık ama henüz sosyal ve kültürel iktidarı elde edemedik” diyor. Malum, gerçek tahakküm tüm alanlarda iktidar olmakla olur. Bu bakımdan da, siyasi iktidar, meslek odalarından tutun da sivil toplum kuruluşlarına, zorunlu müfredattan tutun da medyaya, askeriyeden tutun da yargıya kadar bağımsız olması gereken her yere sızdı, her yeri değiştirdi, ele geçirmeye çalıştı. Bu rektör atama değişikliği de OHAL sonrası fırsattan istifade yapılan yapısal değişikliklerden biriydi. Siyasi iktidarın reform dediği yerde bir gerileme, yasa değişikliği dediği yerde bir özgürlük kısıtlama vardı ve hepimiz bütün bu olanları izlemek zorunda kaldık; çünkü sistemi çoğunluk diye diye değiştirdiler ve neredeyse çoğunluk kadar muhalefeti terörist ilan ettiler.

Siyasi iktidarın, niyetini açıkça ortaya koyduğu tarihler itibariyle (bu tarihler Ergenekon-Balyoz operasyonlarına kadar uzanıyor) hiçbir boşluğa tahammülü yok. Bilhassa Gezi direnişiyle yaşanan büyük kırılma ve neticesinde daima hakim korku, siyasi iktidarı kendisi gibi düşünmeyen herkesi terörist ilan etmeye itti. Biz çoğulcu demokrasi dedikçe, iktidar çoğunluk dedi durdu. Sonuçta öyle bir noktaya geldik ki, ülkenin yarısı terörist oldu. Bu yazıyı yazarken de ister istemez düşünüyorum ve gülüyorum; yarın öbür gün muhalefet sandıkta kazandığında -ki kazanacak- bu ülke terör devleti mi olacak? Terör tanımı bile sağlıksız bu ülkenin yasalarında. O tanıma baktığınızda, bu ülkede “kimlerin” o tanıma yakıştığını rahatlıkla görebilirsiniz. Koca cumhuriyet tarihi, koca bir ülke birikimi nasıl sabote ediliyor görürsünüz. Çıkıp kürsülerden iki ahkam kestiler, birkaç cümle savurdular diye kimse terörist olmuyor. Hele ki bu itham edilenler, bu ülkenin parlak geleceği ise, direnme cesareti gösteren sınır ötesi akıllarsa, Gezi gençliğinin kardeşleriyse hiç olmuyor. Bilakis umut oluyor, ışık oluyor, direnişin içinden geleceğe bir yol uzanıyor.

Siyasi iktidar adına üzgünüz. Boğaziçi Üniversitesi’nde “Akıllı ol oğlum!” diyen polisin yüzüne “Abi sen bu okula copla giriyorsun, ben 550 puanla girdim, daha nasıl akıllı olayım?” diyen gençleri kazanamadılar. Bu iç acısı asla cehaleti kutsayarak, bilgi sahibi olanları elit deyip terörist ilan ederek geçecek bir şey değil. Diplomayı sonradan “yaptırabilirsiniz”, ama bilgi, saygı, sevgi, vicdan, onur sahibi değilseniz, hangi makama gelirseniz gelin, kompleksleriniz peşinizi bırakmaz. Canınız acıdıkça, can acıtmak istersiniz. Ezildikçe güçlenmek, güçlendikçe ezmek istersiniz. Nihayetinde, bir bakmışsınız mutlak güç zehirlemiş, tarihin kara sayfalarına adınız düşmüş.

Gelelim bizim “gemi”ye. Gemide milyonlarca insan var. Geminin limana varması, refaha ermesi gerekiyor. Gemideki herkesin bir görevi var ya da sade yolcu. Herkes, aynı gemide diye, birinci kaptana gemiyi idare etme izni verdi diye, onun gibi düşünmek zorunda değil. Kaptan gemiyi idare etsin, yolcuları hoş tutsun, düzeni sağlasın, gemiyi limana vardırsın yeter. Kaptandan farklı düşünen yolcuyu, görevliyi gemiden aşağı atamazsınız. Kaptan gemiyi iyi idare etmiyorsa, yerine başka kaptan geçer, geçmelidir. Gemiyi limana vardıramayacağını düşünenler dün azınlıktır, yarın çoğunluk olur. Bu kişileri denize atıp, gemide saf bir “kaptansever” kitlesi yaratmaya çalışmak olsa olsa saflıktır. İnsanlar, düşünür, anlar, aydınlanır ve değişir. Değişime engel olmaya çalışmak, bir nevi tanrıya şirk koşmaktır. İsteyen üstüne alınır ders çıkarır, istemeyen hesap günü geldiğinde öyle ya da böyle ama muhakkak hesap verir.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR