Aşk neydi, sevda neydi?

Bugün Sevgililer Günü.

Peki aşk neydi, sevda neydi?

İşe yetişmek için koşarken, ayakların da girmiş çamurlu sulara, sırtında geç kalmanın paniğinden ince bir ter, yüzünde kış ayazı, bir dükkandan neşeli bir şarkı duyuluyor:

Ada vapuru yandan çarklı...

Aklına geliyor adada geçen iki gün, ayakların yavaşlayıveriyor. Nereden nereye değil mi, siz miydiniz Ada yokuşlarından aşağı el ele koşanlar?

Mevsimidir diye, hamsi de artık eskisi gibi değil; el yakıyor gerçi ama bir değil yarım kilo olsun alıp kızartmışsın, masada balık var, olmuşken tam olsun diye bir kadehcik de rakı koymuşsun.

Bir anda birlikte oturulan son sofra gelir akla.

Ne konuşulduysa tek tek hatırlamaya çalışır insan.

Aklına düşer kahkahalarla gülerkenki hali, hiç ayrılmayacakmışsınız da o neşe hep kalacak gibiydi hayatında.

Neye gülmüştü o kadar? Eksik anlattığın bir şey kaldı mı, şimdi mektuba yazılsa gözlerine bakarak söylemekle aynı mı?

İnce bir sızı içinde, yarım kalan her şeye dair.

İnsan aşıkken renkleri daha iyi görür, derler. Hava güzelse dünyanın en güzel mavisi, yağmurluysa bu kente en yakışan grisi, güneşin her batışı turuncuyla kırmızının dansı gibidir.

Ara sokaklardan karşına çıkan bir avuç denize bakakalırsın, yüzüne bir gülümseme yayılır.

Sonra bir gün, sevdiğinden ayrıysan; aynı sokak, aynı açı, aynı hava, mızrak olur kalbine.

En son buradan geçerken ne kadar da mutluydun o düşer aklına

Sevmek, onunla geçirilecek her dakika için ömürden yıllar verecek gibi hissetmek. Sevmek, kokusunu, gülerken gözlerinin ve dudaklarının kıyısında oluşan çizgileri, uyurken kollarını nereye koyduğunu ezberlemek ve hiç unutmamak. Sevmek, onunlayken her şeyin tadını fazlasıyla alabilmek demek.

Sevmek, sebepsizce gülmek demek, içinden hep dans etmenin gelmesi, ıslıkla şarkılar söylemek, herkese selam vermek, büyük adımlarla yürümek yollarda.

Sevmek, kapağını daha önce hiç açmadığın kitaplardan şiirler ezberlemek, birlikte geçen her anı bir film karesi gibi kaydedebilme isteği.

Sevmek, onun içine düşen kahır için dünyayı yakasın gelmesi.

Ada vapuru yandan çarklı nakaratı:

“Müslümanı, Yahudisi, Urumuİsporcusu, ihtiyarı, veremi

Kiminin saçı uçar kiminin eteği”

Şarkının ritmi, neşesi yumruk gibi iner mideye, ani bir özlem baskını bu. Eski bir aşkın, birkaç notayla kalbi birden yoklaması gibi.

Yoksunluğa alışmışken hatırlatıverir eskiden, turistler içinde bir şaşkın gibi hissetmediğimiz adaya götüren, saçların eteklerin uçuştuğu, çok sesli, çok renkli vapuru, bir tokat gibi iner şimdinin soğuk, telaş içinde ve gamlı günlerinin ağırlığı, kimliğini “aferdersin”lerden saklayarak yaşamaya çalışmanın griliği. Sahi en son ne zaman birlikte mutluyduk?

O bir kadeh rakıda, ayrılıklar yüzünden içimizde kalan kelimeleri yoklarken, aklımızdaki eski bir sevgili mi yoksa artık tutuklu bir dost mu?

Seni birden bir avuç denize taşıyan sokağı ekranda gördün, bir reklam filminde, beklemediğin anda, kalbindeki aşk acısı mı sürgünlüğün hasret mızrağı mı?

Bizimki de bir sevdaydı, yaşama ve memlekete dair.

Aşklar uğrardı, acısına eyvallah eder, icabında bir süre çekerdik.

Ama bu, her gün vuruyor, yaşayamadığımız her an.

Ayrılık tek değil, çok kopardılar canımızdan.

Ekmek derdi, yargı derdi, sürgün derdi, can derdi. Bırakmadılar sevecek alan.

Yaşamayı seviyordum, memleketimde gönlümce yaşamayı. Hatta tüm aşklardan da fazla.

Kokusunu içime çekmeyi seviyordum, tarihi fırınlardan gelen kavrulmuş susam kokusu, akşamları Nevizade’yi saran anason, Mis Sokak’tan yükselen kızarmış patates, denizin iyot kokusu vururdu burnuma, dükkanlardan sızan tüm müziklere kulak kabartmayı severdim, uzun yolculuklara şarkı listesi hazırlamayı.

Sadece bir şehri değil, gittiğim her şehri severdim, sokaklarda korkusuz yürüyebildiğim zamanlarda.

Turgut Uyar da böyle sevmişti:

“…Seni boydan boya sevmişim,Ta Kars’a kadar Edirne’den.Toprağını, taşını, dağlarınıFırsat buldukça övmüşüm.”

Överdim ben de. Bir pansiyonda önüme konan ikramlık taze meyve, yolu tarif etmekle kalmayıp eşlik eden bir insan, sular altında kalmamış HasanKeyf, yıkılmamış İnsanlık Anıtı, deşilmemiş Galata Kulesi, devasa tesislere satılmamış sakin koylar, kurutulmamış göllerin alabalıkları yeterdi övmeme, fırsat bulurdum her seferinde.

Gülmeyi seviyordum, derinde bir vicdan azabı hissetmeden, mahcubiyet duymadan.

İyiler merhametten yorgun düşmeden önce, kimsenin acısına basmadan, akışında, geldiği gibi gülebilmeyi, herkes aç açıkta değilken.

Gülüşümün kimseyi yaralamayacağını bilmenin rahatlığıyla.

Ne diyordu buna Edip Cansever:

“…

Anısı işsizliktirAcısı bilincidirBıçağı gözyaşlarıdır kurumakta olanGülemiyorsun ya, gülmekBir halk gülüyorsa gülmektir.”

Şimdi bir Sevgililer Günü’nde, hiçbir aşkın incitemeyeceği kadar yaralı, hiçbir aşka olmadığım kadar memleketin güzel günlerine hasretim.

Ahmet Erhan da düşmüştü bu hisse:

“…Yurdum gibi yaralıyımNe eksik, ne fazlaDerin bir uçurumumBütün haritalarda”

Hesap vermekten bıkkın, hesap soramamaktan yorgunum. Güvensizlikle yaşamak bir aşkta sadakat sorgulamaktan beter.

Yıldım her neşeye şerh koymaktan. Lafını yutmak değil söylemekti aslolan, yargıya tabi olmayan sözün kalmamasından, 50 kelimeyle dönen günlük hayattan ben bir sevdalık alamıyorum.

Özgürleştiğimiz günü görmek için ömürden yıllar veririm. Acıyı yeterince bal eyledik, ben artık taze incirin tadını vicdan yüksüz almak isterim. Adımlarım hızlansın, halaylar grevlerde kalmasın her günümüz düğün derneğe dönsün isterim, bu film çok drama bağladı, sonu mutlu bitsin dilerim.

Çok kahır oldu, çok yandık artık aydınlığa çıkalım isterim.

Cahit Sıtkı Tarancı’nın talebi, talebimdir:

“Memleket isterimYaşamak, sevmek gibi gönülden olsun;Olursa bir şikayet ölümden olsun.”

En büyük sevdamız, yaşama, özgürlüğe, adalete ve memleketedir.

Kalbimizi kıranlar geleceğimizden uzak olsun.

Sevgililer Günü’nüz kutlu olsun.


Bu yazı Evrensel'den alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR