Güçlü kadın

“Güçlü kadın hikâyesi” gibi yaygın bir kalıp var. Edebiyattan televizyona kurban, şeytan, kutsal anne favori üçlüsünün dışına çıkan, kendi amaçları, hedefleri olan, kadın karakterlere duyulan ihtiyacın ifadesi. Tabii hikâyenin değil kadının gücü kastediliyor daha çok, bu kalıpla ilgili ilk sorun bu. Güçlü kadın karakterinizi taşıyacak güçlü bir hikâye inşa etmemişseniz karakter hayli “masa başı”, inandırıcılıktan uzak kalıyor. Ya da hiç de öyle değilmiş gibi görünürken kurban/şeytan stereotiplerine dönüşerek yolculuğunu tamamlıyor.

Kadınlar kendilerine yüklenen bin misyonla beraber kucaklarına bırakılan güçlü olma, her an her şeye yetişebilme zorunluluğuna da “hapsediliyor”, bu da ayrı bir sorun.

Bu kadar eril, ısrarla eril bir anlatı evreninde hedef “güçlü” kadınları değil öncelikle kadınları “iyi” anlatmak olmalı. Gücünüzü gerçeklikten alıyorsanız karakteriniz de çok boyutluluk anlamında güçlü, zengin olur. 24 ayar bir gülüşle yüksek ökçeler üzerinde adam yere serebilen kadın karakterler çizdiğinizde, güçlü bir kadın karakter çizmiş olmuyorsunuz. Erkek süper kahramanın özelliklerini arzu nesnesi kadın imgesiyle birleştirerek bildik eril fanteziyi diri tutmaktan başka pek bir şeye yaramıyor bu. Türün iyi örnekleri varsa da sıklıkla yapılan bundan ibaret kalıyor.

Kentli kadın hikâyeleri en zoru, fantezi alanından çıkıldığında işler iyice karışıyor çünkü. Çocuğuna tek başına bakan, evladı için her şeyi göze alan güçlü kadın eninde sonunda kutsal annelik sınırları içine hapsediliyor. İş alanında kendi kurallarını koyarak ilerleyen hırslı kadınsa ister istemez şeytana evriliyor. Erkeklerin güçlü kadınları taşıyamadığı mitiyle bolca güçlü ama yalnız kadın karakter yaratılıyor bir de. Yalnız kadın, öyle değilmiş gibi gösterse de mutlaka mutsuz, çünkü “tamamlanmamış” oluyor bu hikâyelerde.

Bilimkurgu, aksiyon, polisiye gibi popüler türlerin en az gerçek hayat kadar türe özgü stereotip ve klişelerden de beslenerek yürümesi kaçınılmaz. Ancak o sınırlar içinde de farklı ve daha iyi çizilmiş kadın karakterler kurulabilir. Melez türlerde, dramada ise karakteri klişeden gerçekliğe kaydırmak hikâyenin inandırıcılığı için hayati önemde.

Pandemi bunaltısı başlı başına bir karakter gibi etli kanlı bir hal aldı, geçip karşımıza otursa sohbet sıkıntısı çekmeyeceğiz. Bu durum son zamanlarda pek çoğumuz gibi beni de yazı çiziden, Zoom’dan Skype’tan arta kalan zamanda yeni eski TRT’miz Netflix’e, (herkesin aynı şeyi seyretmesi) dijital ortamlara iyice bağladı. Son zamanlarda izlediğim dizi ve filmlerde en çok ilgimi çekense kadın hikâyelerindeki artışın kadın temsillerinin zenginleşmesine ne ölçüde katkı sağladığı oldu.

En iyi haberlerden girelim. Yayın hayatına yenilerde başlayan kısa içerik platformu Gain Medya’nın iki yerli dizisini, “On Bin Adım” ve “Terapist”i çok sevdim. On dakika civarındaki sürelerini, bu görece yepyeni formatı çok iyi kullanma becerilerine ayrı, türlerine (komedi, polisiye) taze kan getirme başarılarına ayrı bayıldım.

Geçtiğimiz hafta onuncu bölümüyle sezon finali yapan “On Bin Adım” adı üstünde, iki eski sevgilinin her gün on bin adım hedefiyle bir araya gelmesiyle gelişen olayları anlatıyor. Devin Özgür Çınar ve Engin Günaydın başrollerde. Devin Özgür Çınar’dan çıkan hikâyeyi beraber geliştirmişler, senaryoyu da Devin yazıyor. Bizde çok yeğlenmekle birlikte iyisi pek az yapılan absürt komedi, kara komedi çerçevesinden çıkıp olabildiğince doğal, hayatın ritminde akan bir komedi. Epey de güldürüyor. Dizinin bir başka özelliği de, iki karakterinden biri ve yazarı kadın olmakla birlikte kadın hikâyesi kurayım gibi bir amaca soyunmadan eril olmayan bir anlatı evreni kurabilmesi. Kadın karakterin hayatını aşk, ilişkiler, evlilikten ibaret saymıyor. Büyük büyük olaylara bel bağlamıyor. Kadın karakteri de erkek karakteri de zaafları, sevimli yanlarıyla olabildiğince sahici biçimde resmediyor. Pandemi zamanında hele nasıl iyi geliyor. İkinci sezonunun bir an önce gelmesini diliyorum.

Blu TV’nin Deniz Tezuysal imzalı Bonkis’i de kadın hikâyesi klişelerine yaslanmaksızın “eril olmayan” dünya kurmada başarılı. Otobiyografik hikâyesini, oyunculuktan gelmediği halde başrolde oynamanın güçlükleriyle de iyi başa çıkarak hayli güzel yürütmüş Tezuysal. Dizi epey komik, çok doğal. Derdi günü Alfa oğlanı kapmak, evlenmek, kocasını elinde tutmak vb. olan kadın karakterlerden öyle gına gelmiş ki… 35 yaşında temel meselesi işini gücünü bildiği gibi yürütmek olan, idealize ya da karikatürize edilmemiş bir kadının hikâyesini izlemek mutlu ediyor insanı.

Bizden çıkma, kadın imzalı birkaç kısa, güzel diziden sonra heyecanla beklediğim Netflix filmi “I Care A Lot” bir miktar hayal kırıklığı yarattı. Havası iyi, Rosemund Pike’ı var, müzikleri güzel. Bilin bakalım nesi eksik, iyi bir hikâyesi... Zengin yaşlıları kendini vasi ilan ettirerek doktorundan bakımevine acayip kirli ağına düşürüp sömüren bir kadın avukatın çetin cevize çatmasıyla gelişen olaylar… Rosemund Pike Rus mafyasına karşı, tehlikeli kötü adam da Tyrion Lannister (Peter Dinklage). Hikâyeden karakterlere bu kadar ayrıksı malzemeyi rahatsız edici biçimde bir araya getirdiğinizde absürde kayma ve hedef bu değilse de çuvallama ihtimaliniz çok artar. Sonuç ya tam bir zafer ya hüsran olur, ikincisi olmuş. Pike’ın bir de Eliza Gonzalez’in canlandırdığı sevdiceği var, çiftin kimyası da gayet iyi. Ama senaryo her yerinden aksarken lezbiyen çift bütün havasına rağmen kendiliğinden Thelma ve Louise olmuyor tabii ki.

Filmin temel sorunu, güçlü kadın diye yola çıktığı karakterini robotla şeytan arası bir noktaya kilitlemesi. Stereotip yıkıcı havasının altında zihnen erilleşmiş şeytan kadına dönüştürmekle kalmıyor, esasen kadın olduğu için karakterini cezalandırıyor da. Bu yaklaşımı da tüm diğer süper numaralarla birleşerek inandırıcılığı öldürüyor. Bu zaaflarıyla beraber sıkılmadan izletiyor yine de kendini. Netameli kadın karakterlere çok yakışan Rosemund Pike’ın çok payı var bunda.

Filmin hemen ardından Netflix yenisi “Behind Her Eyes”a (Gözlerinin Ardında) vurdum kendimi. Bu diziden beklentim yüksek değildi, onun da katkısıyla gayet iyi vakit geçirdim. Gizem, gerilim, paranormal karışımı bir malzeme bolca pembe dizi sosuna batırılmış. Dizide her cinsiyetten ana karakterin âşık olduğu bir arzu nesnesi Alfa psikiyatrist var. Ki kendi söküğünü o kadar dikemiyor ki, kayropraktist olsa da hiç fark etmezdi, maksat yakışıklı, zengin doktor olsun. Öte yandan yüzeysel bırakılsa da bir başkasının hayatını arzulama temalı hayli psikanalitik bir zemini de var dizinin. Nevrotik mi sosyopat mı belli olmayan eşle (Eve Hewson), iyi kalpli tatlı sekreter (Simona Brown) ve aşırı gizemli geçmiş arasında sıkışmış, iyi mi kötü mü bilemediğimiz Alfa psikiyatrist (Tom Bateman) üçlemesi tam pembe dizilik kurulmuş. Buna karşılık sonuna kadar bir güzel germekle kalmıyor, şeytanın aklına gelmez finaliyle de şaşırtıyor. Kırılma imkânlarıyla beraber hayli garantici bir hikâye ama iyi bir seyirlik çıkıyor ortaya toplamında. Diziler, filmler, vaatleriyle uyumlu oldukları ölçüde “iyi” oluyor.

Farklı türlerde döne dolaşa yaratılan kadın karakterlere bakılınca, bu bakımdan hayatın gerisinde kalmayan kurmaca hâlâ çok az. Güçlü kadın klişesine yaslanmayan, gücünü karakterinden alan farklı örneklere daha sık rastlamak dileğiyle…

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR