Neden daha az çalışmak hakkında düşünmüyoruz?

Görsel: Pixabay

“Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.” (1) Kafka’nın “Dönüşüm”ünün bu ünlü cümlesinde, Gregor Samsa’nın “tuhaf” bir şekilde başka bir türün bedeninde uyanışına tanıklık ederiz. Gregor, ne olduğunu anlamaya çalışırken, (çok da garipsemez başına geleni) "Biraz daha uyusam ve tüm bu saçma sapan şeyleri unutsam, ne olur sanki" diye düşünür. Ama ne yeni bedeninin koşulları ne de yaşamının koşulları buna uygundur. “‘Ne yorucu bir meslek seçmişim ben böyle! Her günüm yolda geçiyor. Bu iş, mağazadaki esas işlerden çok daha yorucu, yetmiyormuş gibi bir de şu yolculuk zahmeti; tren bağlantılarını yakalama, düzensiz, kötü yemek yeme; sürekli değişen, uzun süreli olmayan, asla içtenlik kazanmayan insan ilişkileri gibi sıkıntılar da cabası. Bütün bunların canı cehenneme!’" Öykünün kendisi Kafkavari tüm tuhaf etkiyi barındırsa da burada daha ilginç bir yan vardır. Koşullar ne olursa olsun; işi, işe gitmeyi düşünmek. Peki, her durumda bize işe gitmeyi düşündüren nedir veya işe gitmemek, çalışmamak hakkında neden bu kadar az düşünürüz? Bu konuyu konuşmadığımız gibi, “Çalışma Sorunu” (2) adlı kitabında Weeks, çalışma zamanının kısaltılması ya da az çalışma gibi taleplerin bile ütopik bir algısı olduğundan söz eder.

Kapitalizmin bedenimizin neredeyse tüm parçalarını iş disipliniyle köleleştirdiği bir zamanda yaşıyoruz. Hayatın temel anlamlarından biri çalışmak ve bir işe sahip olmak, mümkünse “devlet kapısına” kapağı atmak. “İşe yararlık” ve “verimlilik” söylemi neredeyse gündelik konuşmaların bile vazgeçilmezi hâline gelmiş durumda. Pandemi döneminde eve kapanmalarda bile herkese bir verimlilik dayatıldı, oysa her şey Gregor Samsa’nın bedenindeki değişim kadar anormaldi! Sennett “işe yararlık” bahsini kapitalizm kültürünün bir parçası olarak ele alırken şöyle der; “kendini işe yarar hissetmek, başka insanlar için önemli olan bir şeye katılmak demektir.” (3) İşe yararlığımızı belirleyen dış faktörler vardır, çoğu zaman kendimiz için değil, topluma, devlete, kapitalist şirkete yararlı olma amacıyla çalışırız. Gregor Samsa için de biraz böyledir durum, erken kalkmak konusunda söylenir ve sonrasında şunu itiraf eder: “Kim bilir, belki de benim için en iyisi bu olurdu. Annemle babam yüzünden kendimi tutmasaydım, şimdiye çoktan ayrılırdım; patronumun karşısına geçip kalbimden ne geçiyorsa anlatırdım. Kürsüsünden düşüverirdi valla!” Gregor Samsa da aslında memnun değildir işinden, her sabah erken kalkmaktan ama çalışma bize dayatılır, bir işe sahip olmak ne kadar olumlanıyorsa, işsizlik, koşullar sorgulanmadan tüm olumsuzlukları bireyin varlığını değersizleştirecek şekilde onun bedenine sabitler. Bu nedenle genellikle Gregor’un annesi ve babası için katlandığı gibi bizde katlanırız çalışmaya ve kendimizin dışında sebeplerle katılırız iş yaşamına. Hatta bir işe sahip olmak bile yetmeyebilir çünkü iş aynı zamanda statü ile de ilişkilenir. Statü devlet ve kurumlar tarafından bahşedilir, Sennett şuna dikkat çeker; “Kurumlar size meşruluk bahşettiğinde statü sahibi olursunuz. İşe yarar olmak da böyle bir şeydir: Tek başına gizlice hayır işlemekten fazlasını ifade eder; herkesçe tanınmanın yolu budur.” Kurumlar tarafından bahşedilen statü toplum içinde varlığımızı belirler, siz kurumlar dışı neye emek verirseniz verin, herkesin varlığınızı tanıması ancak devletin ve kurumların gözetimindeyseniz, onlar tarafından meşruysanız kabul görür ve prestij sağlar. Sennett, Weber’e atıfla bir kurumda sabit çalışmaya dair şuna dikkat çeker: “Böyle bir kurumda ömür boyu çalışan kimse bir ‘demir kafes’te yaşıyordur. Ya da başka bir benzetmeyle kullanırsak, sabit işlevli bir örgütte yaşanan zaman, kendi tasarlamadığınız bir evdeki merdivenleri el yordamıyla çıkmaya ya da inmeye benzer; bir başkasının sizin hayatınız için yaptığı bir tasarımı yaşıyorsunuzdur.” Bu durumda çalışmanın anlamı, statünün toplum içindeki önemiyle birlikte bireye dayatılan, kendisi için olmayan, toplumun gözünden kendini sakınmak için uymak zorunda kaldığı ve “demir kafes”e gönüllü olduğu bir sistem olarak görülebilir. Bireyin varlığının değerini ölçme aracı olarak da çalışma işe koşulunca, çalışmamayı pek düşünmeyiz ya da Weeks’in deyimiyle bize “ütopik” görünür.

Bir de ev-içi emek, hasta bakımı gibi yine “statü” devreye girdiğinde hiçleştirilen görülmeyen ve genellikle kadınlara sabitlenen bir çalışma biçimi var. Yukarıda bahsettiğimiz gibi kurumların meşruiyet kazandırmasıyla ortaya çıkan bir prestij ve statüden söz edildiğinde, gecesi gündüzü olmayan bu çalışma şekli tamamen görünmez oluyor. Arıca Weeks şuna dikkat çekiyor: “Kadınlar için daha iyi çalışma feminist çağrıları, bugüne dek önemli olduğu kadar, genel olarak kadınlar için daha fazla çalışmayla sonuçlandı.” Ev-içi emeğin görünmezliği, kamusal alanda çalışan kadınlar için daha fazla çalışmak anlamına geliyor çünkü bir işte çalışmak onu evdeki işlerden azade kılmıyor. Bu nedenle daha az çalışma veya “tembellik hakkı” meselesi hakkında düşünürken cinsiyet temelli politikalar ekseninde daha çok çaba gösterilmesi gerekiyor çünkü az çalışma meselesi konu olduğunda, ev-içi emeğin eşit dağılımını da aşan bir mesele ile karşı karşıya kalıyoruz.

Oysa insanın esas amacı tembelliktir, Kazimir Maleviç bunu sorunsallaştırır (4) dünyadaki sistemlerin, sanatın, bilimin asıl amacının bir şekilde o kutsal güne, tembelliğe ulaşmak olduğunu varsayar. Maleviç’e göre bize öğretilen her zaman; “tembellik kötülüklerin anasıdır.” Oysa bu durum haksızlıktır. Niçin tembellik devamlı yerin dibine sokulurken, en küçük bir işçilik bile coşkuyla karşılanır? Ona göre tam tersi olmalıdır. Kapitalizm bize yatırım, birikim gibi imkânlar vaat eder, insan neden yatırım yapar çoğunlukla o tembel zamana erişmek için. Böyledir gerçekten, hafta başı hafta sonuna varmayı dileriz ya da bütün bir yıl bedenimizi işe koşup yapabileceğimiz kısa dönem bir tatilin hayaliyle yaşarız. Evden çalışmanın yaygınlaştığı şimdilerde hafta sonunun bile gasp edildiği söylenebilir, öncesinde de güvencesiz, evden çalışanlar için zaten boş zaman kavramı yoktu, uyku zamanı bile gasp edilmiş durumdaydı, Maleviç haklıydı ama geldiğimiz nokta bu. Her şey aslında çalışmayacağımız güne odaklıydı ama Lazzarato’nun hatırlattığı gibi: “Kapitalizme doğmuş olmak gibi bir talihsizliği olanlara kıyasla, insanlık tarihinde hiçbir nesil daha çok zamanı çalışmaya feda etmemiştir. Kapitalizm, erişilen üretkenlik düzeyine bakılmaksızın, insanlığı zorunlu emeğe mahkum etmiştir. Teknik, toplumsal ve bilimsel tüm icatlar bizi çalışmaktan kurtaracağı yerde zamansallık üzerindeki kontrol mekanizmasını sıkılaştırmaktan başka işe yaramamıştır.” (5) Bilim ve teknikteki gelişmeler bizi çalışmaktan kurtaramadı, tam tersine zamanımız, emeğimiz çalışma ile disiplin altına alınmış durumda, o çalışmayacağımız güne erişmek ütopik anlamları aşamıyor, işin kötü yanı bu konuda konuşurken bile çekince duyuyorsunuz çünkü işsizlik çok daha önemli olarak karşınıza çıkarılıyor üstelik ikisinin de temel sebebi bu tüm bedenimizin sömürmeye ant içmiş politikalarıyla kapitalizmin içimize yerleştirdiği kültür.

Tüm bunları düşününce, başta da bahsettiğimiz gibi, çalışmamayı ya da daha az çalışmayı, bedenimizin daha az sömürülmesini neden tartışmıyoruz sorusu çıkıyor ortaya. Bunun gösterdiği şöyle bir şey var bana kalırsa, kapitalist çalışma düzenini içselleştirmişiz ve başka türlü olabileceğini hayal etmeyi bırakmışız. Hayal ettiğimiz o başka olanın içinde bile daha az çalışmak gibi bir meselemiz yok belki de. Çünkü “demir kafes”e razı edilmişiz hatta onun dışında kalmak varlığımızı yaralayıcı bir şeye dönüşmüş, statü istiyoruz, tanınmak istiyoruz, kendimize değil; şirketlere, devlete faydalı olmak istiyoruz, verimli olmak istiyoruz, işe yarar olmak istiyoruz başka bir hayat tahayyülümüz yok, aşınmış elimizden alınmış, hayatta kalmanın anlamı çalışmak olmuş, bu nedenle konu üzerine pek kafa yormamayı tercih ediyoruz.

Dipnotlar:

1. Kafka, F., (2020), “Dönüşüm”, (Çev. Ahmet Cemal), İstanbul: Can Yayınları.

2. Weeks, K., (2014), “Çalışma Sorunu ‘Feminizm, Marksizm, Çalışma Karşıtı Politika ve Çalışma Sonrası
Tahayyüller’”, s.151, (Çev. Tamer Tosun), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

3. Sennet, R., (2011), “Yeni Kapitalizm Kültürü”, s.26-118-119, (Çev. Aylin Onacak), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

4. Maleviç, K., (2014), “İnsanın Esas Gerçekliği Tembellik”, (Çev. Ender Keskin), İstanbul: Sel Yayıncılık.

5. Lazzarato, M., (2017), “Marcel Duchamp ve İşin Reddi”, s. 18, (Çev. Sercan Çalcı), İstanbul: Kolektif Kitap.

Bu yazı ilk olarak Duvar'da yayımlanmıştır.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR