Bir tatlı huzur...

Eski İstanbullular, huzur bulmaya Kalamış'a, Kağıthane Deresi kenarlarına, Piyerloti'ye falan gidermiş.

Nereden biliyoruz? Şarkılardan biliyoruz, eski Yeşilçam filmlerinden biliyoruz...

Aslında, mesela bundan 40-50 yıl öncesine kadar Türkiye ve tabii İstanbul bugüne kıyasla epey huzurluydu.

İnsanlar, diyelim Kalamış'a, "ekstra huzur" almaya, fazladan keyif yapmaya gidiyordu.

Oysa şimdi Türkiye'de, hele hele İstanbul'da huzur bulacak herhangi bir yer kalmadı.

İktisadi durumdan, artık sokaklara yansıyan yoksulluk, hatta açlık ve sefalet manzaralarından söz etmiyorum.

Uzun zamandır bunların yaşanacağını, durumun giderek daha da kötüleşeceğini yazdık durduk zaten. Bir yandan yazarken, bir yandan da öylece kaçınılmaz sonun gelmesini bekledik tabii.

Müdahale imkanlarımız yok çünkü.

Muhalif her sesi kesmede mahir bir devlet mekanizması tesis edildi. Bırakın muhalefeti, iktidardaki Cumhur İttifakı, kendi içinden çıkan cılız eleştirilere bile tahammül edemiyor artık.

Dehşet dengesi

Bir çeşit "statüko" oluşturduklarını, bu "statüko"yu korumaları gerektiğini düşünüyorlar.

Ne var ki, ortada kelimenin bildiğimiz manasıyla bir "statüko" yok. Daha ziyade bir çeşit "dehşet dengesi"nden söz edebiliriz.

Bir laf ettiğinizde, bırakın laf etmeyi, espri yaptığınızda, biri bir karikatür çizdiğinde, sabahın köründe polisler kapıya dayanıyor. "İfade almaya" götürüyorlar.

İçlerinde sosyal medyaya yazan çocuklardan tutun da yaşını başını almış amcalara, teyzelere kadar her yaş grubundan insan var.

Birileri Guinnes Rekorları heyetine başvursa, Tayyip Bey muhtemelen vatandaşıyla davalık olma konusunda kırılamayacak bir rekor sahibi olacak.

Lakin, kimse bu konuda Guinness müessesesine başvurmuyor, bir ifade de bu yüzden alınabilir diye gereksiz bir maceraya girmeye korkuyor herkes...

Hayatımız korku filmine döndü.

Ellerinde sopalarla gazetecilerin kapısında bekleyen sürüler var. Bir gün içinde üç ayrı adreste kafa ve göz patlatıp kaburga kırıyorlar, polis ifadelerinin ardından serbest bırakılıyorlar.

Halbuki gazeteci dövmenin bir alemi de yok. Tecavüzlere, hırsızlıklara, cinayetlere, yolsuzluklara, iş cinayetlerine, aklınıza gelebilecek her türlü suça yayın yasakları geliyor. Üstüne, yayın yasağı haberlerine de yayın yasağı geliyor.

Gazeteciler ancak sosyal medyada üç beş laf edebiliyor...

Lakin o bile fazla geliyor. Şimdi sosyal medyayı da zapturapt altına almak istiyorlar. Başarabilene kadar "sopalı" çözüm uygulanmaya devam edecek gibi görünüyor...

"Siyaset" denen müessese tüm bunların aynası gibi. İktidar ile muhalefet arasında derin bir "dil ayrımı" var.

Muhalefet ancak rica minnet muhalefet yapabiliyor. Ana muhalefet partisi sözcülerinin ağzından sık sık, "Rica ediyoruz" sözleri dökülüyor.

Tipik bir örnek olması açısından değineyim, CHP sözcülerinden Engin Altay, geçtiğimiz günlerde sağlık emekçilerine ilişkin bir yasa teklifinin görüşülmesini rica ederken, "Seslerini duyun diye aylardır adeta yalvarıyoruz" diye bir cümle kurdu.

Doğrudur, durum tam olarak budur.

Peki, muhalefet bu hitap biçimine nasıl yanıt alıyor?

İktidar bloğu muhalefete hitap ederken en ağır lafları, hakaretleri dilediğince kullanabiliyor; sadece iktidar bloğunun ileri gelenleri değil, tabanı da her gün, her saat bir tehdit dili kullanıyor. Bunu kendilerine hak görüyorlar.

Her şey iktidarın hakkı haline getirildi. HDP'nin tüm seçilmiş belediye başkanları görevden alındı, her birinin boynuna "terörist" yaftası asıldı, bu durum tüm muhalefet nezdinde olağanlaştırıldı, HDP bir parti olarak "alacakaranlık kuşağı"nda bekletiliyor.

Canları isterse kapatacaklar...

Tabii bu arada, muhalefetin muhayyel bir gelecekte bugün yapılanların hesabının sorulacağı yönündeki en ufak imasını "darbe tehdidi" diye tüm ülkenin gündemi haline getirebiliyorlar.

Ve bunu yaparken, gerçek hayatta muhalif isimlerin kafalarının patlatılmasını da olağanlaştırıyor.

Başka bir memlekette yaşıyor olsaydık, gazetecilerin kafasını gözünü patlatanların üye olduğu "ocaklar"ın "entelektüel bir kuruluş" diye sunulmasına çok gülerdik ama huzurumuz yok, gönül ferahlığıyla gülemiyoruz da.

Hiçbir şey yapamıyoruz.

Diplomada sahtecilik yaptığı anlaşılan birinin hepimizin finanse ettiği bir kamu bankasının başından alınmasını bile sağlayamıyoruz.

Kime şikayet edeceksin? Etsen bile kim o kararı verecek?

Yok öyle birileri...

Çifte toplum

Her yasanın, her kuralın, medyadaki her tutumun, hatta "aşı"nın bile iktidara ayrı, muhalefete ayrı bir uygulanışı var.

Çifte standardın olağanlaştığı bir "çifte toplum"dan söz ediyoruz.

"Dehşet dengesi" lafı aslında bu "çifte toplum"un arasındaki dengesizliği anlatıyor.

Kamuoyu yoklamalarına bakılırsa halk desteği yüzde 50'nin epey altına inmiş olan ama "diğerleri"ne her şeyi yapmayı kendine hak gören bir "cumhur toplumu" ile geri kalan "aç ve arkasız", lütfedilenle yetinmesi beklenen, tok olsa bile huzursuz, sıkıntılı, nefesi giderek daralan, ırzı bile müteahhitlerin tehdidi altında olan "fasulyeden toplum"...

Kimse kimseyi kandırmasın... Türkiye toplumu, yere fırlatılan irice bir karpuz şeklinde ikiye yarılmış vaziyettedir.

Bu ikili toplum yapısından biri, iktisadi olarak  diğerinin sırtından finanse ediliyor. Misal, devlet kadroları "cumhur toplumu"na açılırken, vergiler "diğerlerinden" alınıyor.

Kaynaklar "cumhur vakıfları"na akıtılırken, yeni kaynaklar "alkol vergileri"nden, "arkasızlar"a kesilen cezalardan yaratılıyor...

Birinin eline devlet sopası verilirken, diğerinin ayaklarına falakanın ipleri geçiriliyor...

Ve, muhalefetin bize seslenirken her gün kullandığı, "Hiç endişe etmeyin, ilk seçimde gidecekler" kalıbının hiçbir karşılığı yok.

Şu an en gerçekçi tartışma başlığı Türkiye'de bir daha kelimenin bildiğimiz manasında bir "seçim" olup olmayacağıdır.

Zira yeni seçim yasası için olağanüstü bir çalışma yapılıyor. Öyle bir kumar düşünün ki, eller dağıtıldıktan sonra o kumarın kuralları kumarhane sahibinin eline göre yeniden belirlensin...

İşte bizdeki seçim sistemi üzerinde durmadan yapılan oynamalar da buna benziyor...

Bıçak sırtı

Gerçekçi olalım.

Yaşamın her alanında çatışan bu ikili toplum yapısı çok uzun süre bu şekilde devam edemez.

Ve insanlık tarihinin tanık olduğumuz şu günleri, her zaman aklıselimin kazanmadığını, hatta tüm dünyada sürreel bir dönemi idrak ettiğimizi gösteriyor.

Salvador Dali mezarından kalksa Türkiye'nin tablosunu yapamazdı, öyle bir haldeyiz.

Bu nedenle, gelecek seçimlere kadar sabrettiğimizde makul, huzurlu, mantıklı günler yaşamaya başlayacağımızı düşünmemenizi öneririm.

İktisadi olarak dibin de dibine vuran, hukuksuzluğu katlaya katlaya ilerleyen, kültürün tamamen başkalaştığı, bildiğimiz kültür olmaktan çıktığı, bilimin daha da paspas hale geldiği, ekolojik dengenin tamamen tahrip edildiği, kadınların üzerinde daha fazla tepinilen tımarhane gibi bir ülkeye doğru ilerleme -ya da gerileme- ihtimali hiç de yabana atılabilir bir ihtimal değil.

Üstelik, böyle bir dönüşüm için bir "moment" falan beklemesin kimse. Her gün, her saat toplumsal bir başkalaşma yaşıyoruz.

Bir gün Vakıfbank'ın başına sahte diplomalı bir güreşçi geçerken, diğer gün Boğaziçi Üniversitesi'nin tepesine intihalci bir "profesör" oturmuş.

Tam bunları tartışacakken testinin başka yeri deliniyor, hepsi normalleşiyor... Egemen Bağış hâlâ büyükelçi mesela. Kim rahatsız oluyor?

Biliyorum, başlığına tezat bir yazı oldu ama huzursuz olmak insanı rehavete kapılmaktan kurtarır. Tarihte icat edilen her şeyi, zor durumlardan her çıkışı, huzursuz atalarımıza borçluyuz.

Bir sözle bitireyim, belki ileride torunlarımız atasözü niyetine kullanır:

Tatlı huzur almak için, acı huzursuzlukları göze almak gerekir...

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR