Ben iyisi insanın, ben dağların çağırdığı, 'Ben Murtaza'

Deniz Tarsus’un Alakarga Sanat Yayınları tarafından yayımlanan yeni kitabı ‘Ben Murtaza’, hatırat geleneğinin modern bir yorumu. Bugün hiç de sık karşılaşmadığımız bir anlatıcının, gezgin bir abdalın deneyimlerini yansıtan bir öyküler toplamı. İnsanın içini kazıp kötülüğünü ortaya saçan ‘Ben Murtaza’, okurun aynı zamanda bir dinleyen olmasına imkân tanıyor. Hikâye anlatıcılığımızın tarihi seyrine, kaydetme/muhafaza etme geleneğimize atıfta bulunan kitap, en çok da yaşam telaşında akıntıya kapılıp çabucak yitirdiğimiz insanın insanı dinleme yetisini hatırlatıyor bizlere. Öykülerin her biri, insanın aslında kim olduğu ve bunca giz varken insanın insanı tanımasının mümkün olup olmadığı sorunsalına odaklanıyor; maskeleri düşürüyor.

Deniz Tarsus, çağdaş edebiyatımızın güçlü kalemlerinden. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümünden mezunu yazarın öyküleri dergi ve dijital platformlarda yer aldı, kısa filmleri çeşitli festivallerde yarıştı, ödüller aldı. Okur karşısına çıkan ilk kitabı ‘Ozo Ozo Çakta’yı ‘Ayrıkotu’ ve ‘İt Gözü’ takip etti. ‘Ayrıkotu’, GIO-En İyi Öykü Kitabı Ödülü’ne; ‘İt Gözü’ ise Orhan Kemal Öykü Ödülü’ne ve GIO-En İyi Öykü Kitabı Ödülü’ne layık görüldü. Dikkat çeken öykülerinin yanında, Tarsus’un farklı türde yazılmış bir metni, ‘Babam Bir Astronot’ adı bir çocuk kitabı da bulunmakta. Birbirini izleyen kitapların yayım yıllarını dikkate aldığımızda, yazarın ‘Ben Murtaza’ ile hatırı sayılır bir aradan sonra okurla buluştuğunu söylemek mümkün.

HER ÖYKÜ MUHATABINI BULUR
Murtaza’dan, bu harika anlatıcıdan bahsetmeden evvel, mutlaka kitabın ilk sayfalarına ve yazım sürecine temas etmem gerek. Kitap, bu öyküleri yayımlayan editörün notuyla açılıyor.

Postmodernist metinlerde karşımıza çıkan ve okura seslenerek gerçeklik algısıyla oynayan giriş yazılarını/ön sözleri andıran bu not, oyunun bir parçası niteliğinde. Editör bu kitabı dedesinin kütüphanesinde bulduğunu, çocukluk döneminde hiçbir şey anlamayıp bir kenara fırlattığını, aradan zaman geçtikten sonra inceleyip yayımlamaya değer gördüğünü aktarıyor. Zamanında büyük dedesi Kâtip Selim Bey, tanıştığı bir abdaldan dinlediği öyküleri kaydetmiş. Bunu bizzat abdalın kendisi, Murtaza, istemiş ondan. Editörün dedesiyse bu kitabı miras edinmiş, muhafaza etmiş. Böylece editörün notuna göre, eline geçen ve şimdi geniş bir okur kitlesinin karşısına çıkan kitap, bir anlamda ‘Ben Murtaza’nın ta kendisi.

“Annemin gidişi, romantik ergenliğin çöküşü, babamın bu dünyayı bile isteye terk etmek istemesi, büyük dedemi keşfim ile birleşince biraz sonra okuyacağınız öyküler kıymetli bir soruyu sormama vesile oldu. İnsan insan hakkında ne biliyor? Gizemi hep biz yaratmışız.” (s. 8)

Editörün henüz kitabın başında okura verdiği ses, insanın insanla ve doğayla ilişkisini irdeleyen, insanın derinine inip oradakileri yüzeye çıkaran öykülerle birlikte karşılığını buluyor. Bahsi geçen notun hemen ardından kitabın yazarı konumundaki Kâtip Selim Bey’in kaleminden bir yazı daha var. Bu yazıda Selim Bey, dostu Murtaza’yla tanışma öyküsünden bahsetmekle birlikte kanaatimce metni güçlü kılan niteliklerden en mühimi olan ‘anlatıcı’ meselesine değiniyor. Murtaza’dan dinlediği öyküleri hem olduğu gibi kaydettiğini hem de hadiseler keyifle okunsun diye onları Murtaza’nın gözünden aktardığını söylüyor. Gezgin Murtaza’nın heybesindeki öyküler, Selim Bey’in aktarma kabiliyetiyle birleştiğindeyse ortaya okuma zevkinin üst seviyelerde olduğu usta işi bir metin çıkıyor.

Deniz Tarsus, tıpkı ‘Ayrıkotu’nun ilk bölümünde yaptığı gibi gezgin bir kahramanla okur karşısına çıkarak insanı ve coğrafyayı, ‘tarafsız’ birinin gözlerinden sunuyor bizlere. İnsanın, hayvanın, bitkinin her türlüsünü görmüş Murtaza. ‘Elimden her iş gelir’ diyecek kadar çalışmış, ‘bu şehir güzeldir’ diye duyduğu her şehre gitmiş, durmadan yürümüş, yürüyerek öğrenmiş. İnsanın bu dünyada yaratılmış tek varlık olmadığını hatırlamak için her türlü canlının sesine kulak kesilmiş. Onunkisi kelimenin tam anlamıyla yaşamak. Ki farkındadır Murtaza, başka türlü yaşamasının mümkün olmadığının, böyle var olduğunun; Selim Bey’in tabiriyle -normal şartlarda- bu hayatı tercih edenlerin serseri görüleceğinin, ayıplanacağının. Gezmek görmek denilen şeyin, yuvaların koynunda uyanan varoluşun icadı, kendi varoluşumuzun icadı olduğunun da farkındadır. Öyküler o gezip gördükçe, onların bir parçası oldukça vardır.

Murtaza’nın kendisini çağıran dağa gitmeden evvel hep ‘Selim Beyi’ şeklinde hitap ettiği Kâtip Selim’e öykülerini dinletme hevesi, ondan bu öyküleri aktarmasını ve böylece anlatılan insanların yaşamasını dilemesi, hatırat geleneğine selam göndermesi bakımından değerli. Fakat asıl mühim olan, Murtaza’nın öykülere verdiği değerin kendisi: “Sen okumuş bir kimsesin belli Selim Beyi. Hikâyenin kadrini kıymetini bilecek haldesin. Yaşamak, görmek, hatırlamak için çok emek vermek gerek. Anlatacaklarımı duy, bil ki yaşasın, büyüsün sonra da ölsün hikâyeler.” (s. 13-14)

İNSAN İNSANIN NESİDİR?
‘Ben Murtaza’, Murtaza’nın Selim Bey’e seslenerek anlattığı ve hepsinin sonunda Selim Bey’in düştüğü türlü notların bulunduğu -uzun olarak değerlendirilebilecek- dört öyküden oluşuyor. Bu öyküler, ilk bakışta birbirinden bağımsız görünse de aralarında belli başlı bağlantılar mevcut. Ayrıca hepsi Murtaza’nın hatıraları olarak görüldüğünde, kitabı tek bir öykü olarak algılamak ve böyle okumak da olanaklı. “Mucit İlhami Ziya’nın Öyküsü”, “Ete Doğan Yula’nın Öyküsü”, “Reha Hud’la Leyla’nın Vahim Öyküsü” ve “Gelecekte Geçmişi Yazan Baba Mahruki’nin Emanet Öyküsü”, ‘kötülük problemi’ odağında birleşiyor. Genel kötülüğün yanı sıra öykülerden ikisinde ‘anne kötülüğü’, ikisinde ‘savaş ve yıkım’ var. Yine ortak bir nitelik olarak bugün ‘spiritüel’ olarak adlandırdığımız hadiseler, olağan dışı unsurlar yer alıyor kitapta. Deniz Tarsus, kötülüğü kanla, vahşetle, ikiyüzlü/sahte ilişkilerle kitabın orta yerine yerleştirmiş yerleştirmesine. Fakat biz okurlar kötülüğün şiddetini, Murtaza’nın verdiği tepkilerden, şaşkınlığından, öykülere ivme kazandırdığı kısımlardaki anlatım biçiminden anlıyoruz desek hiç de yanlış olmaz. Onun üslubunu canlı kılan da bu. Murtaza’nın karşısında tıpkı Selim Bey gibi biz de birer dinleyiciyiz.

Mucit İlhami Ziya’dan ve onun öyküsüyle bağ kurabileceğimiz Mahruki’den bahsedelim önce. Murtaza, İlhami Ziya’yla tanıştığında da Mahruki’nin öyküsünde yer alan hekim Agâh’la tanıştığında da dünyaya savaş hâkim. Bu öykülerin ilkinde Murtaza yalnızca şehirde bulunurken diğerinde bizzat savaşın orta yerinde kalıyor. Ayrıntılara indiğimizde, ‘savaş ve yıkım’ üzerine kurulan öykülerin her ikisinde de öykü kişilerinin buluşu olarak anlatılan makinelerin olduğunu görüyoruz. Murtaza’nın gemide işçilik yaptığı dönemde limanına sığındığı şehirde tanıştığı İlhami Ziya’nın makinesi, öykünün sonuna dek bir sır gibi saklanıyor, sonunda Murtaza bu makinenin bir ‘yok etme, yer değiştirme’ makinesi olduğunu öğreniyor. Fakat askerlerin yaptığı baskında hem Murtaza’ya dostluk eden, iş veren İlhami Ziya kayıplara karışıyor hem de icadı yanıp kül oluyor. Murtaza’nın öykü kapanırken kurduğu cümleler, zulmün, bencilliğin, insanın insana düşmanlığının portresini çizmesi bakımından dikkat çekici:

“İnsan evine esir düşünce hayvanı da evcilleştirip kendine düşkünleştirir ya. Hayvandaki özgürlüğü görmeyince insan kendi esaretini unutur. İlhami’ye onun âlemine zarar vermelerinin sebebi de aynı tahammülsüzlük bana sorarsan. ‘Biz savaş kurduk, insanlar ölüyor harpte. Esir olduk ölüme. O yüzden İlhami sen de boş durmayacaksın. Savaşacaksın. Makineler icat etmeyi, insanlık için önemli işler becermeyi sana yasaklıyoruz. Biz ölüyorsak yok yere, sen de öleceksin bizimle.’” (s. 43)

Konumuz savaşken Mahruki’nin öyküsünün hemen başında yer alan cümleleri de aktaralım: “Bir zaman geliyor ki savaşan kişi onurlu oluyor. İnsan öldürmeyi reddeden kişiye, ‘Tuh sana!’ deniyor. Taşlanıyor. Sonra devir değişiyor, âlem tersine dönüyor. İnsanın kılına zarar vereni zindanda çürütüp hiç ediyorlar.” (s. 123) Her devrin şahidi Murtaza, düzenin devamlı değiştiğini, insanın koyduğu kurallara yetişmenin mümkün olmadığını ifade ediyor. Dünyada egemen-tür olan insanın kendinde ‘öldürme hakkı’ bulmasına da anlam veremiyor. Öyle ki “Reha Hud’la Leyla’nın Vahim Öyküsü”nde Murtaza’nın ‘ben can yemem’ çıkışına şahit oluyor, av sahnesinde ise hayvanlar sesi duyup kaçsın diye hapşırdığını görüyoruz. Ona göre dünyada av olanlar, avcı olanlar ve bir köşede hiç sesini çıkarmadan duran ‘yaşayan ölüler’ var. Fakat o, sahip olduğu farkındalıkla hepsinden farklı. Mahruki’ye dönersek, bu öyküde Murtaza bir yaralanma sonucu tanıştığı ve sonra çıraklık ettiği hekim Agâh Bey’le birlikte askerlere şifa dağıtma göreviyle savaş alanına gitmekte. Agâh Bey burada yıllar evvel esrarengiz icadıyla birlikte sırra kadem basan babası Mahruki’yle karşılaşmakta. Bu makinenin bir zaman makinesi olduğunu, ‘Mahruki’nin geleceğe gidip geçmişi yazdığını’ öğreniyoruz. Sonrası Agâh Bey’in babasının emanetine sahip çıkmak için gösterdiği büyük çaba ve günden güne tükenen ruhu...

Bu öyküde insan kötülüğünün altını çizen iki unsur öne çıkıyor. İlki Mahruki’nin gelecek tasviri. Mahruki, geleceğin bugünden çok daha beter olduğunu, insanın asla tarihten ders almadığını belirtiyor. Ki gördüklerini yazmasının temelinde de insanları bilinçlendirmek var. İkincisi ise Murtaza’nın kısacık bir süre için de olsa ‘dinlenmeye’ çıktığı zaman doğaya bakıp düşündükleri. Bu cümleleri, Mahruki’nin anlattıklarıyla aynı izlekte okumak gerek: “Ulan böyle bir hayat da var. Hemen nasıl şıp diye unutuverdik kanın içinde Agâh abi. Bak arkada savaş olmasa dünya böyle. Aslı budur. Kurbağa vıraklar. Dere akar. Ot tutunur. Hani bu kadar ya, arkadaki şu harp neyin nesiymiş be?” (s. 137)

Ve gelelim iki anneye: Kendi annesini doğurmaya çalışan, elinden büyüsü eksik olmayan, kendi öyküsü uğruna oğlunu harcayan Yel ve zalim mi zalim, emek sömürücü, katı kalpli bir ‘hanımağa’ görünümündeki Leyla. Murtaza Yel ile oğlu Yula’nın öyküsünde bir çoban, Leyla’nın öyküsündeyse çiftlik çalışanı. Her ikisinde de insanın kapkara kötülüğünün şahidi. “Ete Doğan Yula’nın Öyküsü”nde anne demeye dilinin varmadığı Yel’in oğlunu, Yula’yı, kardeş biliyor. Onu, daha kendine şifa veremeyen annesinden koruyor, fakat Yula’nın canının göğe karışmasını engellemeye gücü yetmiyor. “Reha Hud’la Leyla’nın Vahim Öyküsü”nde ise öğretmenlik ettiği küçük kızların bu çiftlikten kurtulmasını diliyor. Özellikle insan kötülüğünün bir kavram olarak tartışıldığı cümleler, Leyla’nın kardeşi Reha’nın kendince geliştirdiği ‘cezalandırma sistemi’ ve Murtaza’nın onun hakkındaki düşünceleri dikkat çekici. Mesele yine insanın kendinde bulduğu öldürme hakkı: “Reha’nın ölüm fikri, öldürme telaşı, bulduğu çözüm insanlığı yok olmaya götürür. Çünkü Reha’nın hayal ettiği gibi bir insan kalbi yok kardeşim. Yok. Herkes ölsün mü?” (s. 106)

‘Ben Murtaza’ farklı odaklarda okumaya açık bir kitap. Öykülerin ince ince işlenişi, kurgulanış biçimi, anlatıcının duruluğu ve baştan sona dek devam eden ‘insan’ tartışması, öne çıkan niteliklerinden. Bunlarla birlikte doğaya verilen ehemmiyet, özellikle Murtaza’nın vedasıyla farklı bir boyuta ulaşıyor. Onun sonsuz yuvası olan dağa kavuşması, heybesindeki öykülerle birlikte dağın ta kendisi olması, ömrünü tamam etmesi, kitaba tasavvufi bir hava katmakta. Ayrıca insanın yaşama hakkı kadar ölme hakkına sahip olduğunu da vurgulamakta.

Tarsus’un öykülerinin hatırlattıklarıyla, ‘bizden biri’ olan anlatıcısıyla, gelenekle moderni/olağanla olağan dışını birleştiren kurgusuyla edebiyatımızda kalıcı bir yer edineceği aşikâr. Var olsun Abdal Murtaza ve dağların sesini duyan herkes...

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR