Yeni dünyanın eşiğindeki kadınlar ve erkekler

Dorothy Parker’ın toplu öykülerinin ilk cildi 'Yarın Berbat Bir Gün', 1922-1932 arasında kaleme aldığı öykülerden oluşuyordu. ABD’de alkol yasağının bulunduğu, Büyük Buhran’ın siyasi, sosyal ve ekonomik altyapısının oluştuğu, üst ve orta sınıfın gelirinin önceki dönemlere göre arttığı, kulüplerden caz melodilerinin sokağa yayıldığı bu yıllarda Parker’ın öyküleri, “Amerikan Rüyası”nın temellerinin atıldığı zamanın hakkını verip gerçekliğin önüne görünüşü koyan ve yüzeyselliğin çekimine kapılanlar ile eylemlerinin bedelini ödeyen, eski ve yeni arasında bocalayan, düş kırıklığına uğrayan kadınların ve erkeklerin ilişkilerini getirmişti karşımıza.

İkinci kitap 'Çıplakları Giydir'de ise Parker’ın 1932-1958 arası yayımlanan öyküleri bulunuyor. Büyük Buhran’ın etkilerinin, hem ABD’yi hem de dünyanın geri kalanını kasıp kavurduğu, faşizmin Hitler ve Mussolini eliyle Avrupa’dan yeryüzüne yayılıp aklı başında herkesi tehdit ederek İkinci Dünya Savaşı’nı tetiklediği, savaş sonrası yeni bir dünyanın kurulduğu ve yeryüzünü ikiye bölen Soğuk Savaş’ın başladığı, anti-komünizmin devlet politikası olarak ABD’nin en ücra köşesine ulaştığı dönemde yayımlanan öykülerinde Parker, bütün bu gelişmelerin paralelindeki evlere ve sokaklara götürüyor okuru: Kadınlar ve erkekler arasındaki iletişime ve iletişimsizlikten doğan sorunlara, samimiyet ile samimiyetsizlik arasındaki ince çizgiye, aşklara, kıskançlıklara, yalnızlıklara, hatalara, zaaflara, içten pazarlıklara; kısacası yaşayanlara ve rollere bürünenlere çıkıyor tüm yollar.

MUTLU ANLAR VE KARAMSARLIKLAR
Parker, öykülerinde dönemin siyasi, ekonomik ve kültürel buhranlarını çoğunlukla paranteze alarak ilişkilere; kadın-erkek arasındaki girdaplara, sorunlara, paylaşımlara ve karakteristik mutluluk ve kırılganlıklara yoğunlaşıyor.

“Tüm erkekler aynı yaştadır” diyen olgun bir kadının, tecrübelerinden hareketle genç kıza verdiği öğütler ve yaptığı uyarılar, bu ilişkilerden bir kesit sunuyor: “Rahatlık tüm erkeklerin arzusudur” ya da “erkekler üzüntüyü çağrıştıran şeylerden nefret eder” cümleleri, hem bir deneyimin hem de ilişkilerdeki aksaklıkların anlatımı hâline geliyor.

Bir insanı gözünde büyütüp hayal kırıklığına uğrayanlar ve sonra hayatını temize çekmek için uğraşanlarla da karşılaşıyoruz öykülerde. “İnsana yalnızca kederle tanıştığı yerler şefkatle yaklaşır, eğer mutluluğuna sahne olan yerleri yeniden ziyaret edersen kalbin, yaşadığın şiddetli ıstırap yüzünden patlamak zorunda kalır” diyor bunlardan bazıları.

Sıradanlaşan eylemler veya tekdüze günlerden mustarip olanların yanı sıra uzun süreli yalnızlıktan sıkılıp içini dökenlere de rastlıyoruz; monotonluktan şikâyet edenler, aynı yüzler ve işlerle sürdürüyor yaşamını. Kalabalığın ortasındaki yalnızlar ise erkenden ve sessizce yatağın yolunu tutuyor. İkinci gruptakilerden biri, dörtnala ilerleyen melankoli içinde kendisine yükleniyor: “Ben asla herhangi bir şey başarmayacağım; bu benim için son derece açık. Asla ünlü olmayacağım. Adım asla Başarılı İnsanlar listesine büyük harflerle yazılmayacak. Hiçbir şey yapmıyorum ben. Tek bir şey bile. Eskiden tırnaklarımı yerdim, artık onu bile yapmıyorum. Bir esintiyle yerden kalkarak beni cehenneme uçuracak toz kadar bile etmem ben. Sonunda gemi enkazından kopup sürüklenen başıboş bir parçadan ibaret bir şey olup çıktım. Kopup sürüklensin ve bırakın gitsin… Bundan böyle ben buyum işte. Ah, bu cidden berbat.”

Gündelik yaşamın ve duyguların orta yerinden kurguladığı karakterler aracılığıyla Parker, mutlu anlardaki hüzün ile kesif bir karamsarlığın içindeki mutlu anları birbirine katıyor. Bunların tamamı, yaşamı kendi elleriyle zorlaştıranların veya aşılmaz bir duvarın önünde eğlenme yolları bulanların hikâyelerine denk geliyor. Bir kadını veya erkeği hatırlayanlar, gidenleri ya da kalanları anımsatan yerlerle ve eşyalarla yüzleşiyor.

'SUSKUN YOLDAŞ' HAFIZANIN GÜRÜLTÜSÜ
Parker; siyasi, sosyal ve kültürel problemler parantezi için istisnalar yaparken siyahlara yönelik ayrımcılığı, 1930’ların yokluk günlerinin ve ekonomik sıkıntılarının etkilerini hikâyeleştiriyor. Bunlara adı konmamış aşkları, merhameti ve nobranlıkları da yerleştiren yazar, 1930’lar ABD’sine dair sosyal ve kültürel profiller çıkarıyor satır aralarında.

Kendi hâlinde yaşayıp giden insanlara savaş rüzgârının ulaştığı dönemden izler taşıyan öykülerinde Parker, uzaktaki çatışmaların dedikodusunun korunaklı, güvenli ve dünyanın merkezi gibi görülen mahallelere, kasabalara ve şehirlere nasıl geldiğini anlatıyor. Askerlere ve doktorlara üniforma dikenler, cephedeki evlatlarını göremeyen ebeveynler gibi uzun saatler çalıştığı için çocuklarından ayrı kalıyor. Vahim ve korkunç ihtiyaçlar ile zamanın önemli olduğu bu ortamda utangaç bakışmalar, platonik ilgiler ve resmiyete dökülmemiş aşklar çıkıyor karşımıza. Diğer taraftan, yaşamın yüzeyiyle ilgilenenler ve derin düşüncelere dalanlar, eksikliklerinin farkında olmayanlar ve noksanlıkları nedeniyle dünyayla kavga edenler de yerini alıyor öykülerde.

“Suskun yoldaş” dediği hafızasının yarattığı gürültüyle bir arayışa sürüklenenler, yoksul ve gösterişsiz olarak tanınırken tevazu ile haset arasında bocalayanlar, fazlalıkları ve eksiklikleri yüzünden hayatı ıskalayanlar Parker’ın öykülerinde öne çıkan diğer karakterler.

Parker, 'Yarın Berbat Bir Gün'dekilerde olduğu gibi 'Çıplakları Giydir'deki öykülerinde de gözlemciliğini hikâyeciliğiyle birleştiriyor. Kadınların ve erkeklerin kör topal ilerleyen ama koşullar ne olursa olsun inceliği elden bırakmadığı dönemleri karşımıza getiren yazar, mizahı ve ironiyi eksik etmiyor anlatımından.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR