İnsan hakları ABD’yi kurtarır mı?

Trump seçildiğinde insan hakları konusunu dış politika gündeminden çıkarmış ve bu konuyu o dönemde burada ele almıştım. İlk yurtdışı gezilerinden birini yaptığı Suudi Arabistan’da “kimseye hayat tarzı dersi vermeye niyetim yok” diyen, BM İnsan Hakları Konseyi’nden çekilen, Sisi yönetiminin ihlalleri karşısında “benim gözde diktatörüm” diye espri yapabilen Trump’tan sonra Biden, ters bir yönde hareket ederek insan haklarını önemli bir gündem maddesi haline getirdi. Daha seçim kampanyası sırasında “başkan olduğumda insan haklarını dış politikanın merkezine yerleştireceğim” diyen Biden’ın bu konudaki adımları takip ediliyordu. Bu yazıda ABD sisteminin Biden ile birlikte tekrar insan hakları politikasına dönmesini zorlayan küresel dinamikleri ve bunun olası sonuçlarını tartışacağım.

TRUMP MİRASI
ABD insan hakları konusunu ilk kez Carter döneminde açık bir dış politika aracına dönüştürdü. Carter yönetimi insan haklarını hem kurumsallaştırarak dışişleri bakanlığına bağlı insan hakları dairesi kurdu ve yıllık raporlar yayınlamaya başladı, hem de dış politikasında bu konuyu öne çıkardı. Aslında Doğu Bloku'na yönelik olan ama Latin Amerika’daki müttefiklerini de hedef alan bu politika, zamanında ABD içinde de çok eleştirildi.

ABD, kendi içindeki bütün sorunlara rağmen, o tarihten itibaren insan hakları gibi elverişli bir konuyu Trump dönemine kadar elinden bırakmadı. Trump yönetimi muhafazakâr hukukçulardan oluşan bir komisyon kurarak, insan haklarına ABD ile sınırlı bir tanım getirmeye çalıştı, bana uyduğu sürece desteklerim türü seçmeci bir tavır benimsedi. Ayrıca insan hakları konusunda kendi ideolojisini doğrudan yansıtan bir şekilde bir hiyerarşiye giderek bunu dinî haklar ve mülkiyet ve fikrî mülkiyet haklarına indirgedi, gerisiyle ilgilenmedi. Oysa, insan hakları konusunda en temel noktalardan biri, bu konuda bir hiyerarşinin sakıncalı olmasıdır.

BIDEN İLE GELEN
Biden seçim kampanyasından itibaren dünyadaki demokratik gerilemeye dikkat çekerek bu konuyu önemsediğini, bir dünya demokrasi konferansı toplayacağını açıkladı, “Trump’ın gözde diktatörlerine artık açık çek vermeyeceğini” söyledi. Biden’in göreve başlamasından itibaren bu konuda birkaç gelişme yaşandı. İlk icraatları göçmenlere yönelik uygulamaları düzeltmek, bazı Müslüman çoğunluklu ülke vatandaşlarına uygulanan vize kısıtlamasını kaldırmak oldu. ABD, özellikle İsrail’e ve kendisinin Afganistan gibi bazı yerlerdeki eylemlerine yönelik rahatsızlığının devam etmesine rağmen, BM İnsan Hakları Konseyi’ne geri döneceğini açıkladı, bu kuruluşta seyahat yasağı uyguladığı yetkililere yönelik bu yasağı kaldırdı. ABD büyükelçiliğini Kudüs’ten tekrar Tel Aviv’e taşımaya yanaşmasa da, Filistin Yönetimi'ne ekonomik yardımı yeniden başlattı, Batı Şeria için resmî açıklamada “işgal altında bölge ifadesi” kullanıldı. Gözden kaçan bir uygulama olan Pentagon’un (ve kısmen CIA’nin) silahlı insansız hava araçlarıyla yürüttüğü operasyonlara kısıtlama getirdi, bunların Ulusal Güvenlik Konseyi gözetimine alındığını açıkladı.

İnsan hakları konusunda kurumsal bir düzenlemeye de gidildi. Biden ekibindeki birçok üst düzey görevli gibi geçmişte Obama döneminde çalışmış Rob Berschinski başkanın özel danışmanı ve Ulusal Güvenlik Konseyi içinde oluşturulan Demokrasi ve İnsan Hakları Yöneticisi olarak görevlendirildi. Trump döneminde yayınlanan Ulusal Güvenlik Belgesinde adı geçmeyen insan hakları, demokratikleşme, kadına yönelik şiddet ve LGBT hakları, Biden yönetiminin yayınladığı geçici ulusal güvenlik belgesinde yer buldu. Biden ayrıca 1994’te Clinton döneminde, önemli olumlu sonuçları olan kadına karşı şiddet yasasını Senato’ya sunan senatör olarak da dikkat çekiyor. Kabinesinde de ABD tarihinde yüzde 46 oranı ile rekor sayıda kadın ataması gerçekleştirdi.

NEDEN ŞİMDİ?
İnsan haklarının evrensel, kültürel göreceliğe tabi olmayan bir değerler sistemi olduğunu, bu anlamda günümüzde Batı merkezli bir düşünce olarak alınmaması gerektiğini ama başta ABD olmak üzere siyaseten dış politikada kullanılan bir araç olduğunun farkındayız. Dolayısıyla, ABD ve/veya Batı’nın ekonomik/stratejik çıkarları ağır bastığında insan hakları siyasetinden de değerlerinden de hemen vazgeçtiği gibi herkesçe malum bir klişeyi burada tekrarlamaya gerek yok. Konu Biden’in kişisel eğilimleri de değil. ABD’nin neden Trump sonrası birden insan hakları ve demokratikleşme siyasetine bu kadar ağırlık vermeye başladığı. ABD’nin Biden yönetiminde vurgulu bir insan hakları ve demokratikleşme atağına geçmeye başlaması en başta ABD hegemonyasının yeniden inşa süreciyle ilgili. Bunun Çin’in yükselişi, Rusya’yı daha fazla sıkıştırma çabası, dünyanın birçok yerinde -çoğu ABD müttefiki ülkelerde- yükselen otoriter liderlerin kendilerine daha fazla alan açma çabaları ve ABD’nin değerli bir aracı kaybetmesinin sonuçlarını görmesiyle ilgili boyutları var. Bu noktaları açmak gerekiyor.

HEGEMONYA VE İNSAN HAKLARI
ABD kendisini ve Batı sistemini Çin’den ayrıştırmak, aradaki fay hattını keskinleştirmek istiyor. Sonuçta Çin, Sovyetlerden farklı olarak devlet kapitalizmi şeklinde de olsa kapitalist bir modele sahip. Batı ile Çin’i ayırdeden tek önemli fark demokratik, liberal bir sistem oluyor. ABD küresel olarak Çin’i, otoriter ve geride kalan ülkeleri demokratik çizgiye çekerek kutuplaşmayı altyapı değil, üstyapı üzerinden inşa etmeye çalışıyor. Çin ile daha yoğun olarak içine gireceği mücadeleyi otoriter bir modelle demokratik, açık toplumlar arasındaki yeni bir soğuk savaş olarak kurmak istiyor. ABD, Çin’in karşısına demokratik bir blokun lideri olarak çıkmayı planlıyor. Bunun yollarından biri de 2010’lardan itibaren küresel olarak güçlenen otoriter, sağ popülist dalgayı geri çevirmek, yeni bir demokratikleşme ve insan hakları dalgası başlatarak Çin’i ideolojik olarak zorlamak.

ÇİN VE İNSAN HAKLARI
Çin çok uzun süre insan haklarını Batı merkezli ve kendi kültürüne yabancı bir kavram olarak gördü. Fakat ülkesinde ekonomik gelişme ve kentleşmeyle birlikte, insan hakları kavramını kullanmaya ama kendisine özgü bir tanım içine sıkıştırmaya başladı. “Çin’e özgü insan hakları” (İngilizcesiyle human rights with Chinese characteristics) adını verdiği ve insan haklarını ekonomik gelişmeye indirgeyen bir yaklaşım geliştirdi. Hatta, Batı’nın etkisini azaltmaya yönelik olarak “Güney-Güney İnsan Hakları Forumu” dediği ve Çin dışişlerinin yürüttüğü, daha çok kendi insan hakları anlayışına yakın ülkelerden katılımın olduğu bir toplantı serisi başlattı. Örneğin, 2019’daki toplantının başlıklarından biri “Bir Yol Bir Kuşak Projesinin Sürdürülebilir Kalkınmaya Katkısı"ydı. Bu toplantılarda yoğun bir Batı çifte standardı eleştirisinin yapıldığını belirtmek gerek.

ABD, Çin’in yükselişiyle yalnızca askerî araçlarla ve ekonomik önlemlerle başedemeyeceğini Obama ve özellikle Trump yönetimleri sırasında iyice kavradı. Bu yüzden elindeki kültürel araçları Çin’e karşı daha etkin bir şekilde kullanma yoluna gitmek zorunda kalmış görünüyor. Biden da Çin lideriyle yaptığı ilk görüşmede önceliği insan hakları ve tabii ticarî ilişkiler ve Güney Çin denizindeki gelişmelere verdiğini açıkladı. Askerî araçları, ittifak ilişkilerini güçlendirmeyi dışlamayan bu strateji daha kapsamlı ve Çin’i insan hakları konusunda daha fazla sıkıştırmaya dayanıyor. Burada Uygur meselesi, Hong Kong ve Tibet konuları önümüzdeki dönemde daha fazla gündeme gelecek, genç kuşak kentli orta sınıflar bu sürece çekilmeye çalışılacak.

MÜTTEFİKLER VE İNSAN HAKLARI
Küresel otoriterleşme dalgası (literatürdeki adıyla rekabetçi otoriterlik veya neoliberal otoriterlik) Trump’tan önce başlamadı ama onun yönetimiyle birlikte büyük bir dış destek buldu. Türkiye’de Erdoğan, Macaristan’da Orban, Mısır’da Sisi, Suudi Arabistan’da Prens Selman, Filipinlerde Dutarte gibi liderler yalnızca içeride otoriterleşmekle kalmadılar, dış politikada da giderek Çin ve Rusya’ya yakınlaşmaya, bu iki ülkeyi ABD ile ilişkilerinde dengeleyici olarak kullanmaya başladılar. Soğuk Savaş döneminde geçerli olan gelişmekte olan ülkeleri ABD adına otoriter rejimlerle Batı sistemine bağlı tutma stratejisi, Çin’in yükseldiği, Rusya’nın dış politikasında daha aktif olduğu bir ortamda sorun çıkarmaya başladı. ABD’nin Çin ve Rusya’yı stratejik rakip olarak gördüğü bu ortamda müttefiklerini yanına çekmesinin ve bu iki güce mesafeli tutmalarının yolu, Putin ve Şi otoriter modellerini reddetmelerinden de geçiyor. Ayrıca, Çin’e karşı bir demokrasi ittifakı kurulacaksa, ABD müttefiklerinin asgari tutarlılık adına otoriterlikten uzaklaşmaları da gerekiyor.

ABD’NİN ÇELİŞKİLERİ
İnsan hakları konusu uluslararası ilişkilerin sahasına girdiğinde çelişkiden bol bir şey yoktur. ABD doğal olarak bu konuda başı çekiyor. İçeride de Biden yönetimine uluslararası demokrasi konferansı toplamadan önce, ABD’deki insan hakları sorunları hatırlatılıyor. Sonuçta ABD merkezli Freedom House dünya sıralamasında ABD’yi 33.lüğe yerleştirirken, hâlâ siyah hakları, göçmen karşıtlığı ve ayrımcılık gibi sorunlar tam olarak çözülemedi. İkincisi, ABD bazı müttefiklerine insan hakları konusunda dayatmalar yapmakta zorlanacak. Bunlardan en önemlisi tabii ki Hindistan. Rusya’dan sonra Hindistan’ın da Çin’e yanaşması ABD açısından büyük bir stratejik kayıp olurdu ve son yıllarda küresel jeopolitik açısından ABD’nin en önemli hamlelerinden biri Hindistan’ı yanına çekmeyi başarabilmiş olması. Dolayısıyla, Modi yönetimindeki Hindistan, S-400 füze sistemi almak gibi ABD’yi rahatsız eden girişimlerde bulunsa da, başta insan hakları konusu olmak üzere, bu tür konularda tolere edilecek gibi görünüyor. Diğer sorunlu ülkeler Suudi Arabistan ve Mısır. Her ikisi de ABD için çok kritik ve Biden Sisi, Prens Selman ve Erdoğan’ı aramayarak mesajını verdi. Hatta, Biden, Trump’ın sümenaltı ettiği Kaşıkçı cinayeti raporunu açıklayarak sorumlulara yaptırım uyguladı, Selman’ı da sorumlu tuttu ama 'liderlere yaptırım uygulamıyoruz' diyerek, onu yaptırımsız bir şekilde baskı altında tutmayı tercih etti. Stratejik işbirliğine devam ama insan hakları konusunda ne yaptığınızı görmek istiyoruz, şeklinde, yeniden kalibrasyonu yapılmış (recalibration) politikası deklare edildi. Suudi Arabistan’da prens yerine kral arandı, Türkiye ve Mısır’da ise epey geri sıralarda olmak üzere dışişleri bakanları aranarak bu konudaki mesaj verilmiş oldu. ABD açısından bir diğer sorun da insan hakları siyasetine güvenlik bürokrasisinden gelen üstü örtülü tepki ve direnç. Biden aramazken ABD Merkez Komutanı Sisi ile görüşüp işbirliğinden duyduğu memnuniyeti bildiriyordu.

Askerî güç, NATO’nun güçlendirilmesi, Batı merkezinde ittifak ilişkilerinin güçlendirilmesi ile birlikte insan hakları ve demokrasinin devreye sokulması ABD’nin Çin’e karşı kullanabileceği son araçlar. Geçmişte Sovyetlere karşı geliştirilen insan hakları politikası, ABD’nin İran, Nikaragua gibi müttefiklerini daha fazla etkilediği ve zararlı sonuçlara yol açtığı gerekçesiyle ABD içinden eleştirilmişti. Biden yönetiminin insan hakları konusuyla bir yandan küresel olarak Çin’i yalnızlaştırmak, öte yandan ABD’ye yeni bir moral üstünlük kazandırma politikası ne ölçüde işe yarayacak, bunu zaman gösterecek. İnsan haklarının ABD tarafından geçmişte ihlal edilmesine göz yumduğu ülkelere karşı bir araç olarak tekrar gündeme getirilmesi, insanlığın ortak birikimi ve değeri olan bu kavramın gözden düşmesine yol açıyor, Batı emperyalizmine ait, öteki, bizim dışımızda, kaçınılması ve korunulması gereken bir olguya dönüştürüyor.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR