STK

STK, “modern” bir kavram; modern olmaktan gayrı da prestiji var; adındaki “sivil toplum” kavramından ötürü. Sivil toplum, sivilleşme, 1990’lardan beri bütün dünyada modernleşmenin, medenileşmenin, demokratikleşmenin simgesi zira. Türkiye’de ilaveten oradaki “sivil”e, askerî müdahalelerin biriktirdiği acze karşı, toplam –Aybarca söyleyelim– “ceberrut devlet” geleneğine karşı bir tutamak olarak yapışıldı.

STK teriminin galebe çalmasına alerji duyanlar da oldu. Genel olarak “sivil toplumculuğa” duyulan bir tepkinin bir şubesiydi bu tepki. “Sivil toplumculuk,“ iktidar hedefinden vazgeçmiş, apolitikleşmiş bir solculuk anlayışının alâmeti sayılmıştı. (Oysa, sivil toplum alanında mücadeleyi, o alanda güçlenmeyi iktidar olmanın zorunlu bir boyutu olarak düşünmek mümkündür.) Ayrıca, STK’lara, özelleşme çığırının bir vektörü işlevini yüklenmesinin verdiği rahatsızlığı eklemek gerekir. Devletin bazı kamusal işlevleri sırtından atıp “sivil topluma” devretmesi, sosyal devletin tasfiyesinin bir veçhesi, zira. Zamane STK ‘muhabbetinde,’ bunun da bir payı var. Milliyetçi-muhafazakar STK’larda tercih edilen “gönüllü kuruluş” terimi ve “hizmet” kavramı (gerek küçük harflisiyle gerek meş’um büyük harflisiyle), tam bu modele nazırdır. Keza, sivil toplumun “sektör” diye konumlandırılışı da…

STK teriminin revaç bulmasından duyulan rahatsızlığın bir nedeni de, onları ve genel olarak “sivil”i, siyaset-dışı hatta siyasetin “zıttı” gibi yorumlama eğilimi. Unutmayın; bu terimin hegemonyasından rahatsız olanlar, bir başka terimin, Demokratik Kitle Örgütü’nün unutturulması, kullanım dışı kalmasına itiraz etiler. Adı üstünde, demokratik olana, yani demos’a, halka ve yurttaş topluluğuna dayanmaya ve ona hitap etmeye, kendi içinde katılıma; kitlesel olmaya, yani maksadı çerçevesinde çok insanı kapsamaya ve örgütlenmeye, yani birlikte eyleme iradesine verilen önemdir, bu terimdeki ısrarın hikmeti.

Tanzimat dönemi cemiyetleri/dernekleri/STK’ları arasında mesela İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin de olduğunu unutmayın. Bu ülkede siyasi partiler, 1961 Anayasasına kadar Dernekler Kanununa tabi idi ve hâlâ siyasi partiler kanunuyla dernekler kanunu birbirine “iltisaklıdır.” Yani derneği/STK’yı tanım gereği, ‘kafadan’ ve hepten siyaset-dışı saymak, öyle kabul etmek, anti-politik bir tutumun, siyasetin alanını alabildiğine daraltan bir tutumun ifadesidir.

Bir alerji unsurunu daha analım. STK “kültüründe,” –elbette bütün STK’larda değil-, dernekçiliğe ve demokratik kitle örgütçülüğüyle kıyaslandığında, gönüllü enerjisi daha kıt, daha profesyonelleşmiş bir yapının kendini göstermesi. Dernekçiden ve demokratik kitle örgütçüsü tipinden farklı olarak STK’lı tipi, meslek-iş edinmek anlamında da, bundan geçinmek anlamında da profesyonel. Elhak bazı STK’lar “kurumsal firmalara” benziyor. Tekrarlayalım, hepsi ve herkes değil. (Yine tekrarlayalım: farklı adlarla, aynı yapılardan söz ediyoruz; tanım, onların gerçekliğinin farklı veçhelerini ve farklı tarzları tarif ediyor.) Ama böyle bir STK/STK’lı “tipi” var.  Evet, “zamanın ruhu,” biraz da.

***

“Sivil” kavramının bir yakası, vatandaşlığa açılır. Balibar, sivil toplum alanını tanımlayan “sivil” ile vatandaşların ortak meselelerine dair örgütlenme alanını tanımlayan “sivik”i (civic) ayırt ediyor. (Balibar’ın fikrinde “sivik”teki vatandaşlık, devletçe tanınan statüden ibaret değildir, vatandaşların kendilerini bir vatandaş cemaati olarak kurmaya dönük kolektif eylemine dayanır.) Sivil toplum alanındaki örgütlenme ve faaliyet, belirli bir vatandaş topluluğunun özel bir ilgisini, bir çıkarını temsil eder. Bunu yaparken, bu özel ilgiyi kamusal ilgiyle, “ortak çıkar”la buluşturmaya, telif etmeye azmediyor da olabilir; veya bir özel çıkarı kamusal çıkar suretinde sunmaya çalışıyor olabilir. Sivil ile “sivik”in temas noktaları var yani. Hele hem siyasal alanın, hem sivil toplum alanındaki örgütlenme ve faaliyetin baskılandığı  koşullarda, bu temasın diri olması zorunlu. Yani STK deyince, tanım gereği “profesyonel” olması, takıntı halinde gayrı-politik ya da anti-politik olması gerekmiyor.

‘Modası geçmiş’ eski adlarıyla, dernek diye de anabiliriz onları, STK da diyebiliriz, neticede kamusallığın olanakları, nefes borularıdır; kamusal ilgiyi genişletirler. Kamusallığın tamamen devletle özdeşleştirilmesine karşı, kamusal olanın devletçe temellük edilmesine karşı vatandaş topluluklarının tedbiri olabilirler. Kamusal olan, yani ortak çıkarı ilgilendiren, toplumun ortak alâkalarını kuran ilişki ve etkinlikler, devletle, hele devlet aygıtı ile aynı şey değildir, olmamalıdır.

İnsan hakları örgütleri, sivil toplum faaliyeti ile siyasal ve kamusal ilginin neredeyse örtüşmesinin, sivil hak arayışının kamusal endişeye inkılâp etmesinin kritik örneğini teşkil ediyor. İnsan hakları kuruluşları, bir devletin, devlet aygıtının, tanımı gereği hakkıyla yerine getiremeyeceği, dahası ona bırakılmaması gereken bir kamusal işlev görürler. İnsanın devlet elinde işkenceye, haysiyet kırıcı muameleye maruz kalmamasını gözetmek, kamusal bir meseledir, bir ‘kamu davasıdır,’ kamusal bir çıkardır; bunu da devletin kendisi yapamaz. Bunu, özerk insan hakları dernekleri/örgütleri/STK’ları yapabilir. İnsan hakları savunuculuğunun timsali haline gelmiş bir Eren Keskin’in, bir Ömer Faruk Gergerlioğlu’nun, bir Şebnem Korur Fincancı’nın bizzat birer kurum kudretindeki çabaları bunu bize göstermiyor mu?

Bazı derneklere/STK’lara tanınan “kamu yararına çalışan” statüsünü hatırlayalım… Bir başka kavramı hatırlayalım: Kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları. Onlar, “standart” demokratik kitle örgütlerinden/STK’lardan farklı olarak, kamu hizmetinin, kamusal işlevin, kamu otoritesinin kısmen devredildiği yapılar. Kamusallığın devletten ibaret ve devletle ‘bir’ olmadığını kurumsallaştıran bir örnektir bu. TMMOB’nin yetkilerine dönük tecavüzler, hele şu “çoklu baro” rejimi, bu kazanımın heder edilmesi bakımdan bir kayıp, bu bilincin karartılması bakımından bir sorun.

***

Batı dillerinde STK’nın karşılığı, NGO biliyorsunuz, non-governmental organisation: hükümet dışı örgüt. Şu da var ki, devletler/hükümetler, STK’ların, -konuştuğumuz gibi, bizzat “STK” namı etrafında örülen prestijle beraber-, kazandığı prestijden eksik kalmak istemediler, zaten STK’lar alanını kontrolsüz bırakmaya katlanamazlardı. Onlar da birtakım NGO’ların “arkasında durdular,” bazı NGO’ları güdümleri altına aldılar, hatta bizzat bazı NGO’ların kurulmasını “ayarladılar.” Bunların da bir adı var; 1980’lerin sonlarında Endonezya’da ‘sahici’ NGO’cularca, bu devletlû “sözde”-NGO’ları teşhir etmek üzere akledilmiş: Government-organized non-governmental organization, yani “hükümetçe örgütlenmiş hükümet dışı örgüt.” Bu oksimoronun Türkçe kısaltması HÖSTK oluyor. (Buradaki “höst”ü, işin rezilliğine, münasebetsizliğe iyi denk gelen bir tevafuk sayalım.)

Hükümet dediğinizin “fıtratı” budur, kamusallığı temellük etmek, başka kimselere bırakmamak ister. İki ay önce, “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun”un içine monte edilen “sivil toplum örgütlerine yönelik istibdat” önlemleri (https://birikimdergisi.com/guncel/10424/sivil-toplumu-tehdit-ve-tenkil-yasasi), bu fasılda, “kitle imha silahı” lâfının uyandıracağı dehşetten aşağı kalmayan bir skandal. Dünya STK Günü’nde, olayımız budur.


* Bu yazıyla ilgili ikazları için ve zaten her zaman, Nilgün Toker’e teşekkür borçluyum.

Bu yazı ilk olarak birikimdergisi.com/haftalik adresinde yayımlanmıştır. Tamamını okumak için tıklayınız.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR