Teslim olmuş hayatlar...

Türkiye'nin şu an geldiği noktada, hepimizin hayatı ciddi risk altında. Neredeyse hiçbir işin başında o işin ehli yok.

Bakın, laf olsun diye söylemiyorum, bu ülke mevcut zaman diliminde paldır küldür ilerliyor ve tüm insanlık açısından bir tehlike arz ediyor. İzah edeceğim...

Geçtiğimiz hafta, gazeteci Mustafa Hoş, 25 yurttaşımızın hayatını kaybettiği Çorlu tren faciasının bilirkişi raporunu ortaya çıkardı.

Raporda, facianın yaşandığı menfez için "hizmet ömrünü doldurmuş ve hidrolik olarak yetersiz" tespiti yer alıyordu!

Rapor, Devlet Demiryolları'nın faciayı yağışa bağlayan savunmasını boşa çıkarıyordu ama dahası, menfezin her iki yanında balast duvarının olmamasının kazaya neden olduğunu yazıyordu.

Bitmiyor, dahası da var. Mevcutta halen kullanılan menfezlerde de kaza olma olasılığının yüksek olduğu vurgulanıyor.

Bu ne demektir?

Trene binen herkes, hayatını demiryollarını yönetme ehliyeti olmayan bir ekibin eline teslim etmiş, öylece bir bilinmeze yolculuk yapıyor demektir.

Geçen ayın başında, Ayvalık'ta bir demir madeninin atık depolama alanı göçtü. Bu depolama alanı, artık nasıl izin verildiyse, göçtüğü anda Ayvalık ve civarının su şebekesini besleyen Madra Barajı'nı ağır metal atıklarıyla doldurdu.

Koca havza zehirlendi!

Dünyanın başka herhangi bir yerinde böyle bir skandal yaşansa birileri hapse atılır, birileri istifa etmek zorunda kalırdı, değil mi?

"Dünyanın başka herhangi bir yeri" diyorum ama bazı ülkeler "istisna" tabii.

İşte Türkiye o "bazı istisna ülkeler"den biri haline geldi.

Uzun yıllar çalınan sınav soruları gerçeğiyle yaşadığımızı biliyoruz. Hâlâ birilerinin sınav sorularını çalıp çalmadığı konusunda ise bir fikrimiz yok.

Devlet memurluğu, polislik, askerlik, üniversite, lise... Bu sınavların hepsinin üzerine bir şaibe düştü...

Akademik hayat, bilimsel anlamda, bitirildi.

Tuhaf bazı üniversiteler kuruldu, tuhaf bir akademi camiası peyda oldu, akademik unvanlar "intihal", yani bilim hırsızlığı yoluyla alınır olmaya başladı.

Kısacık bir araştırma sonucunda, "intihal" ile ya da tezlerini başkalarına yazdırarak akademik unvan elde ettiği açıkça ortaya çıkan ve bundan yüzü bile kızarmayan ne çok tanınmış sima olduğunu öğrenebilir, hayretler içinde kalırsınız.

Gerçi bunlar bile olmayan diplomayı var göstermenin yanında ufacık kalıyor, değil mi?

İşte Türkiye hırsızlığı sindirebilme konusunda da "bazı istisna ülkeler"den biri haline gelmiştir, evet...

Ve bu "istisna ülkeler"in bir diğer tipik özelliği, hırsızlık yapan isimleri açıkça yazdığınızda başınızın belaya girmesidir.

Envaı çeşit "hırsızlık", "lümpen" kategorisi içinde anlam kazanır. "Lümpen"in tipik özelliği, bir şeyi çaba sarf etmeden, kısa yoldan elde etme isteğidir.

Muktedirlere yaltaklanarak makam, mevki, servet, unvan elde etmek, "karakter"i değiştirmez. "Lümpen" toplumun paçavrasıdır.

Emeğin değersizleştiği, kurnazlığın, zorbalığın ve yağcılığın itibar kazandığı bir toplum, tüm bir toplumdan söz ediyorum, lümpenleşmiş bir toplumdur.

Muhalefet liderlerinin kapısına dayanılan, yumruk attırılan, mafyozlara küfrettirilen bir ülke lümpenliğin egemenliğine girmiş demektir.

Böyle bir toplumun içinde yaşıyor olmak insana acı verir, huzursuzluk verir; toplumdaki genel hava insani melekelerini yitirmemeye çalışan herkes için zihinsel bir işkence demektir.

Bir "ölümlü"nün makam, mevki, servet ya da unvan için insanlığın bugüne dek bilinciyle geliştirdiği tüm olumlu değerlerden sıyrılarak alçalabileceği seviyeyi hayretle ve dehşetle izliyoruz.

Yaşı ilerlemiş olanlar çocukları için büyük bir endişe duyuyor; gençler, hatta çocuklar bu ülkeden kaçma planları yapıyor.

Bu toplum, Adile Naşit ve Münir Özkul filmlerinde resmedilen naiflikten çıkıp adım adım nasıl bir sırtlan karakterine büründü, bunu daha sonra tartışacağız.

Lakin kendi kendimize büyük bir tehlikenin içine sürüklendiğimizi fark etmek ve bunu nasıl durdurabileceğimizi düşünmek zorundayız.

Zira böyle bir ülkeye nükleer santral yapılıyor!

Fay hattı üzerinde, tamamen uygunsuz bir zeminde, temelinin çatladığı iddia edilen bir nükleer santral...

Kime emanet edilecek, acaba ne tür bir diploması olacak, orası da ayrı konu...

Hadi, menfezler güvensiz diye trene binmezsiniz, suyuna ağır metaller karışan Ayvalık'ta çeşmeden su içmezsiniz, bir şekilde kendinizi korursunuz da, nükleer bir faciadan nasıl kaçabilirsiniz ki?

80 küsur milyonun Kapıkule'ye doğru koşturduğunu düşünün!..

Hepimiz hayatımızı ve bu ülkenin bir türlü bereketi kaçırılamayan topraklarını korkunç bir bilinmezliğe teslim etmiş vaziyetteyiz. En azından bunu bilmeliyiz.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR