Kafese dönüşen bir kucak: Zeynep Kaçar’dan 'Yalnız'

Ingeborg Bachmann’ın ünlü kitabı 'Malina' şu cümleyle biter: "Bu bir cinayetti." - kimsenin sorumlu tutulmadığı bir cinayet, çünkü kimse yanlış bir şey yapmış gibi görünmüyordu.- 'Malina'nın bir bölümünde anlatıcı konuşmaya çalışır ama bir erkek onun sesini çalmıştır: "Bağırıyorum, fakat beni kimsecikler duymuyor, duyulacak bir şey yok ortada, yalnızca ağzım açık, o kadar; …benden sesimi de almış."

Zeynep Kaçar’ın yeni kitabı 'Yalnız'ı okurken neredeyse tüm kitaplarında ataerki ile faşizm arasındaki ilişkiyi irdeleyen Ingeborg Bachmann’ı anmamak elde değil. Malum; erk, şiddet ve din sömürüsünün kol kola gezdiği bir coğrafyada yaşıyoruz. Kadınlar, gözlerimizin önünde anıt sayaçlarda dijital sayılara dönüşüyor, oturduk izliyoruz. Şanslı olan bazıları sosyal medyada gündeme dair bir etiket oluyor ve ardından yine hepsi unutuluyor. Ölenler öldüğüyle kalırken, hayatta kalanların birçoğu evim dediği yerde cehennemi yaşıyorlar. Maddi manevi bütün varlıklarına el konulan, dünya üzerinde bir yer kaplamasına izin verilmeyen, sesi, izi, benliği çalınan bütün kadınların bir temsili gibi duruyor önümüzde romanın baş kahramanı Feryal. Kültürel faşizm bu kitapta dramatik bir metafor olmanın ötesine geçip, sistematik psikolojik şiddet ve manipülasyon ile adeta ete kemiğe bürünüyor.

Bachmann, kitaplarında kadınlar doğrudan öldürülmese, yaralanmasa, şiddet görmese dahi onları hep ‘kurban’ olarak anar, onlara yapılan ihanetleri, manipülasyonları ve psikolojik şiddeti de ‘suç’ olarak nitelendirir. Severek evlendiği biricik kocası bir tarikat şeyhine dönüşen Feryal’in yok olmasının, ardından yeniden var olmasının hikâyesini soluk soluğa okurken, ‘kurban’ ve ‘suçlu’ olma kavramlarını gözden geçiriyoruz.

KAFESE DÖNÜŞEN BİR KUCAK
Feryal bir ‘kurban’ mıdır, yoksa ‘suçlu’ mu? Kadınların bu ülkede çektiklerine katlandıkları, yaşadıklarına sabrettikleri için bunlara rıza gösterdiklerini mi düşüneceğiz? Evlendiği erkeğin bir caniye dönüşmesini seyreden bu kadın kendi hayatını mahvettiği için suçlu mudur? Ümit ettiği için, bir gün değişir dediği için, o kadar da olmaz dediği için, suçlu mudur? Feryal’in de kitap boyunca kendi içinde yaşadığı monologlar, hep benzer bir çelişki ekseninde şekilleniyor. Yaptığı yanlış seçimlerin sonucu olarak bu noktaya geldiğini bilen Feryal, kendini bu denli suçladığı için içinde olduğu cehennemden çıkması çok yıllarını alıyor.

’Kimse kızmam gerektiğinden bile emin değilim şimdi. O, yavaş yavaş beni değiştirip kendine ait bir eşyaya çevirirken, onca zaman, onca yıl, ay ve gün ve saatin hiçbirinde, hiçbir anda, hiçbir şey yapmayan, olan bitene bir yabancı gibi dışarıdan bakıp, kendi hayatını koruyup kollayamayan ben değil miydim?’’

Roman boyunca dili maharetle kullanan Zeynep Kaçar, anlatısında o malum huzursuzluk atmosferini ustaca diri tutuyor. Daha hikâyenin en başında biz bir şeylerin yolunda olmadığını, Feryal’in yanlış bir şey yaptığının farkındayız, nefesimizi tutarak okuyor, yapma diyoruz, ama yapıyor. Mutluluğun bu olduğuna kendini ikna ediyor, olana razı oluyor. Kendini susturuyor. Görünmeyen bir el, hem Feryal’i hem de kitabı okuyan bizleri boğuyor. Onun bir ev, bir yuva hayaliyle sığındığı kucak, uzun yıllar kaçamayacağı bir kafes oluyor.

GÖZLERE VE GÖRÜNÜRLÜĞE DAİR
‘’Tüm gözler yok olup gitse, ben hiç yaşamamış mı olacağım? Hiçbir göz bana bakmasa, beni ben yapan her şey savrulup gidecek mi boşlukta?’’

Kitapta göz imgesi, görmek, görünmek kavramları çok önemli bir yer kaplıyor. Toplumdan ve dış dünyadan koparılan, eve hapsedilen, kapatılan, susturulan bir kadının ‘görünmeyişi’ ve gözle olan ilişkisi çokça ele alınıyor. Üzerine kapanan duvarlar arasında varlığını kanıtlayacak gözler olmadan, tıpkı Schrödinger’in kedisi gibi varla yok arası bir yerde, maddesel bir muamma olarak, yıllarını karanlıkta geçiriyor.

Feryal, özgürlüğüne kavuştuğu ilk günü, bir muamma olmaktan çıkmak ve yaşayanların dünyasına girmek olarak tanımlıyor. Ancak, görüldükten sonra bocalıyor, yer yer görünmezliğini özlüyor. Yıllar sonra döndüğü İstanbul’da kendi benliği ile cebelleşirken bir de üstüne bambaşka bir yer olan İstanbul’un kent belleğiyle cebelleşmek zorunda kalıyor. Artık yabancılaşan sadece o değildir, yıllar önce terk ettiği şehir de artık o eski şehir değildir, Eminönü, Taksim, Cihangir, her yer başkalaşmış, beton ormanlara ve mekanik insanlara teslim olmuştur. İronik bir şekilde, yalnızca 30 yıl önce içine kustuğu çöp tenekesi aynı yerdedir.

EV KARADIR (*)
"Seni hiç sevmedim ev. Bütün üzüntülerimi sende yaşadım" diyor içinden çıkarken 30 yıllık kafesine. Ev karadır(*)’da bize donuk yüzler ve ritmik vuruşlarla günleri saydıran, mekâna can çekiştiren, solgun çiçeklerin ve çerçevelenerek ölüye dönüştürülen insanların natürmortunu resmeden Füruğ’u getiriyor akıllara.

Feryal’e annesi diyor ki: Bir kadın için en büyük erdem unutmaktır. Rahat etmek istiyorsan unutacaksın… Neyi unutacağız? Görülmemeyi mi, parçalanmayı mı, sessizleşmeyi mi, eylemsizleşmeyi mi? Feryal eylemsizleştikçe eve benziyor, mutfağın bir parçası oluyor, duvarla aynı renge boyanıyor. Yok oluyor ve yaşamla ölüm arasında bir yere düşüyor.

Dört duvar içerisinde, taş olsa çatlardı diye düşünürken okuyucu, bir şekilde hayatta kalmayı başarıyor. Gitgide içinde yaşadığı mekân fiziksel olarak daralıyor, o da varlığını daralan eve göre ayarlıyor, aynı oranda küçülüp, gitgide yok oluyor. Bachelard diyor ki "Ev, insan yaşamında kazanılmış şeylerin korunmasını sağlar, bunları sürekli kılar. Ev olmasaydı, insan dağılıp giderdi.” Kendi evinde yok edilen Feryal, İstanbul’da başka bir evde yeniden varoluşunu kurguluyor. 47 yaşında, yeni baştan.

"Sürünebilirdim, sefildim, rezildim, çünkü hayatta kalmalıydım, hayatta kalmalıydım, biricikti hayat, bir kerelik, sadece kendim için değil, hayat ah, hiç tatmadığım." Böyle diyor, artık ne için olduğunu bilmese de sırf hayatta kalmak için hayatta kalışına.

GERÇEĞİN TAM İÇİNDEN
Anlatılan hikâyenin, insanın kanını donduran çok fazla yönü var. Ancak bunlardan en kötüsü, bu hikâyenin pekâlâ gerçek olabileceğini, hatta bir yerlerde şu an evlerde başka başka Feryal’ler olabileceğini biliyor olmamız. Kitabı okuyan tüm kadınlar bunu biliyor. Bu gerçeklik hem canımızı acıtıyor hem de hikâyeyi salt bir kurgu olmaktan çıkarıp hayatın içerisinde kılıyor.

"Günlerdir neredeyse bu boş evde, kaybettiğim ne varsa, hepsinin yasını tutuyorum. Yeniden öğrenmek zorunda olduğum ne çok şey var. İçtenlikle gülümsemek mesela, saatlerce aynanın karşısında gülümsemeye çalışıyorum, yapay bir sırıtış benimki, şaşırmak nasıldı, iğrenince ne yapardı şu ağız, şu kaşlar? Kendi başıma karar vermeyi becerebilecek miyim yeniden? (...) Kimse bakmadığı için, yaşıyor mu ölü mü bilinmeyen, unuttun mu sevgilim, kimse bakmadığı için, dışarıya adımını atar atmaz görünmez bir kadına dönüşen ben."

'Yalnız', popüler kültürün günümüzde pek sevdiği bir küllerinden doğma hikayesi veya güzellemesi değil, hayatın ve ülke gerçekliğinin tam içinden konuşan kapkara bir anlatı. Feryal, kitabın adıyla müstesna, yalnız bir kadındır, ona yardım edecek kimsesi olmamıştır, yaşadığı travmadan şıp diye sıyrılıp bir anda iyileşmemiştir, kendi adaletini, kendi kaçışını, kendi özgürlüğünü çok büyük bedeller ödeyerek almıştır; kimseye bir mesaj veya ibretlik bir kişisel gelişim dersi vermemektedir.

Yazar, kitabın sonunda belki de bilerek Feryal’in görünürlüğünü arafta bırakır, 1989’da sahne ışıkları tam açılırken düşüşün bağladığı yerde, 2019’da yine sahne ışıkları tam açılacakken, onun varlığını doğrulayacak binlerce göz bekleşirken, acaba yeniden var olacak mıdır?

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR