'Yolsuzluk' ve 'yolluluk' ekonomisi

Ayıptır söylemesi, benim zengin bir çocukluk arkadaşım var. Beraber bir İzmir-İstanbul yolculuğu yaptık.

Arkadaşımın epey lüks sayılabilecek bir otomobili var. Onunla gittik.

Aracın her türlü otomatik geçiş aletleri, akaryakıt istasyonlarında araç tanıma sistemleri falan var.

İzmir'den "meşhur" otoyola girdik. Uçak gibi gitmeye başladık.

Otoyol çok pahalı olduğu için pek kimse kullanmıyor. Etrafta tek tük otomobiller. Bütün yol bizim adeta.

İzmir'den girip Bursa çevre yoluna çıkılıyor, orada biraz halka karıştıktan kısa süre sonra tekrar paralı ve tabii çok pahalı otoyolun huzurlu ortamına giriliyor.

Ve nihayet, yolu kısacık yapan o meşhur Osmangazi Köprüsü...

Nasıl bir lüks!..

Tabii benim gözüm, her gişeden geçişimizde karşıdaki ekranda beliren geçiş ücretlerinde...

Arkadaşım akıllı biri. Her gişede huzursuzlandığımı anladı ve gülerek konuşmaya başladı.

"Bak birader" dedi, "Bu yolları, köprüyü falan benim için yaptılar. Çok ödüyormuşum gibi görünüyor ama aslında tam olarak öyle değil. Evet, geçiş pahalı ama benim param var, basıyorum, geçiyorum ve aslında ben bir kısmını ödüyorum, gerisini siz fakirler ödüyorsunuz..."

Sinirlerim iyice bozuldu. Doğru söylüyordu.

Geçiş ücreti çok fazla olduğu için yol ve köprü kapasitelerinin çok altında kullanılıyor, zenginler rahat rahat yolculuk yapıyor, geçiş garantisi kadar araç geçmediğinden, garanti geçiş rakamını hayatında o otoyol ve köprüden hiç geçemeyecek olan fukaralar ödüyor.

Hem de sokağa çıkma yasakları, şehirler arası seyahat sınırlandırmaları zamanlarında da...

Ben kendi kendime böyle şeyler söylenirken, zengin arkadaşım sırıtarak, "Düzeltemeyeceksiniz, bu işler hep böyle gidecek," diye devam etti, "O yüzden hiç yorma kendini, sen de para kazanmaya bak..."

Hikayenin buraya kadarki kısmında geçen bütün para ilişkilerine kendimce "Yolluluk Ekonomisi" adını taktım.

Şimdi gelelim "Yolsuzluk Ekonomisi" adını taktığım ikinci bölüme...

İzmir istikametinden gelip Osmangazi Köprüsü'nden geçiyor ve lüks bir araçla bu işi rahat rahat üç saat civarında hallediyorsunuz.

Lakin İstanbul girişinden itibaren "yolluluk" tam bir "yolsuzluk"la yer değiştiriyor.

İzmir'den İstanbul'a üç saatte girip, o girdiğiniz yerden de Kadıköy'e üç saatte ulaşabiliyorsunuz!

Mantıksızlığın zirve noktası, işte o bağlantı noktasıdır!..

Osmangazi Köprüsü'nden ikinci çevre yoluna bağlandığınız andan itibaren, hem de günün her saati, trafiğe çakılıyorsunuz...

O yüzden bütün navigasyon uygulamaları sizi en tepedeki üçüncü çevre yoluna ve üçüncü köprüye yönlendiriyor. Çünkü oralar da çok pahalı olduğundan trafik akıyor.

Ama bunun bir çözüm olduğunu zannetmeyin. Şehrin merkezi bir noktasına gidecekseniz, navigasyon cihazlarında kıpkırmızı görünen ve trafiğin milimle ilerlediği o yollara illa ki gireceksiniz...

Peki, bu neden oluyor?

Çünkü mendil kadar yer bulduğunda beton döken, "kentsel dönüşüm" denen "şey"i tam bir avanta girdabı haline getiren bir zihniyetle karşı karşıyayız.

Kentin merkezi noktalarında binalar yükseliyor, hem de öyle böyle değil, epey yükseliyor ama yollar aynı kalıyor.

E-5 denen birinci çevre yoluna girmek yerine tımarhaneye girseniz çok daha fazla huzur bulursunuz.

Avrupa ve Anadolu yakasında iki yanında Zemzem Kuleleri gibi binaların yükseldiği bir zavallı yol...

Dünyanın herhangi bir yerinde binaların beş kat, on kat, hatta yirmi kat yükseldiği ve yolların aynı kaldığı bir diğer örnek yoktur. Ama Fikirtepe var!..

Eskiden neredeyse ıssız sayılabilecek ikinci çevre yolunun hali daha vahim. İki yanına koca şehirler kuruldu, yetmedi, "Türkiye'nin finans merkezini buraya taşıyacağız" deyip kuleleri diktiler, orayı bir trafik cehennemine çevirdiler.

Üstelik inşaatlar sürüyor, yeni kuleler yükseliyor ama yol projesi yine yok!

Bu saçmalığın sonunda sadece milyonlarca kişi hayatının en değerli şeyini, zamanını trafiğe gömmekle kalmıyor, milyarlarca doları hep beraber havaya savuruyoruz.

İstanbul, tüm dünya şehirleri arasında Jakarta'dan sonra trafik sıkışıklığından dolayı en çok yakıt israf edilen ikinci şehirdi. Sanırım şimdi birinciliği almış.

Milyarlarca dolardan söz ediyoruz...

Zenginler yine avantajlı... Onlar lüks arabalarında vakit öldürüyor, bilgisayarlı sistemleriyle eğleniyorlar, fukaralar ise sıkış tepiş otobüs ve minibüslerde ömür törpülüyor...

Anlayacağınız, fukara için "yolluluk" bir dert, "yolsuzluk" başka dert...

 


*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR