Deniz, ‘ben’ ve ‘başkası’

1936’da doğup 1985’te ölen; İran’ın değişim, dönüşüm, darbe ve “devrim” sancıları çektiği tüm dönemleri yaşarken hem Şah’a hem de onu deviren Humeyni’ye karşı duruşu nedeniyle her iki zaman diliminde de baskı gören Gulam Hüseyin Sâedi, tiyatro oyunlarında, öykülerinde, romanlarında ve yayımladığı dergilerde kaleme aldığı yazılarda halkı için daima endişelenen bir yazar, psikiyatr ve hümanist olarak öne çıkmıştı.

İran tarihindeki kırılma anlarında ve günlük yaşamın akışı içinde konumlanan karakterler eşliğinde ülkesinin siyasi, kültürel ve sosyal çalkantılarına kitaplarında yer veren Sâedi, psikiyatrlığını konuşturduğu metinlerinde bireylerin ve kitlenin ruh hâllerini yansıtmıştı. Bunu yaparken karakterlerinin nerede ve ne zaman susacağını son derece iyi ayarlayan yazar, anlatımında yoksulluğa, yoksunluğa, insan ilişkilerindeki derinliğe ve sığlığa yoğunlaşmıştı.

İran’ın zengin kültürü ve Farsçanın büyüsünü, kurguladığı diyaloglara katan Sâedi, hem ülkesinin durumunu hem de kendi yaşadıklarını anlattığı kitaplarında, İran’daki toplumsal yaşantıyı edebi bir dille aktarırken satır aralarında çözümlemelere de girişmişti.

Daha evvel Türkçeye çevrilen 'Top', 'Bayel Ağıtçıları' ve 'Dendil'de rastladığımız bu özellikler ve üslup, 'Korku ve Titreme'de de karşımıza çıkıyor.

KORKUDAN MERAKA DOĞRU BİR YOLCULUK
Birbirine bağlı öykülerden oluşan 'Korku ve Titreme'nin başrolünde, deniz ve geçimini denizden sağlayan ama bir yandan da oradan gelenlere kuşkuyla bakan, geçirimsiz veya kapalı toplumsal yapı içerisinde “başkasıyla” karşılaşınca bazen vehimlere kapılan, bazen de meraklanan insanlar yer alıyor. Bu yönüyle kitap, yazarın diğer metinlerinden konu bakımından bir parça ayrılıyor.

Romandaki köyün dertlerinin ve dermanlarının simgesi deniz için ahaliden birinin yaptığı yorum, “kendilerinden olmayanlara” veya “başkalarına” yaklaşımı da yansıtıyor; diğer bir deyişle kimin yabancı kimin “yerli” diye niteleneceği muğlaklaşıyor: “Nereden bileyim, deniz işte, adı üzerinde. Bir bakıyorsun iyi, bir bakıyorsun kötü; bir bakıyorsun düşmanın, bir bakıyorsun dostundur.”

Bir “yabancı”yla ve “başkası”yla karşılaşmanın, yıllardır öğrendiklerini, kabullendiklerini, kanaatlerini ve kanılarını sarsmasından korkan, bu korkuyla anlam-dışı tedirginliklere kapılan bir topluluğu resmediyor Sâedi. Denizin getirdiği ya da denizden gelen “başkası” yüzünden velinimetlerine de zaman zaman kuşkuyla bakıyor köylüler. Ardından, inançları ile “başkası” arasında kalarak gerilimler yaşıyorlar.

Sâedi, içine korku düşenlerin akıl-dışı veya saçma davranışlarını, karakterlerin karşılaşmaları ve tepkileri üzerinden okura yansıtırken kurgu yoluyla gerçeğe göz kırpıyor. “Deniz işi insanı yorar” diyen bir köylünün, yaşadığı tedirginliklerin ve saçma korkuların kendisini nasıl yorduğunun farkında olmaması da bir ironi biçiminde karşımıza çıkıyor.

Romanda, denizden gelen bir “zenci”, bir “canavar” ve balığı andıran bir “bebek”, zaten dış dünyaya kapalı yaşayan ahalinin bilinçaltındaki korkuları tetikliyor. Belli bir zaman sonra, “başkası”nın köylülerle paylaşımlara girişmesi, daha doğrusu iletişim kurması, ilişkinin şeklini değiştiriyor: Korku, biraz olsun meraka evriliyor ve kuşkular törpüleniyor. Köylüler ile “başkası” arasında alışverişler başlayınca iki kutup arasında kurulan ilişki, yer yer menfaatlere dayanır hâle geliyor. “Başkası”, enikonu ahalinin bölgesine adım atıyor.

KURULU 'DÜZEN'İN ALTÜST OLUŞU
Sâedi, değişen bu ilişkileri anlatırken metaforlara başvuruyor; yabancıların ya da “başkaları”nın getirdiği yiyecekler ve yabanilik-yerlilik gerginliği bunlardan birkaçı. Köydeki yiyeceklerden daha fazlasını getiren yabancıların sofrasına dikilen gözler ise yazarın romanda yer verdiği en belirgin dönüşümlerin başında geliyor.

Ahalinin kendisine, denize ve köyüne yabancılaşması da bu süreçte öne çıkan duygu durumlarından. Öte yandan kimliğini, kişiliğini ve benliğini kaybetme tehlikesi beliriyor ufukta: Öncelikler değişiyor, açgözlülük ve kavga, zaman zaman her şeyin önüne geçiyor.

Saflığın, yalınlığın, naifliğin ve geleneklerin göz ardı edildiği, günlük hayata yön veren hurafelerin yerini en az onlar kadar etkili ve tehlikeli yeni alışkanlıkların almasını, psikolojik çözümlemelerle bir araya getiriyor Sâedi. Kısacası hava bozuyor, deniz kabarıyor ve kurulu “düzen” altüst olunca köye yeni bir sistem egemen oluyor.

Sâedi, karanlık bir geceyi anlatıyor âdeta. “Başkası”yla veya yabancıyla karşılaşan köylülerin dönüşümü, bu gecenin orta yerine düşen ay ışığına benziyor; etrafı tam olarak aydınlatmadığı gibi yarattığı bulanık ortamla hakikatlerin bütün açıklığıyla görülmesini engelliyor.

'Korku ve Titreme’de Sâedi, “başkası”yla karşılaşma, onu kabullenme ya da reddetme ikileminde kalan, denizden gelenler karşısında yaşadığı korkuyla, tedirginlikle ve şüpheyle o güne kadarki hayatı arasında baş gösteren gerilim yüzünden bocalayan insanları resmediyor. Yazar, herhangi bir kriz ânında gönülden bağlı olduğu “değerleri”, “inançları” ve tecrübeleri terk edenleri de getiriyor okur karşısına. Böylece roman; Sâedi’nin psikolojiyi, felsefeyi ve İran kültürünü harmanladığı, zaman zaman teatral hava kattığı bir romana dönüşürken insanın uç duygularını ortaya koyuyor.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR