Yüksek beceriksizlik, derin kötülük

Düşünün, bundan 2 bin 500 yıl kadar evvel Anadolu'nun verimli topraklarında, mesela bugünkü Konya ili sınırlarında, Toros eteklerindeki ovada kendi halinde yaşayan, tarımla uğraşan bir çiftçisiniz...

O verimli topraklarda kendinize yetenin de fazlasını üretiyor, bağınızdaki üzümlerden şarap yapıyor; ambarınıza pestiller, pekmezler, ballar, bir miktar tahıl istifliyor, bir kısım ürününüzü ilerideki tepede bulunan Zengibar Kalesi'ne vergi olarak yolluyor, çoluğunuzla çocuğunuzla yaşayıp gidiyorsunuz...

Bir gün kümesteki tavuklara yem verip koyun ağılını kontrol etmeye giderken, ileriden bir toz bulutu havalanıyor. Merakla kafanızı kaldırıyorsunuz, çiftliğe doğru gelen atlılar görüyorsunuz. Evdekileri toparlayıp kaçmak için artık çok geç...

Ev ahalisini korumaya çalışırken önce siz kılıçtan geçiriliyorsunuz. Sonra filmlerdeki o tatsız sahneler...

Yaşayabilenler köle olarak alıkonuluyor...

Coğrafya kaderdir...

"Coğrafya kaderdir" diyorlar ya, işte bu söz en çok bizim coğrafyamız için geçerlidir. Bütün istilacıların geçtiği buluşma noktası.

Belki de o yüzden, tüm istilacıların yolu üzerindeki Zengibar Kalesi ve çevresinde ikamet eden İsauralar Anadolu'nun gelmiş geçmiş en savaşçı halklarından biri olmuştur. Kendilerini korumak için, sırtlarını Toroslar'a verip savaştılar durdular.

En son Anadolu'ya yerleşen Türk boylarıyla karıştılar, pek çoğu Karamanoğulları'nı oluşturan ve 'Türkmen' olarak anılan ahalinin bir parçası oldu, bir kısmı "Ortodoks Rum" haline dönüştü.

Ama çileleri bitmedi...

II. Mehmed Karamanoğulları'nı yenilgiye uğratıp bölgeyi istila edince, bölgedeki Türkmenler bir tehdit oluşturmasın diye, koca nüfusu kafileler halinde Ege adalarına ve Kıbrıs'a sürgün edildi.

Bu konuda belge yok denecek kadar azdır. Lakin epey bir kişinin yollarda hayatını kaybettiği, hatta öldürüldüğü söylenir.

Aradan birkaç yüzyıl geçmiş, İsauraların ve Karamanoğlu Türkmenlerinin sağ kalabilen torunları adalarda kendilerine bir hayat kurmuştur.

Birinci Cihan Harbi buralara çok fazla uğramadı. Mesela Midilli'de Müslüman ve Hristiyan köyleri ayrı ayrı olduğu için neredeyse hiç çatışma yaşanmadı.

Lakin Yunan bağımsızlık hareketi, her iki nüfusun iç içe yaşadığı Girit'e etki etti. Sırayla birbirlerini kırdılar. Girit göçmenlerinin kavgada pek olması oradan gelir.

Sonra...

İstiklal Harbi'nin ardından yeni bir sürgün başladı...

"Mübadele" dediler, Ege adalarındaki Karamanlılar -tabii İsauralar- yanlarına alabildikleri bir kısım eşyaları teknelere yükleyerek, bilmedikleri başka topraklara doğru yola çıktı.

Kıbrıs İngiliz'e kiralandığı için "mübadele" onlara değmedi. Onlar iyice Kıbrıs'a, Kıbrıslı kimliğine tutundu.

Bütün bunları niye mi anlattım? İzah edeyim...

Huzurun istilası...

Bizim bu Anadolu topraklarında, zamandan bağımsız olarak, hep bir mücadele yaşanmış: Çalışan, üreten, yerleşik ve huzurlu bir yaşam kurmak için çabalayan insanlar ile istilacılar ve yağmacılar arasında...

Bize ilkokulda öğretmişlerdi, "Türkiye dünyada kendi kendini besleyebilen yedi ülkeden biridir" diye. İşte bu bereketli ve muhteşem topraklar üzerine ne zaman bir huzur yerleştirseniz, o huzur istila ediliyor.

Zenginlik hep birilerinin gözünü kamaştırıyor. Halkın lokması kursağından alınıyor.

Artık Türkiye kendi kendini besleyemiyor. Dahası, halk beslenemiyor.

Ülkemiz yağmalanıyor.

Ne için?!.

Yaklaşık 2 bin 500 yıl önce bir gün Zengibar Kalesi'nin eteklerinde acımasızca öldürülen o çiftçinin katili de öldü gitti.

Oradaki ahalinin varlığına el koyanların torununun elinden başka bir yağmacı aldı neyi varsa...

Geriye hepimizin genlerine oran oran yerleşmiş öfke, kavga, ihanet, açgözlülük, canilik, sürgünlük, kötülük, isyan kaldı...

Başaramadık... Şimdilik...

Önce İkinci Meşrutiyet, sonra Cumhuriyet, bütün bunları keskin biçimde değiştirme, yurttaş olarak birleşmiş bir halkın kendi kaderini ortakça belirleme çabasının sonunda kuruldu. Görülüyor ki bunu beceremedik...

İstanbul Sözleşmesi'nin bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle feshi, Gezi Parkı'nın yine bir kararname ile Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne bağlı bir vakfa devri, Merkez Bankası Başkanı'nın yine görevden alınması, Katar'la "su kaynaklarının yönetimi anlaşması"nın ilanı...

Bunlar piyasaları altüst etti. Pazar gecesi itibarıyla herkes bunu konuşuyor.

Pazar gecesi, yani önce Japonya'da ardından Çin'de güneş doğduğunda Türk Lirası değer kaybetmeye başladı.

Topraklarımıza yine atlılar girdi, soframızdan lokmamızı aldılar, kimimizi kılıçtan geçirdiler de haberimiz yok.

Burada, "yerli ve milli" vurguncuların doymak bilmez açgözlülükleri bir yandan...

Bugün Türkiye'ye yapılan kötülüğü yapabilmek için devlet idaresinde ya "yüksek beceriksizlik" ya da "derin kötülük" olması lazım.

"Yüksek beceriksizlik" cuma gününden pazar gecesi olacakları bilemeyecek kadar kör olmayı gerektirir.

"Derin kötülük" ise cuma gününden pazar gecesi bütün olacakları bilen birilerinin, sokaklarda, pazar yerlerinde çöplerden doyacak bir şeyler bulmaya çalışanların sayısını artırması demektir.

Belki her ikisi bir yerde kesişmiştir, kim bilir...

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR