'Arkamızda devletin gücü yok, ölülerin sesleri var'

Diyarbakır’ın Sur ilçesinde, 28 Kasım 2015 günü çıkan çatışmada Baro Başkanı Tahir Elçi'nin hayatını kaybetmesine ilişkin davanın ikinci duruşmasında müdahillik talebi kabul edilen Türkan Elçi "O daracık sokakta başrolleriyle, figüranlarıyla oynanan oyunun senaristinin, yönetmeninin, kurşunu sıkanın  bilinemeyeceği veya işlenen suçun taksiren olduğu inandırıcı değildir" dedi. 

'ADALETİN TECELLİ EDECEĞİNE HEP İNANDIM'

2 Ekim 2020 tarihindeki ilk duruşmada kendisine söz verilmeyen Türkan Elçi'nin müdahillik talebi ikinci duruşmada kabul edildi. Diyarbakır 10. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen ikinci duruşmada söz hakkını kullanan Elçi'nin konuşmasının tam metni şöyle:

"Bilindiği üzere yüz otuz iki gün önce bu salonda uzun yılların ardından açılan bir cinayet dosyasının adalet arayışının  ilk adımları atılacaktı ,umutluyduk. Beş yılı aşkın bir zaman da geçmiş olsa umutluyduk. Toplumda yaşadığımız genel atmosfer düşünüldüğünde "umut" sözcüğü  çoğu insan  için inandırıcılığını yitirmiş olabilir , fakat gerçek bir mağdur hiçbir zaman umut etmekten vazgeçmez vazgeçemez, çünkü umut onların yaşam dayanağıdır. Çoğu kayıp yakınından dinlediğim hikayelerde gidenlerin günün birinde kapıdan içeriye gireceklerine, geri döneceklerine inandıkları gibi ben de adaletin tecelli etmesi gerektiğine hep inandım.

Yüz otuz iki gün önce "adalet dağıtıcısı olarak addedilen makamınıza saygımız var, çünkü mağdur vekili olarak yapılan haksızlıkların adaletle buluşması için hukuka inanan bir insanın ruhunun mahkeme duvarlarında izi var "şeklinde meramımızı anlatacaktık, fakat saygı duyduğumuz makam bizi dışarıya atmakla tehdit etti. Makamınıza birilerini salondan atma olanağı tanındığını bilebilecek durumdayız, fakat  bir yetki  vicdani ve empati gibi değerlerden  uzaklaştığında ortada iletişimi koparacak ve güveni sarsacak  bir güç kalır. Oysa hukuk düzeni, güven duygusu içinde bir yaşamı vadeden  bulunmaz bir nimettir. Benim gibi bir mağduru dışarıya atmakla tehdit ekmek oldukça kolay bir davranıştır ,çünkü arkanızda bir mülkün  devasa gücü var. Bizim arkamızda ne devlet gücü ne devlerin gücü ne de sırtımızı yaslayacağımız duvarlar var. Bizimle sürekli beraber yürüyen ölülerin sesleri var hepsi o kadar. Fakat bu da bilinmelidir ki bir mülk ancak ve ancak adaletle güçlenir, adaletle ayakta kalabilir. İnsan evladı var olalı  peşine düşüp bulmaya çalıştığı en önemli ortak değerlerin başında "adaletin" geldiği de unutulmamalıdır. Albert Camus'nün anlatımıyla "İnsanlar, herkeste herkesçe benimsenen ortak değere dayanamıyorlarsa ,insan için insan anlaşılmaz kalıyor demektir."

Adaletin gerçekleşme olanağı bu salondadır, onu gerçekleştirme yükümlülüğü de bu makama düşmektedir. Aynı zamanda bu makamın  yükümlülüğünü yerine getirirken objektif olduğu kanısını uyandırmak zorunluluğu  vardır. İlk duruşmada  usul tartışması hususunda gösterilen direnç  sanıkların salonda hazır bulundurulması konusunda da gösterilmiş olsaydı, yargılamanın sıhhatle yapılmasının olanakları yaratılsaydı  taraflara objektif yaklaşıldığına, adaletin tecellisi için gayret edildiğine  kanaat getirilecekti. Zimni de olsa bir yargıç, taraflara meylini hissettirdiğinde eşitlik ilkesinin varlığından söz etmek ne derece doğru olacaktır?  Bir yargı makamı kendini adaletin hizmetinde değil de devletin bir memuru olarak görüyor ve sanık sandalyesinde devletin menfaati için çalıştığını iddia  eden  polisleri  yargılama  hususunda hassas davrandığını hissettiriyorsa bunun keyfi bir yaklaşım olduğu, keyfiliğin vicdanları yaraladığı da bilinmelidir.

Bir yargıcın meylini hissettirme konusunda Hz. Ömer Ebu Musa'ya gönderdiği mektupta "Duruşma salonundaki yerlerinde ve duruşma anındaki bakışlarında taraflara eşit muamele et ki onlardan zengin olanlar adaletsizlik yapacağı zannını hissetmesinler, zayıf olanlar da adaletsizliğe uğrayacaklarını hatırlarına getirmesinler." Yargıcın  tarafsız olması kadar tarafsız görünmesinin hissettirilmesi de önem arz eder ve  bu nedenledir ki İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nin 10. maddesinde "Herkesin hak ve yükümlülükleri belirlenirken ve kendisine suç yüklenirken tam bir şekilde davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakça ve açık olarak görülmesini istemeye hakkı vardır.

'SAVAŞA KARŞI DURURKEN KATLEDİLDİ'

Yargı makamından tarafsız ,objektif, bağımsız ve başkalarından farklı tutulmamayı istemek de  biz vatandaşların en doğal hakkıdır ve adil yargılanma hakkımızın temelini oluşturmaktadır.

Gelgelelim bugün bizi bu salonda bir araya getiren cinayet dosyasında adı geçen mağdura, koca bir şehrin baro başkanına, yani eşime. Ömrünü cezasızlıkla mücadeleye adamış birine. Tahir, toplumun kaosa sürüklendiği, sokaklarda bombaların patlatıldığı, silahların gece gündüz susmak nedir bilmediği ,masum insanların zarar gördüğü bir gidişata hiç kimsenin cesaret edip  dur diyemediği bir anda  sadece kendi insani duygularının etkisiyle  ve savaşa karşı durmak gerektiğine olan inancıyla son sözlerini dile getirdiği anda katledildi.

 Ölümler karşısında kendini sorumlu hissetmesi  bana   Karl Jaspers 'ın bu sözlerini hatırlatır." İnsanlar arasında insan olmalarından gelen bir dayanışma vardır ve bundan ötürü herkes dünyadaki her adaletsizliğe ve yapılan her yanlışa  karşı sorumludur, bilhassa da kişinin tanıklığında işlenen yahut bilmiyor olamayacağı suçlara karşı. Bunları önlemek için elimden geleni yapmıyorsam ben de suç ortağıyım demektir. Diğer insanların öldürülmesini önlemek için hayatımı tehlikeye atmamışsam, sessiz kalmışsam ,kendimi hukuken, siyaseten ve ahlaken hiçbir şekilde anlaşılamayacak bir biçimde suçlu hissederim, tüm bunların ardından hala yaşıyor oluşum bana kefareti ödenemez bir suçluluk yükler."

Bugün ben de bu salonda bunu içtenlikle dile getirmek  isterim ki; bir insan olarak insanların ölümünden duyulan mahcubiyeti yüreğinde hisseden bir baro başkanını katledenlerin cezalandırılması yönünde mücadele etmememiz de bize kefareti ödenemez bir suçluluk yükler. Bu talep bir eşin talebi olduğu kadar, bir suçun cezasız kalmaması için sıradan bir vatandaşın  insani bir talebi  olarak da kabul edebilirsiniz.

Yaşanan insanlık dramının karşısında kendini sorumlu hisseden  birinin,  kaosa mahal verecek şiddet dilini reddederek savaşa karşı olduğunu, savaşın taraflarından  çekinmeden samimiyet ve cesaretle  dile getirdiği esnada katledilmesi toplumda yankı bulmuş , ölümü esefle karşılanmıştır.

Bugün bizi bu salonda  bir araya getiren cinayetin acısını dile getirip faillerin cezalandırılmasını talep ettiğim kadar bu menfur cinayetin toplumun üzerindeki  tezahürünün  de göz ardı edilmemesi gerektiği hususuna  dikkat çekerek  adaletin tecelli edeceği umudunun toplumun umudu haline geldiğini de belirtmek isterim.

'OYUN'

Sonu bir mabedin  ayakları altında dramla  biten bir senaryonun yazarlarının bulunup cezalandırılması huzur ve güven içinde bir ülkede yaşamamız açısından elzemdir. O daracık sokakta başrolleriyle, figüranlarıyla oynanan oyunun senaristinin, yönetmeninin, kurşunu sıkanın  bilinemeyeceği veya işlenen suçun taksiren olduğu inandırıcı değildir. Hukuk devleti ilkesi gereği, yaşadığımız mağduriyetin hukuksal çözümünü  yargı mekanizmasına bırakmayı gerektirir. Yetkililerin yaşanan mağduriyet karşısında sessiz kalması ,olanakların adaletin tecellisi için kullanılmaması, hukuka ve makamlara olan güveni zedeler.

İşlenen cinayetle kanayan yaranın onarılma görevinin  yargıya düştüğü, kamu düzeninde karşılaşılan her türlü haksızlığın  yargı makamlarınca çözülebileceği,adaleti tesis edebilme rolüyle  toplumsal barışın ve huzurun  sağlanacağı unutulmamalıdır ,yargı toplumsal yaraları adaletle onarma işleviyle mükelleftir.Yargı makamlarının adalet dağıtıcısı olarak tanrısallaştırılmış işlevini yerine getirmemesi suçluların cezalandırılmaması neticesinde yargı hanesinde tarih boyunca hatırlanacak bir leke olarak yerini alacaktır."


PAYLAŞ