'Beyaz Saray' mı denir 'Beyaz Ev' mi?

Biz neden 'White House'a, ‘Beyaz Ev’ yerine ‘Beyaz Saray’ diyoruz? Bu soruya cevap vermek için, günümüze sağlam şekilde ulaşan en eski saraylarımızdan Topkapı Sarayı’nı düşünüp biraz gerilere gidelim, ardından bugün ‘saray’ kelimesinin Balkanlarda bile neden bizdeki anlamıyla kullanılmaya devam edildiğini düşünelim. Örneğin geçen yaz Sofya’da yolsuzluk karşıtı protestoların çıkış sebebine dönüşen siyasetçi Ahmet Doğan’ın devasa malikanesine Bulgarlar da ‘saray’ diyordu. Saray kelimesi nereden gelir, mimari olarak nedir ve kültürel olarak ne ifade eder?

ARAPÇASI 'KASIR', 'KÜLLİYE' DEĞİL
Saray adını taşıyan yapıların mimari tipolojisi esas olarak ikiye ayrılır: Avlular ile birbirinden ayrılan bağımsız birimler olarak tanımlayabileceğimiz pavyonlardan oluşan saraylar ve tek bir plan olarak tasarlanmış olanlar. Topkapı Sarayı örneğindeki gibi avlulardan oluşan sarayların mimari tasarımı, köşk ve kasır gibi bağımsız ünitelerden oluşur.

Doğan Kuban, Evliya Çelebi'nin ‘saray’ olarak tanımladığı 92 yapı bulunduğunu belirtir, bu biraz cömert bir yaklaşımdır. Çünkü Arapça'da ‘kasır’ sözcüğü ‘saray’ yerine kullanılmaktadır.

Göçebe Türkler ve Uygurların sarayları, Çin saraylarından esinlenmiştir. Çin sarayları, pavyon sistemini vurgulayan geometriler içinde inşa edilmişlerdir. Üstelik 'harem' kavramı bile bize Çin’den geçmiştir. 7. ve 8.yüzyıllarda İslam dininin kabulünden sonra yapılan saraylar ise kır arazilerindeki Roma ‘villa’ geleneğini yansıtan malikaneler veya kent sarayları olarak ele alınmıştır. Bu tip tek binadan oluşan saraylar, kentin merkezini belirleyen caminin hemen yanında yapılmıştır.

Karahanlıların 11-12. yüzyıla tarihlenen Termez Sarayı, şehir dışında, etrafı duvarlarla çevrili dörtgen bir avlu çevresinde düzenlenmiştir. 11. yüzyıl başına tarihlenen Gazneli Sarayı Leşker-i Bazar ise dörtgen avluya açılan dört eyvanlı şemadadır. Dört eyvandan kuzeyde bulunanı kabul salonuna açılırken, bunun yanındaki harem, girilmesi yasak bölümdür. 13.-14.yüzyıllarda hüküm süren Anadolu Selçuklularının anıtsal bir saray yaptırmadıkları dikkati çeker. Beyşehir Gölü'ne hakim konumdaki Kubadâbâd Sarayı, kale içinde, çeşitli işlevlere sahip farklı büyüklük ve biçimdeki yapılar topluluğundan oluşur. Sur, cami ve saraydan oluşan bu düzen bir ‘saray kent’ oluşturur, ancak buna ‘külliye’ adı verilmemiştir. Saray-kent örnekleri, yöneticinin kale içinde yaşadığı Orta Çağ Avrupası örneklerine benzer.

İlk Osmanlı sarayı olan Bursa'daki Bey Sarayı, Bizans’tan kalma eski iç kale içinde yer almıştır. Timur ordularının ateşe verdiği bu sarayın kalıntılarını, 1832’de Texier görmüş ve bahçeler arasına dağılmış köşklerden oluştuğunu belirtmiştir. Eski Edirne Sarayı’nın tek bina olduğu tahmin edilmektedir. II. Murad (1421-1446) döneminde Manisa'da Şehzade Sarayı ile Edirne Yeni Sarayı'nın yapımına başlanır. Manisa Sarayı, avlulu düzende bağımsız yapılar topluluğundan oluşur. Avlu sistemi ve resmi işlevli binaların konumlanışı açısından yeni Edirne Sarayı, Topkapı Sarayı'nın ön modelidir. Topkapı Sarayı, lineer plan şemasıyla farklılaşsa bile, Manisa, Amasya ve Edirne saraylarıyla ortak temel özelliği girilebilen ve girilemeyen mekânlar düzenine sahip olmasıdır. Kısacası Topkapı Sarayı’ndaki avlulu plan şeması, bize doğrudan Çin’den geçmiş bir özelliktir ve bu plan şeması 19. yüzyıla kadar sürer.

Çin kültüründeki harem kavramının ve avlulu şemanın Uygurlardan Osmanlı’ya kadar devam etmesinin tek sebebi, Çin’den etkilenmemiz olmayabilir. Bizans sarayları da Ortaçağ Avrupa'sının kale içi yerleşimli saraylarının aksine bölümlerden oluşuyordu. Bizans Büyük Sarayı, Hipodrom, Ayasofya ve Marmara Denizi arasındaki alanda bulunmaktaydı. Sarayın plan şeması ile ilgili restitüsyonlarda, Hipodrom'a koşut düzende birbirini izleyen avlulu birimler olduğu varsayılmaktadır. Mevcut veriler, Büyük Saray yerleşim düzeninin, tanımlanmış bir şemaya göre yerleri belirlenen binalardan oluşmadığı, zaman içinde eklenen benzer işlevli yapılarla genişletildiğini göstermektedir.

AVLULU SARAYLAR FETHEDİLME KORKUSUNUN GÖSTERGESİDİR
Bir saray yapısının surlar içinde ve avlulu planda olması, aslında o ülkenin yöneticisinin güvenlik endişesini açıkça yansıtır. 19. yüzyılda ise sultanların yaptırdığı saraylar, bağımsız köşkler ve kasırlar yerine tek bir yapıdan oluşur. Dolmabahçe Sarayı gibi tek bir kütlenin sarayın ana binası olduğu durumlarda, eskiden avlularla ayrılan işlevler aynı binanın içinde çözümlenir. 19. yüzyıl saraylarını plan şeması olarak özellikle Fransız saraylarına yaklaştıran bu yerleşim şemasında, değişmeyen tek bir şey vardır: Haremin varlığı. Dolmabahçe Sarayı’nın haremi, binanın arka tarafında denize dik olarak devam eder. Beylerbeyi Sarayı gibi yazlık amaçlı saraylarda, harem kısmı bu şekilde ana binadan koparılmış değildir.

Genel olarak avlulu plan şemasının ortadan kalkmasını, Tanzimat sonrasında sultanın devlet işlerini meclise ve bakanlıklara devretmesi sürecinde, sarayın yönetimsel işlevinin azalmasıyla açıklarız. Ancak Yıldız Sarayı’nda yeniden avlulu şemaya dönülür. Boğaziçi kıyılarında görkemli saraylar dururken II. Abdülhamid’in Yıldız’da yaşamayı tercih etmesini güvenlik endişesidir.

SARAYDAN 'SERAGLIO’YA
Bir konut yapısı, eğer hem bir yöneticinin evi, hem de ofisiyse Türk kültüründe bu yapıya ‘saray’ adı verilir. Bugünkü anlamda otel niteliği taşıyan kervansarayların isminde ‘saray’ kelimesinin geçmesi de bu yüzdendir. Kervansaray, hem yolcular hem de işletmecisi için güvenli bir konuttur.

Saray kelimesinin İtalyanca karşılığı ise ‘seraglio’ kelimesidir. Ancak ‘seraglio’ kelimesi İtalyanca sadece 'sultanın evi' olarak harem anlamına gelmekle kalmaz. Orta Çağ Latincesinde vahşi hayvanların tutulduğu kafes anlamına da gelir. Sonrasında haremi tanımlayan bir sözcüğe dönüşür. Türk kültüründeki hareme ‘seraglio’ adı verilmesi, saray kelimesiyle ses benzerliğinin ötesinde pek de yanlış değildir. Mozart’ın Saraydan Kız Kaçırma operasının orijinal isminde Almancasıyla ‘serail’, İngilizcesi ile ‘seraglio’ kelimesi kullanılır çünkü harem aynı zamanda bir tür kafestir.

İtalya’nın Rönesans döneminde kent devletlerinin bulunduğu yüzyıllarda, kentin önde gelen ailelerinin, şehir içinde tek binadan oluşan sarayları hem ofis hem de konut işlevi görmüştür. İtalyanların bu tip saraylara verdikleri isim ise ‘palazzo’dur ve İngilizcedeki ‘palace’ kelimesi, Latince ‘palatium’ olarak aynı kökten gelir.

Seraglio’nun Farsça karşılığı ise ‘sara’i’ sözcüğüdür ve bu sözcük, esasen sultanın konutunu yani haremini tanımlar. Kervansaray terimi yine Farsça kökenlidir, 'karavan' ve 'saray' sözcüklerinin bir araya gelmesinden oluşur. Kervansarayın Türkçesi aslında han sözcüğüdür. Han sözcüğünün aynı zamanda ‘yönetici’ unvanı olması, Türk kültüründe, yönetici ile onun evinin aynı görüldüğü, göçebe dönemimizden kalmış bir kültürel iz olarak görülebilir. 'Hanım' sözcüğü de han kelimesinden türemiştir. Kervansaraylar ile hanlar arasındaki mimari ayrım ise kervansarayların daha büyük olmasıyla ilgilidir.

Tam çevirisi ‘beyaz ev’ olan Beyaz Saray’a ‘saray’ dememizin sebebi, bizdeki bu kültürel gelenektir ve saray sözcüğünün bize Farsçadan geçmiş olmasıyla ilgilidir.

AMERİKALILAR NEDEN SARAYA EV DİYOR?
Soruyu tersine çevirip düşünelim. Beyaz Saray, başkanın resmi rezidansı ve ofisidir, peki neden buna ‘ev’ denmektedir? Bunun için ABD’nin tarihine bakalım. Amerika kıtasına Batı uygarlığının ulaşmasının tarihi, İngiliz, Fransız, Hollandalı ve İspanyol emperyalistlerin kurdukları kolonilerle başlar. ABD, kuruluşu itibariyle imparatorluklara karşı federasyon sistemiyle demokrasinin esas alındığı bir ülkedir. Dolayısıyla demokrasilerde yöneticilerin sarayı ya da palazzo’su olmaz. Beyaz Saray, inşasının tamamlandığı 1800 yılından beri, ABD Başkanı John Adams döneminden itibaren konut ve ofis amacıyla kullanılmaktadır. İrlandalı mimar James Hoban’ın tasarladığı bina, Dublin’deki Leinster House’a benzer. 1812’de İngilizler savaş sırasında bu yapıyı tümüyle yaktıktan sonra yeniden inşa edilmiştir. Başkanın çalışma odası olan Oval Ofis’in ilk versiyonu 1909’da eklenmiştir. Bugünkü görünümünü 1950’li yıllarda Truman döneminde almış, Kennedy döneminde ve sonrasında iç mekan dekorasyonu değiştirilmiştir.

1812’deki yangından sonra yeniden inşa edildiğinde tümüyle beyaza boyandığı için ‘Beyaz Ev’ adı verildiğine dair bir görüş vardır. Bundan öncesinde ‘Başkanın Sarayı’, ‘Başkanın Evi’, ‘Yönetim Malikanesi’ gibi isimlerle anıldığı bilinmektedir. Resmi olarak Beyaz Ev ismini 1901’de Theodore Roosevelt vermiştir. 19. yüzyılın sonuna ait gazetelerde yapıdan ‘Beyaz Ev’ olarak söz edildiği de bilinmektedir.

Kısacası ABD’de saray (palace) yerine ev kelimesinin kullanılması, Amerikalıların Avrupa’daki emperyalist devletlerden farklı olduklarını gösterme çabasının bir sonucu olarak yorumlanabilir. Aynı zamanda Avrupalıların, ABD’de bir imparator veya kral olmadığını vurgulamak amacıyla ‘başkanlık sarayı’ terimi yerine ‘başkanın evi’ tanımını benimsediklerini düşünmek mümkündür.

ABD’DE KÖLE SAHİPLERİ ‘EV’DE YAŞARDI
Tarih kitaplarının çoğu yazmasa da Black Lives Matters (Siyahların Hayatı Önemlidir) protestolarında da gündeme geldiği üzere, ABD’nin kurucularından George Washington, Benjamin Franklin, Thomas Jefferson, James Madison ve Patrick Henry’nin köleleri vardı. 

Kölelik döneminde, tarlalarda çalışan siyahlar, sahiplerinin evine giremezdi. Ancak sahiplerine hizmet edenler eve girebilirdi. Dolayısıyla plantasyonlarda tek bir yapıdan oluşan, konut ve ofis amacıyla kullanılan kır malikanelerinin, ‘girilmez’ ve ‘görkemli’ mimarileri, Beyaz Saray’ın mantığıyla aynıydı.

İngiliz ve İrlanda kır malikanelerinin mimarisini yansıtan Beyaz Saray, 19. yüzyılda başkanın yemin töreni zamanında halkın girebildiği bir yapıydı. Thomas Jefferson, 1805’teki törenden sonra kendisine eşlik edenleri ‘ev’inde ağırlamıştı. 1829’da Andrew Jackson döneminde de bu gelenek devam etti. 1885’ten sonra Beyaz Saray’ın içinde kutlama yapılması bırakıldı.

Bu durumda, ABD’nin kurucu ilkesi federal devlet yapısı olduğundan, başkanın evine saray (palace) ismi verilmemesi anlam kazanır. Ancak Beyaz Saray’ın mimarisinin ve içine girilemez niteliği, kölelik döneminde ‘efendi’lerin yaşadığı malikanelerin mantığından farksız görünmektedir.

Theodore Roosevelt’in 1901’de başkanın evi ve ofisine neden ‘beyaz ev’ adını verdiğine dair rasyonel bir açıklama bulunmaması, Beyaz Saray’ın mimarisinin köleci geçmişteki malikanelerle aynı mantıkta olduğuna dair bir yorum üretmemizi mümkün hale getirir. Eğer bu yorumumuz doğru kabul edilirse Black Lives Matter (Siyahların Hayatı Değerlidir) protestolarıyla başlayan dekolonizasyon sürecinin yani kolonici geçmişten arınma çabasının başarıya ulaşması için Beyaz Saray’ın, yıllar önce kongrede önerildiği üzere müzeye dönüştürülmesi ve başkanın konutu ile çalışma ofisinin ayrılması bir adım olabilir.

Bu açıdan baktığımızda, bizde cumhurbaşkanlığı yemin töreninin TBMM’de yapılıyor olması ve kuruluş döneminde cumhurbaşkanına 'saray' yapılmaması da “emperyalist geçmişten arınmak” çabasının işareti olarak değerlendirilebilir. Yeminin 'kutsal kitap' üzerine el basarak yapılmaması da laikliği vurgulama ihtiyacındandır. Ancak, bugün Cumhurbaşkanlığı konutunun, küçük ölçekli mütevazı bir yapı olan Çankaya Köşkü’nden ‘külliye’ adı verilen bir devasa bir yapıya taşınması, mimari terimlerin ideolojik amaçla nasıl kullanıldığının güncel bir örneğidir. Tıpkı ABD’deki başkanlık sarayına ‘White Palace’ (Beyaz Saray) yerine ‘White House’ (Beyaz Ev) denmesi gibi…

 Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR