Cadı avlarının edebi intikamı: Kadınlar Adası

Anıl Ceren Altunkanat’ın çevirisiyle İthaki Yayınları tarafından yayımlanan “Kadınlar Adası”, feminist bakışla kaleme alınmış bir roman. İlhamını 1620 yılındaki cadı avlarından alan yazar Kiran Millwood Hargrave, Norveç’in en kuzeydoğusunda bulunan Vardø’de yaşanan fırtına üzerine kurguluyor bu uzun hikâyeyi. Fırtınada erkeklerini kaybeden adayı merkeze alarak cinsiyet rollerini, ataerkil düzeni ve kadının kudretini sorguluyor; ırk, din ve cinsiyet üzerinden yapılan her türlü ayrımcılığa temas ediyor.

Hem şair kimliğiyle hem de oyunları ve çocuk kitaplarıyla tanıyoruz Hargrave’i. Oxford ve Cambridge Üniversitelerinde eğitim gören, 1990 doğumlu olması sebebiyle çağdaş dünya edebiyatının genç yetenekleri arasında gösterilen Hargrave’in ilk çocuk kitabı “Mürekkep ve Yıldızların Kızı”nın hem çok satanlar arasında yer almasıyla hem de layık görüldüğü İngiliz Kitap Ödülleri-Yılın Çocuk Kitabı Ödülü’yle İngiltere’de büyük bir başarı yakaladığını söylemek mümkün. Yazarın ikinci kitabı “Her Şeyin Sonundaki Ada” Costa Yılın Çocuk Kitapları Ödülü’ne aday gösterilirken; yetişkinler için yazdığı ilk roman olan “Kadınlar Adası” ise The Times çok satanlar listesine birinci sıradan giriş yaptı, öte yandan Fransa’da Prix Rive Gauche à Paris’te en iyi çeviri roman ödülünü aldı.

‘GERÇEK’ BİR ÜTOPYA
“Kadınlar Adası” bana Estonya’ya bağlı Kihnu Adası’nı anımsattı. Kihnu’da, yaklaşık 400 kadın yaşıyor ve balıkçılıkla uğraştıkları için uzun zamanlar denizde olan erkeklerin yokluğunda bütün düzeni kadınlar sağlıyor. Bu nedenle Kihnu’nun adı kaynaklarda “feminist ada” olarak da geçmekte. Hargrave’in romanında ise işler biraz farklı. Yazarın feminizmi erkekleri neredeyse büsbütün reddeden görüntüsüyle ve kadından kadına farklılık gösteren yaklaşımıyla ütopik bir nitelik taşımakta. Öte yandan, Hargrave’in başka bir dünya hayali kurduğunu ve bu dünyada ön yargılara ve ayrımcılığa yer olmadığını görüyoruz.

Hikâyeye göre fırtına, denize açılmış kırk erkeği yutuyor. Ölülerini toprağa verdikten sonra ise adada kadınların hâkimiyet başlıyor. Fakat bu durum uzun sürmüyor, adaya düzeni sağlaması için bir vekil tayin ediliyor: Absalom Cornet. Bu vekilin geliş amacı, Kuzey adalarında “cadı” kimliği taşıyan herkesi cezalandırmak. Ceza sistemi ise oldukça acımasız. Böylece adada daha önce benzeri yaşanmamış günler yaşanmaya başlıyor. Vekilin uygulamalarını destekleyenler ve kadınların sağladığı eski düzenden memnun olanlar arasındaki gerilim gittikçe artıyor. Ada kadınları arasında anlatıcının özellikle odaklandığı Maren’in ve onun fırtınada yitirdiği kardeşi Erik’in eşi Diinna’nın ayrı bir yeri var. Ayrıca vekilin eşi olarak adaya gelen Ursa, kitabın en önemli figürlerinden biri. Eşinden herkes kadar korkması ve Maren’le kurduğu bağ dikkate değer.

“Vardø bir ada; liman adanın bir kıyısından ısırılıp koparılmış gibi, diğer kıyılar teknelerin denize inemeyeceği kadar yüksek ya da kayalık. Maren acıyı öğrenmeden önce ağları öğrenmişti; sevgiyi öğrenmeden önce rüzgârları. Yazın annesinin elleri balık pullarıyla yıldız yıldız lekeli olur; tuzlanıp kuruması için dışarı asılan balıklar beyaz kundak bezlerine benzer, kimisi rengeyiği derisine sarılıp çürümesi için toprağa gömülürdü.

Babası denizin onların yaşam şekilleri olduğunu söylerdi. Her zaman onun verdikleriyle yaşamış, zamanı geldi mi denizde ölmüşlerdi. Ama fırtına onu bir düşmana çevirdi; şimdi gitmekten söz ediliyor.” (s. 19)

“Annem, Andrea ve beni yetiştiren tüm kadınlar için…” diyor kitabın hemen başında Hargrave. Romana ruhunu üfleyen de bu kadın vurgusu. Tam da bu nedenle yine feminist yöntemle kaleme alınmış olan “Ben, Kirke” ve “Kızların Suskunluğu”na benzetiliyor “Kadınlar Adası”. Bahsi geçen anlatıların ortak özelliklerinden biri de, tarihsel/mitolojik anlatıları edebî eser formatında yeniden üretmeleri ve arka planda kalmış olanların hikâyelerine odaklanmaları. Bu açıdan baktığımızda, “Kadınlar Adası” yaşanmış bir fırtınaya ve bir dönemin meşhur cadı avlarına dayandığından, yine diğer anlatılarla arasında bir ilişki kurulabilir; fakat bu kitapta diğerlerinde olduğu gibi Yeni Tarihselciliğe temas eden bir “yeniden yazım anlayışı” görülmüyor.

Fırtınanın, adada kadın hâkimiyetini başlatması sebebiyle, kurguyu harekete geçiren kuvvet olduğunu söyleyebilirim. Kitabın ilk sayfalarında fırtınayla atılan düğüm, ilerleyen sayfalarda bu fırtınanın nasıl ortaya çıktığı araştırılırken çözülüyor ve bu süreç cadı avlarına varan bir soruşturmayı da kapsıyor. Yazar, böylece bir kimlik olarak cadılık meselesine ve belli başlı geleneksel ritüellere temas ediyor. Henüz fırtına adanın yerlileri arasında tartışılırken bile doğaüstü görüntülerden/güçlerden ve büyüden bahsediliyor:

“‘Neden balığa çıkmadılar?’ diyor Sigfrid. ‘Kiberg büyük balık sürüsünü görmedi mi?’ Edne kafasını iki yana sallıyor. ‘Ne sürüyü ne balinayı.’ ‘O halde bizim için gönderilmişti,’ diye fısıldıyor Toril; korkusu mırıltı dalgalarıyla kilisenin sıralarına yayılıyor. Kehanetler ve abartılarla dolu bu sohbet kutsal bir yer için çok dünyevi ama kimse dedikodunun cazibesine direnemiyor.” (s. 23)

LAPONLAR VE CADI AVLARI
Kitabın girişinde Norveç’e ve Vardø, Finnmark’a ait haritalarla birlikte bir Finnmark hükmü yer almakta. Kralın emriyle kayıtlara geçen bu hükme göre, “Eğer bir büyücü ya da inançlı bir erkek Tanrı’dan, Kitabı Mukaddes’ten ve Hıristiyanlıktan vazgeçer, kendini şeytana adarsa canlı canlı yakılacaktır.” Bu hükümle birlikte romanın ilk bölümünde yer alan Vardøhus Bölgesi Beyi’nin vekile yazdığı mektup, cadı avlarına işaret eden ilk belirtiler. Bu mektupta adanın bulunduğu bölgede “Şeytan’ın kokuşmuş soluğunun hissedildiği” kaydedilirken aynı zamanda kötülüğü yayan yerel bir topluluktan da bahsediliyor: Laponlar. Sámiler ya da Laponlar, Norveç ve İsveç’in Kuzey Kutup Dairesi içindeki bölgelerinde eski zamanlardan beri yaşayan bir etnik grup. “Kadınlar Adası”nda Diinna temsil ediyor onları.

Romanda Diinna’nın bir Sámi olduğu vurgulanırken Lapon büyüleri ve Lapon ritüelleriyle ilgili ayrıntılar da bulunuyor. Kirsten’in pantolon giymesinin hoş karşılanmaması, Diinna’nın ölüleri gömmek için huş kabuğundan yapılmış kumaşlar getirmesi, ölülerin başında davul çaldırması ve böylece kapıların ölülere açılacak olduğuna inanması gibi. Öte yandan Diinna’nın ölen eşi Erik’in annesi kendisine bir torun vermesine rağmen sevmiyor onu, çocuğunu Sámilerin inanışlarına göre yetiştireceğini düşünüyor, Diinna’yı her fırsatta kimliği üzerinden aşağılıyor. Aynı evde yaşayanların bile tepkileri böyleyken vekilin gelmesiyle Laponlar için ölüm çanları çalmaya başlıyor. Diinna kendisi gibi kiliseye gitmeyenlerin ve inanışlarına göre yaşayanların -yalnızca zararsız bazı ritüellerde bulunsalar da- cadılıkla suçlandığı ve yakılarak öldürüldüğü söylentisinden sonra çocuğunu da alarak kaçmaya karar veriyor. Bu sırada Maren’e söyledikleri insanın insana bakışını apaçık ortaya koyması bakımından mühim:

“Burası bir çocuğa uygun değil. Havaya, ağaçlara ihtiyacı var ve ona kırık, yarım kalmış bir şeymiş gibi bakmayan insanlara ihtiyacı var.” (s. 245)

Yine Laponlara nasıl yaklaşıldığına örnek olarak vekil ve eşi Ursa’nın Lapon ritüelleriyle ilgili konuşmalarını alıntılayalım:

“‘İskoçya’daki kralımız, Kral James cadıları belirlemek ve sınamak üstüne bir kitap yazdı ancak Laponları yakalamak gayet kolay. Gerilmiş deriden davulları var, onları çalarak şeytanları çağırıyorlar.’ Haç çıkarıyor ve Ursa teninin altında buz gibi bir akış hissediyor.

‘Şeytanlar mı? Bunu yapabilirler mi?’

‘Elbette, bir rahip nasıl Tanrı’ya seslenirse öyle,’ diyor Absalom usulca. ‘Eski zamanlarda, Kral Christian’ın emirlerinden önce böyle aletleri yok etmeleri konusunda yasa tarafından mecbur bırakılmamışlardı bile. Moe mektubunda bir tane ele geçirdiklerini yazıyor – bir şeyleri serbest bırakmaktan korkup yakmaya cesaret edememişler.’” (s. 180)

Yazar Hargrave, kadının kadına duyduğu sevgiyi de romanına dahil etmiş. Bir diğer deyişle bir kadını en iyi bir kadının anlayabileceği fikrinin altını çizmiş. Vekilin eşi Ursa ve anlatıcının odağındaki Maren arasındaki yakınlık, romanın ana damarlarından biri. Öte yandan bu ilişki, vekilin kötü imajını da besliyor. Adanın cezalandırılan kadınlarına gelince... Onlar, romanın başında şahitlik ettiğimiz fırtınayı yaratmakla ve onlarca erkeği öldürmekle suçlanıyorlar. Yani büyüyle. Maren ve Ursa’nın bu suçlamalarla ilgili tepkileri ve zaman içinde şekillenen fikirleri dikkate değer.

“Peşlerinden gidiyor, kalabalık arkadan iterek safları sıklaştırıyor, yanlışlıkla Maren’e ve Kirsten’i tutan muhafızlara denk gelen tükürükler ve tekmeler savuruyor ve sürekli tıslıyor, inliyor ve haykırıyorlar: Cadı! Cadı! Cadı! Bu toplanmış kalabalığın çoğu yabancı, tanımadıkları, kendilerine hiçbir zararı dokunmamış bir insana haykırıyorlar. Maren’e paniğe kapılmış bir rengeyiği sürüsünü anımsatıyorlar.” (s. 279)

Hargrave, romanının sonunda yer alan “Tarihi Not” başlıklı bölümde, cadı avlarından ve mahkemelerinden söz etmiş, kurgusuna can veren gerçekliğe değinmiş. Dört yüz yıllık bir mesafeden bile birçok şeyin kendisine tanıdık geldiğini kaydeden yazar, insanlığın yüzyıllardır değişmeyen/değiştirilemeyen meselelerini de işaret etmiş böylece. “Kadınlar Adası”, özellikle ayrımcı muamelenin köklerini eşeleyen ve bu muameleye maruz kalanların konuşmasına imkân tanıyan kurgusuyla, benzer meselelere kafa yoran her okurun beğenisini kazanacak bir kitap.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR