Bu bir veba kitabı değildir

Orhan Pamuk ikinci kitabı 'Sessiz Ev'de, İstanbul yakınlarında, Cennethisar kasabasında yaşayan babaannelerini ziyaret eden üç kardeşin evde yaşadıkları bir haftayı anlatır. Kitabın bir yerinde şöyle bir diyalog geçer:

“Sen şimdi arşive gidip vebayı aramayacak mısın?” dedi Metin.

“Neyi arayacaksınız?” dedi Recep.

“Vebayı artık yarın ararım” dedim.(1)

Sıradan bir diyalog gibi gelebilir bu, fakat Pamuk’un takip eden kitaplarında “veba” sözcüğüyle sıklıkla karşılaşılır. 'Beyaz Kale' ve 'Benim Adım Kırmızı' romanlarında, “veba” artık bir sözcük olmaktan çıkmış, Doğu-Batı, biz-onlar meselesinin tartışıldığı bir hadisenin özüne dönüşmüştür. Özellikle bu açıdan 'Beyaz Kale' romanı, Pamuk’un düşünsel çizgisinin filizlendiği bir mihenk taşıdır. Roman her ne kadar Efendi-Köle diyalektiği bağlamında, Doğu-Batı meselesi üzerinden tartışılsa da, özü itibariyle kitap veba salgını neticesinde değişen iki farklı dünya görüşünü karşı karşıya getirir. Kitapta, Doğuyu temsil eden Hoca ile Batıyı temsil eden kölesi arasındaki veba tartışması kısacık bir bölüm olarak karşımıza çıkar. Fakat bu farklılık yabana atılacak cinsten değildir, zira bu iki ayrı düşünce, doğuya ve batıya ait dünyaların temelini oluşturur. Pamuk’un eserlerine de bu karşıtlık üzerinden bakmak yerinde olur. Her ne kadar Hoca’nın veba salgını karşısındaki düşüncesini bilsek de, diğer kitaplarında sıklıkla benzer düşüncelerle karşılaşırız. 'Benim Adım Kırmızı'da neredeyse Hoca’nın aynı düşüncesi karşılar bizi:

“Pahalılığın, vebanın, yenilgilerin tek sebebi, Hazreti Peygamberimiz zamanındaki İslamı unutup, Müslümanlık diye başka kitaplara ve yalanlara kanıp inanmamızdır.”(2)

'Sessiz Ev'le başlayan, 'Beyaz Kale' ve 'Benim Adım Kırmızı' romanlarıyla devam eden bu düşünce Pamuk’un 'Veba Geceleri' romanıyla tam manasıyla ete kemiğe bürünür. 'Veba Geceleri' bu açıdan Pamuk’un romancılığının fikrinin özüdür diyebiliriz. Roman, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmadan önceki son yıllarını Minger isimli bir adada yaşanan veba salgını üzerinden ele alır.

İnsanlık tarihinde sıklıkla karşılaşılan vebaya, “Kara Ölüm” adı da verilir. Hastalıkların yarattığı yıkım o kadar büyüktür ki, ortaya çıktığı ülkelerin yıkılmasına kadar giden bir sürecin oluşmasına sebep olmuştur. Doğal olarak bu durum toplumların düşünme biçimini değiştirmiş, devletlerin yönetim biçimi, idari yapılanması, hastalıklarla mücadelesi gibi konularda dünyayı yeni bir gözle algılamanın ve biçimlendirmenin kapısını aralamıştır. 'Veba Geceleri' tam da bu değişim ve dönüşümün yarattığı düşünceyi, yıkılmak üzere olan bir İmparatorluğun gölgesi üzerinden anlatır. 

1901 yılında İstanbul’dan Doğuya Aziziye isimli bir gemi gönderilir. Özel bir görevi vardır bu geminin, ama binen hiçbir yolcu bu görevin ne olduğunu bilmez. Yolcular arasında Osmanlı İmparatorluğu’nu defalarca milletlerarası karantina kongrelerinde temsil eden başkimyager Stanislaw Bonkowski, muavini Doktor Nuri, Sultan Abdülhamit’in yeğeni Pakize Sultan ve kocası Damat Doktor Nuri Bey de vardır. Bonkowski rahattır, fakat karı koca yolculuk konusunda pek de iyimser değildir, zira onlara göre padişah kendilerini ölüme göndermektedir. Nitekim Pakize Sultan düşüncesinde yanılmaz, Asya’ya gitmesi beklenen Aziziye bandıralı gemi, salgın hastalıkların baş gösterdiği ve durumun pek de iç açıcı olmadığı Minger adasına demirler.

“Pakize Sultan, Abdülhamit’in kendisi ve kocasını sırf kötülük olsun diye heyete aldığından emindi de bunun nedenini henüz çıkarabilmiş değildi. O günlerde saray dedikoducuları bu kötülüğün yeni evlileri İstanbul’dan uzaklaştırmak, sarı hummalı Asya topraklarında koleralı Arap çöllerinde ölüme terk etmek olduğunu söylerken, başkaları Abdülhamit’in niyetinin ancak oyunları bittikten sonra anlaşıldığını hatırlatıyordu.”(3)

Ada farklı etnik grupların laboratuvarıdır sanki. Nitekim adada Rumlar, Türkler, Mingerliler ve daha pek çok farklı ırktan insanın yaşadığı gibi, Hristiyan’ı, Yahudi’si, Müslüman’ıyla farklı dinsel aidiyetlerin de hayatını idame ettirdiği bir yerdir. Bu açıdan ideolojik, dinsel ve dilsel çatışmaların da merkezi sayılır. Dolayısıyla bu küçük ada, bu haliyle Osmanlı İmparatorluğu’nun küçük bir sembolüdür. Adanın mülki idaresi Müslümanların elinde olmasına rağmen, siyasi ve entelektüel güç gayrimüslimlerin elindedir.

Minger’de hastalığı kısa sürede kontrol altına almak isteyen ve bu amaçla adaya gönderildiği anlaşılan Bonkowski garip bir suikast sonucu hayatını kaybeder. Adada işler bu suikasttan sonra çığırından çıkar. Artık hastalıkla mücadele kadar farklı inançların ve farklı dillerin iktidar savaşı başlar. Şiddetli geçen bu savaşın nedeni veba değildir, hastalık iktidarı değiştirmek isteyen kişiler için bir araçtır yalnızca. Murad edilense tarafların daha çok siyasi ve iktisadi meselelerin neden olduğu kazanımlardır. Bu durumun yaşanma nedeni kitapta şu sözlerle anlatılır: 

“Osmanlı Devleti’yle sürekli sürtüşen milliyetçi-ayrılıkçı Hıristiyan Osmanlı vatandaşlarının isyanlarını destekleyen Batı ülkeleri Osmanlı’dan yalnız askeri olarak değil, iktisadi, idari ve nüfus olarak da çok daha güçlüydüler. 1901 yılında, Osmanlı Devleti’nin bu büyük coğrafyadaki nüfusu on dokuz milyondu. Bunun beş milyonu Müslüman değildi ve bu gayrimüslim milletler daha çok vergi vermelerine rağmen ikinci sınıf görüldükleri için ‘adalet’, ‘eşitlik’, ve ‘reform’ istiyor, batılı devletlerden korunma bekliyorlardı.”(4)

Bu durum Osmanlı İmparatorluğu için ciddi bir problemdir. Sultan Abdülhamit de bu bölgelerdeki nüfuz alanını genişletmek için tarikatları destekler, hatta bazı yerlerde yönetime ortak eder. Nedeni açıktır; gayrimüslimleri Müslüman yapmaktır amacı. Minger’de durum bu açıdan farklı değildir. Bu destek zamanla öyle bir hal alır ki, tarikatlar kendisini devlet gibi görmeye başlar. Pamuk, anlatısının bu kısmıyla yüz otuz yıl öncesini değil, günümüzü anlatır sanki.

Dolayısıyla Minger adasının geleceğini görüldüğü gibi bu iktisadi ve siyasi çekişmeler belirleyecektir. Bu noktada baş gösteren çelişkiler toplumu kutuplaştırmaya başlar, karantina kâh gevşetilir kâh sıkılaştırılır. Bir yapboz oyunu gibi adanın kaderi değişen siyasal iktidarlarca belirlenir. Minger adası bir süre sonra bağımsızlığını ilan eder, fakat yönetime el koyan vali salgını durdurmayı başaramaz. Git gide yalnızlaşır, bir süre sonra yönetime el koyan tarikat şeyhinin isteğiyle idam ettirilir. Fakat şeyhin yönetiminde de bir şey değişmez, hatta işler hepten kötüye gider. Şeyh, vaazlarından birinde hastalıkla mücadeleyi içinden çıkılmaz bir hale getirir. Nitekim kısa süre sonra Minger hastalıktan kırılınca, yönetimden kendi isteğiyle uzaklaşır. Pakize Sultan bu kısacık dönemi bir mektubunda şu sözlerle anlatır:

“Şeyh Hamdullah döneminin belirleyici özelliği, camilerin ve kiliselerin, tekke ve manastırlarla birlikte, vebaya rağmen ibadete açılmasıydı elbette. Dükkânların, lokantaların, berberlerin hatta bitpazarları ve eskicilerin açılmasına izin verilmesi bile, bu cami-kilise serbestisinin verdiği zarar kadar büyük olmadı. Camilerin, kiliselerin açılması, en bilgisiz ve ilgisiz halkın gözünde karantinanın beyhude bir şey olduğunu daha da inandırıcı yaptı. Allah’tan başka sığınacak yer olmadığı yolundaki kaderci, dindar ve yenilgiyi öven görüş bu kararla güçlenmiştir.”(5)

Bu sözler Doğu toplumlarının Batı karşısında nerede durduğunu anlatması bakımından oldukça önemlidir. Kaderci anlayış Minger’de siyasi ve iktisadi düşünceyi belirlemesine rağmen tutunamamış, girdiği savaşı kısa sürede kaybetmiştir.

Şeyhin bu sözleri, 'Beyaz Kale'de Hoca ile Köle’nin tartışmalarının ve 'Benim Adım Kırmızı'daki sözlerin benzeridir. Pamuk’un otuz beş yıl önce 'Sessiz Ev'de tohumunu attığı “veba” bunları anlatır. Minger’de Müslüman ve gayrimüslim ahalisi arasında cereyan eden düşünsel karşıtlık bunun üzerinden devam eder.

Bu karşıtlık bir medeniyet ile medeniyetsizlik, gelişmişlik ile az gelişmişlik, Doğu ile Batı çatışmasıdır. Pamuk’un romancılığının fikrinin filizlendiği yer de bu tartışmaların içine yerleştiği aralıktır. Bu zıtlıktan yükselen düşünce aynı zamanda veba denebilecek hastalıklı bir dünyanın anlatısıdır. Kim bilir belki de veba denen şey, insanlığı karanlık bir çağa hapseden, geri kalmış düşüncelerden başka bir şey değildir. Nitekim bugün yaşadığımız zamanın düşünsel istikameti o günlerde belirlenmiş, günümüz dünyasının vebalı düşüncesinin tohumu o zamanlarda atılmıştır. Eskilerden devralınan miras, bilimden, felsefeden uzak bir dünya görüşü olmasaydı, kim bilir belki de bugün iktisadi ve siyasi anlamda bunca tartışmanın yaşanmadığı bir zamanı yaşıyor olurduk.

Pamuk’un 'Veba Geceleri'yle anlatmak istediği hastalık tam da bu medeniyet arayışında durmadan tökezleyip duran karanlık insanların, devlet erkinin iflah olmaz düşünceleridir. Doğunun, Batıya karşı iktisadi ve siyasi yenilginin altında bu nedenler yatmaktadır.

Dipnotlar
Orhan Pamuk, Sessiz Ev, İletişim Yayınları, 24. Baskı, S. 44
Orhan Pamuk, Benim Adım Kırmızı, İletişim Yayınları, 22. Baskı, S. 19
 Orhan Pamuk, Veba Geceleri, YKY Yayınları, 1. Basım, S.16
Orhan Pamuk, Veba Geceleri, YKY Yayınları, 1. Basım, S. 33
Orhan Pamuk, Veba Geceleri, YKY Yayınları, 1. Basım, S. 411

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR