Erkek şiddetine karşı meşru müdafaa

Kadınlar bir yandan erkek şiddetinden korunmaya ve hayatlarını savunmaya çabalarken, diğer yandan bizler de meşru müdafaayı anlamaya ve anlatmaya çabalıyoruz.

Kadın mücadelesinin yükselişiyle birlikte, daha görünür hale gelen bir konu kadınların meşru müdafaası. En son Melek İpek vakasıyla gündeme geldi bu konu. Melek İpek, evli olduğu erkeğin ağır sistematik şiddetine karşılık vermişti ve şu an tutuklu. Çilem Doğan, Nevin Yıldırım, Kadir Şeker son yıllarda en bilinen vakalar olarak bu anlamda konuşuldu, tartışıldı, halen de tartışılıyor.

Öncelikle meşru müdafaanın hukuki tanımını yapmakta yarar var. Bu kavram, Türk Ceza Kanunu’nun 25. Maddesi'nde şöyle düzenlenir:

Madde 25- (1) Gerek kendisine ve gerek başkasına ait bir hakka yönelmiş, gerçekleşen, gerçekleşmesi veya tekrarı muhakkak olan haksız bir saldırıyı o anda hal ve koşullara göre saldırı ile orantılı biçimde defetmek zorunluluğu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.

(2) Gerek kendisine gerek başkasına ait bir hakka yönelik olup, bilerek neden olmadığı ve başka suretle korunmak olanağı bulunmayan ağır ve muhakkak bir tehlikeden kurtulmak veya başkasını kurtarmak zorunluluğu ile ve tehlikenin ağırlığı ile konu ve kullanılan vasıta arasında orantı bulunmak koşulu ile işlenen fiillerden dolayı faile ceza verilmez.

Daha basit şekilde açıklarsak; bir saldırıyla karşı karşıya kalacaksınız, haksız bir saldırı olacak, saldırıyı defetme zorunluluğuyla gerçekleştirdiğiniz fiiliniz saldırıyla orantılı olacak. Bu koşullar gerçekleşmişse, fiiliniz meşru müdafaa kapsamında kalacaktır ve yargılamanız neticesinde beraat kararı çıkacaktır.

Saldırı ile saldırıya verdiğiniz karşılığın orantılı olması gerekir. Yani, biri size tokat attığında, bu kişiyi silahla vurmanız, orantılı bir defetme biçimi olmadığından meşru müdafaa sayılmayacaktır. Fakat, saldırının getirdiği korku ve heyecanla makul bir sınır aşımı söz konusuysa, TCK m.27/2 gereği faile yine ceza verilmez. Bu anlamda, Yasemin Çakal davası önemli bir emsal teşkil ediyor. Feminist avukat Meriç Eyüboğlu ile gerçekleştirdiğimiz ‘Bayan Değil Kadın’ programında, Eyüboğlu bu davayı detaylı şekilde anlattı. Mahkeme, Yasemin Çakal’ın maruz bırakıldığı ağır sistematik şiddet devam ederken, evli olduğu erkeğin saldırısını defetmek üzere uyguladığı fiilin sınırı aştığından bahisle ceza verilmesine yer olmadığına karar verdi. Beraatle aynı diyebileceğimiz bir netice olduğundan, kararın hukuken olumlu ve önemli bir emsal teşkil ettiği söylenebilir.

Erkek şiddeti neticesinde meşru müdafaanın ayrıca bir hukuki muhakemeye tabi olması gerekir. Zira, orada, sistematik şiddet neticesinde, özgüveni kırılmış, fazlasıyla çaresiz bir psikolojiye sürüklenmiş, belki tüm maddi imkanlardan da soyutlanmış, içinde bulunduğu durumdan çıkamayacağına inandırılmış bir kadın söz konusu oluyor. Bu bakımdan, bir erkeğin, çıkan sıradan bir kavgada, bir başka erkeğin saldırısını defetme fiiliyle aynı şekilde ele alınması adil gelmiyor bana bir hukukçu olarak. Gelin görün ki; kadına yönelik şiddet vakalarında erkeklere uygulanan ‘kravat indirimi’ dediğimiz iyi hal indirimi veya haksız tahrik indirimi, meşru müdafaa hakkını kullanmış kadınlara uygulanmıyor bile! Diğer bir deyişle, bırakın kadınların meşru müdafaa vakalarının özel olarak ele alınmasını, kadınlara erkeklere verilen indirimler bile uygulanmıyor. Nevin Yıldırım davasında olduğu gibi. İşte burada “erkek yargı”yı ya da “yargıda cinsiyetçiliği” apaçık gözlemliyoruz.

Tam da bu noktadan devamla, merak edilenlerden biri de şu: Ağır sistematik şiddete maruz bırakılmış bir kadın, şiddetin devam edeceğini ve bundan kurtulamayacağını düşünüyorsa, şiddet uygulayanı kendinden uzaklaştırmanın tek yolu, onun etkisiz olduğu bir anda kişiyi öldürmekse yine de meşru müdafaa olur mu?

Hatırlarsanız, Çilem Doğan vakasında da buna benzer bir durum söz konusuydu. Çilem Doğan, yastığının altına silah saklamak durumunda kalmıştı; fakat bu davada da meşru müdafaa olmadığı yönünde karar verildi. Bununla birlikte, Yargıtay 1 Ceza Dairesi’nin sorumuz yönünde olumlu bir kararı da var. Bu karara göre, babası tarafından sistematik cinsel istismara maruz bırakılan çocuk, babasını uyurken öldürüyor; çünkü normal zamanda babanın saldırısını saf dışı bırakması fiziken mümkün değil. Bu dosyada, fiilin meşru müdafaa olduğundan bahisle beraat kararı veriliyor.

Gündeme gelen meşru müdafaa tartışmalarında, en çok dile getirilenlerden biri de, olayın detaylarını bilmeden kesin yargı içerir kanaat bildirmenin doğru olmadığı. Bu, elbette böyledir. Kulaktan dolma bilgiyle bir yargıya varmak doğru değildir. Özellikle de bir hukukçu olarak bunu savunmak çok daha zordur. Diğer yandan, bir toplumsal sorun olarak, haber değeri taşıyan kadına yönelik şiddet vakalarında kamunun vicdanını rahatsız edecek gelişmelere de tepki verilir, hatta verilmelidir. Örneğin; Musa Orhan tahliye edilirken veya Ümitcan Uygun şüpheli bile değilken, Melek İpek’in veya Kadir Şeker’in tutuklu yargılanması kamunun vicdanını yaralayan, yargıya olan inancı sarsan bir durumdur. Sürekli tekrarladığımız gibi; yasalar tektir ve herkese eşit şekilde uygulanır. Buna rağmen, siz Aleyna Çakır cinayeti bakımından toplumun büyük tepkisini görmezden gelip, kameralara çekinmeden parmak sallayan Ümitcan Uygun’u uyuşturucudan tutukladığınızda, insanların adalet anlayışı büyük yara alır, kadına yönelik şiddetin cezalandırılmadığı algısı yayılır ve ‘Şiddet niçin artıyor?’ sorusu bile anlamsızlaşır, gülünç kalır.

Erkek şiddetine maruz bırakılan kadınların meşru müdafaa hakkının konuşulması hem hukukun hem de kadın hareketinin gelişmesi bakımından son derece önemlidir. Kamu güvenliğini ilgilendiren, AİHM kararları ve uluslararası sözleşmelerle toplumsal bir sorun olduğu sabit kadına yönelik şiddete çözüm aramak için, meşru müdafaayı konuşmak ve gündeme taşımak oldukça kıymetli ve gereklidir.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR