'Kör Mağara Balıkları' ve darbeler

'Kör Mağara Balıkları' Esra Kahraman’ın 'Segâh Makamı' ve 'Turuncu Zamanlar'dan sonra Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan üçüncü romanı. Kitap, 78 kuşağının feodalite, faşizm, eşitsizlik ve yoksullukla mücadelesini konu ediniyor ve yakın tarihimize ışık tutuyor. Yazar, 12 Eylül Darbesi'nin ezip geçtiği, yok ettiği, söndürdüğü, gelecekten yoksun bıraktığı gencecik hayatlar üzerinden kurguluyor hikâyesini. Darbeyi oluşturan şartları ve sonrasını küçük bir kasabada yaşanan değişimden, Kızılca’nın masum çocuklarının hayatları üzerinden anlatıyor. “Kavruk kasabanın etrafı zamansız ölülerin mezar taşlarıyla, tepeleri asırlara, yıkımlara, yangınlara meydan okuyan yalçın dağlarla çevriliydi.” Öteki olmanın iktidar tarafından nasıl yok sayıldığı, ezildiği, hırpalandığı romanın ana temasını oluşturuyor.

'Kör Mağara Balıkları', ana karakter Civan’ın 12 Eylül işkencehanelerinde verdiği yaşam mücadelesiyle başlıyor. Teslim olmuyor. Konuşmuyor. Sonra köydeki çocukluğuna gidiyor yazar, onu politik mücadelenin içine iten şartları ilmek ilmek örüyor. Civan’ın farkındalığı feodalitenin yılmaz bekçilerinden Üzeyir Ağa’nın üniversite öğrencisi oğluna hayranlığıyla başlıyor. Cezaevi süreci, gözaltılar günümüzden farklı değil. Yaşanan her şey, onca mücadeleden sonra nasıl bu kadar kötü olabilir sorusu kitabı okurken en çok aklımızda yer edinen sorulardan. Belki de yeni neslin o günler hakkında yeterince bilgi sahibi olmamasından. Esra Kahraman o günlerin bir tanığı, yaşayanı, anlatıcısı, yazdıklarıyla zamanın siyasi atmosferine ışık tutuyor.

Darbeleri tetikleyen sermayedarlar, din tacirleri ve darbenin olmazsa olmazları milliyetçiler paranın el değiştirmesine, iktidarın kendi zenginini yaratmasına ön ayaklar. “Sami, tabutlukta dik duracak kadar kısa boyluydu. ‘Patronun burnu, bütün kurnazlar gibi iyi koku alıyormuş. Ocak kararlarının darbenin girizgâhı olduğunu anlamıştır. Sahtekârlar zil takıp oynarken, biz de Godot’yu bekledik” diyor kendi hikâyesinden kesitleri aktarırken.

Günümüzde hâlâ birçok kişinin aklında yer eden dönemin meşhur işkence merkezlerinden de kesitler aktarıyor yazar: “Copların ıslıkları taş duvarlarda yankılanıyordu. Kadınların seslerine acı sinmişti. Postalları yön değiştirip uygun adım geri döndüler. Sessizliğin yerini inleyişler aldı.” Kör karanlık hücrelerde işkencenin yeniden başladığını anlatan benzer çok sayıda cümle, okurun kanını donduruyor. İnsanın, gerçek olmamasını dilediği acıların çığlığı yükseliyor kitabın alt katmanında, geri planda kalan ise çarpıcı hikâyesinde.

Ağa, “Haramla doyar, mazlum kanıyla yıkanırdı. Can almakta, can yakmakta ve bilcümle alçaklıkta, kimse eline su dökemezken, kul hakkı yememekle övünürdü.” Hâlâ birçok işin sanında, politikacıda o dönemin ağalarının benzer yanlarını görüyoruz. Şaşırmıyoruz, garipsemiyoruz ama tiksiniyoruz, çünkü her yerdeler, açlıkla savaşanların yanı başında, hakkı yenen işçinin alın terinde parmak izlerine rastlıyoruz.

Yer yer türkülerde dile gelen ağıtlar romanın sayfaları arasında okurun zihninde hüzünlü bir ezgiye dönüşüyor. Esra Kahraman gerçekleri ve yaşanmışlıkları, geriye dönüşler üzerinden kurguladığı romanında şiirsel bir dille aktarıyor okura. Bütün acıların içinde en çok hayata göz kırpan, yazarın yarattığı karakterlerin yaşam tutkusu, umutları. Hiçbiri teslim olmuyor acıya, sisteme ya da zorba işkencecilerine. Kimi zaman susarak, kimi zaman acıyı dindirmek adına avazı çıktığı kadar bağırarak direniyorlar masum bedenlerini hayatta tutabilmek için.

Kayıp çocuklarının akıbetini öğrenmek için her hafta Galatasaray’da buluşan Cumartesi Anneleri, seksenlerde, aynı dönemde benzer kaderi yaşayan Arjantin’de, cuntanın göz altında kaybettiği ya da kaçırdığı, öldürdüğü çocukların anneleri, Buenos Aires’teki Plaza de Mayo’da toplanıyorlar. Onlar darbeci generallerle, darbe sonucu ülkeyi yöneten diktatörleriyle hâlâ hesaplaşıyor. İnsanlığa karşı işlenen suçlardan dolayı birçok eski polis ya da asker yargılandı, onlarla yüzleşen, onları babası olarak kabul etmeyen çocukları, çoğu kadın, İtaatsiz Hikâyeler grubunu kurdular; aileleriyle, işkenceci babalarıyla ilişkilerini kestiler. Arjantin’de binden fazla kolluk kuvveti suçlu bulundu, ağır hapis cezalarına çarptırıldı, hâlâ bu ve benzer yargılamalar devam etmekte. Bizim ülkemizde darbe henüz sonlanmadı, yüzleşme henüz başlamadığı gibi kayıp çocuklarının akıbetini soran anneler birçok yerde yargı karşısına çıkarıldılar.

Darbeler zaman hariç her şeyi geriye çeviren kanser hücreleri gibi toplumu çepeçevre sarar, birçok değeri yok eder, kazanımlara leke sürer. Günümüzde iktidarın elindeki kiri gizleyen, geçmişle yeterince hesaplaşılmaması. Her darbede sistem başa sarıyor. Sendikaları, dernekleri, sivil toplum kuruluşlarını, siyasi muhalifleri, sanatçıları, yazarları, tarafsız haber kaynaklarını yok ediyor. Ülkeyi demokrasiden uzaklaştırıp geriye götürüyor, eğer hesaplaşma yaşanmıyorsa her zaman tekrarlanıyor, sonunda ülke yönetimi cuntaya, onu da idare eden bir diktatöre teslim olmak zorunda kalıyor.

Civan’ın tabutluk olarak adlandırılan daracık hücrede işkenceye götürülen arkadaşı darbenin amacının, insani özellikleri yok etmek olduğunu söylüyor. Eziyet ediyorlar. Kimliğinden soyutlanıp onlar gibi olabilir misin, diye soruyor arkadaşına, bize. Ellerindeki tek ve en etkili silah susmak, sessiz ve etkili bir direniş sergilemek. Dışarıya, yeniden gün yüzüne çıkmanın tek yolu susmak, aksi halde yok edileceğini, ömrünün kalanını demir parmaklıklar arkasında geçireceklerini ya da idam edileceklerinin farkındalar. Onlar ölümü değil yaşamı yücelterek direnme gücünü arttırıyorlar.

Ve yaşamın iksiri aşk, onca acının, onca yokluğun, ölümün, açlığın, işkencenin arasından incelikle sızıyor okurun dimağına. Civan’ın babasının bitimsiz aşkı sonunda onu ölüme sürüklüyor. Oğlunun da sevdiği kadının bir başkasıyla birlikte olması yazarın yalın anlatımıyla okurun hafızasında naif bir hatıra olarak kalıyor. İlk göz ağrısı, sevdiği kızı, Berçin’i ağa alınca, okuldan evine dönen Civan, ağanın dördüncü karısı olmayı kabullenemeyen sevdiceğinin intihar ettiğini duyuyor. “Keder katmerlendiğinde, kendimi yolunu kaybeden kör mağara balıklarına benzetirdim. Eğer o balıklar kör mağara yerine Işıklı Mağara’ya yüzselerdi, görmekten feragat etmeleri gerekmeyecekti.”

Yaşadığımız son darbe girişimi toplumu fütursuzca dönüştürdü, faşizm yeniden hortladı. Solun, işçinin, emekçinin ve çalışan kesimin zapturapt altına alınmasını kolaylaştırdı. Önceki darbelerde olduğu gibi son darbe girişiminin de temelinde geçmişle hesaplaşılmaması yatıyor. Yine her askeri darbe sonrası mağdurlar muhafazakâr, milliyetçi ve İslamcı kesimler olarak gösteriliyor ama en çok zararı solcular, işçiler, emekçiler, öğrenciler ve yoksulluk sınırında yaşayanlar görüyor.

12 Eylül darbesi bugünkü iktidarın yolunu açtı, 15 Temmuz darbe girişimi de iktidarı bir sonraki köklü değişime kadar kalıcılaştırdı. Demokrasiden yana olanlar her darbenin ülkeyi yıllarca geriye götürdüğünü biliyor, dolayısıyla bütün darbelerin karşısında yer aldığı için en çok mağdur olan kesim aydınlar, emekçiler, işçiler, öğrenciler, sanatçılar. Darbelerin gerisinde yatan nedenleri anlamak, sorgulamak ve en önemlisi öğrenmek için yakın tarih hakkında bilgi sahibi olmamız elzem. Ne yazık ki henüz otuz kırk yıl önce yaşananlardan çok uzağız. Olan bitenle hesaplaşmadan kısa sürede unutma eğilimi taşıyoruz. Gerekli dersi almadığımız için tarih tekerrür ediyor ve aynı acıları toplum olarak hep yeni baştan, daha kötü, daha gaddarca yaşıyoruz.

68 kuşağının dirayeti, cesareti, yiğitliği ve direngenliği 78 kuşağını doğurdu. Günümüzde insan hakları ve benzeri kazanımlar geçmişe nazaran daha da geriledi. Şimdilerde harflerle tanımlanan bir kuşak doğuyor. Onlar globalleşen dünyada birbirlerine daha yakın, iç içe, yeni bir dünya yaratmak adına farklı yollar deniyor. İlk kez Gezi olaylarında göründüler. Kaybolmadılar, bekliyorlar, deneyim kazanıyorlar, onlar bu ülkenin gelecekle ilgili en büyük umudu. Farklı düşünme şekilleriyle, sistemle barışık görünen eylemleriyle, değişen kafa yapıları ve mizahi yetenekleriyle her yerde varlıklarını hissettiriyorlar.

Gezi, bu ülkenin görünmeyen ruhu, umudu, yarınları...

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR