Başka bir öncenin ihtimali: Sonra Hayat

Onur Çalı’nın denemeleri 'Sonra Hayat' başlığıyla Alakarga Yayınları tarafından yayımlandı geçtiğimiz günlerde. Vedat Günyol Genç Deneme Yazarı Ödülü’ne değer görülen bu denemeler, öykü yazarı kimliğiyle tanıdığımız Çalı’nın dünyasına farklı bir kapı aralıyor: Bir sohbet kapısı. 20 yazıdan oluşan 'Sonra Hayat', bir edebiyatseverin edebiyat notlarıyla buluşturuyor okurunu, onu da oyuna davet ediyor.

Kurmaca metinlerinin takipçisi olduğumuz yazarların denemelerini okumanın ayrı bir tadı var. Her okur için bu böyledir sanıyorum. Çünkü deneme türünün yazarına sunduğu o “şeffaf” zeminde, kısa bir süre için de olsa yazar ve okur arasındaki perde kalkıyor. Ve biz okurlar yazarın yönlendirmesiyle hayattan, sanattan, insandan yana birçok yola giriyoruz. Ne yazarın samimiyetini ne de metnin gerçekliğini sorguluyoruz. Montaigne’in okuruna nasıl seslendiğini hatırlayalım: “Hâlâ ilk tabiat kanunlarının rahat serbestliği içinde yaşadıkları söylenen insanlar arasında olsaydım, emin ol ki kendimi tastamam ve çırılçıplak da gösterirdim.”

Malumdur ki Onur Çalı, Parşömen Sanal Fanzin’i yaşatıyor yıllardır. Bununla birlikte 2015’ten beri “Dünlük” yazıyor. Bu yazıların rüzgârı var 'Sonra Hayat'ta. Elbette kalemi deneme üslubuna yatkın ve aşina olan bir yazarın sesi de var. Kitabın ilk yazısından (“Sonra – Başlıyor Hayat!”) son yazısına (“Gerçekler Ne Zaman Hikâyeye Dönüşür?”) edebiyatın meseleleri üzerine kafa yoran, keşiflerini okuruyla paylaşan, fikirlerini entelektüel birikiminin doğal bir sonucu olarak farklı yazarlar ve heybesindeki metinlerle destekleyen bir yazarla -ki aynı zamanda bir okurla- muhatabız. Üstelik Çehov, Melih Cevdet Anday, Nâzım Hikmet, Yaşar Kemal, Susan Sontag, Refik Halid, İlhan Durusel ve niceleri eşlik ediyor bize.

Çalı’nın denemelerini okumadan evvel kitabın adı meraklandırdı beni. Neden “sonra” hayat? Kitabın ilk yazısı bu sorumu cevaplandırdı. Çünkü doğuyoruz, okula gidiyoruz, iş-askerlik-evlilik teslisinin hâkimiyeti altına giriyoruz, yaşlanıyoruz, emekli oluyoruz ve hayat işte o zaman başlıyor. Hayat hep bir şeylerden sonra; yaşamak hep ertelenen. Peki, yazar neden böyle bir giriş yapıyor? Aslında onun bu yazıdaki meselesi, Alejandro Zambra… Ve bu yazıda, tıpkı kitabın genelinde olduğu gibi, hayattan edebiyata tüneller kazıyor Çalı.

Kitapta en çok dikkatimi çeken yazılar (daha önce Parşömen’de de denk geldiğim ve okuduğum) “Üslup: Bizim Güzel Özrümüz”, “Ama gülünecek nesi var bunun?” ve “Gerçekler Ne Zaman Hikâyeye Dönüşür?” oldu. Bu yazıların ilkinde üslup sahibi olmak ana hatlarıyla tartışılıyor. Bugünün edebiyat dünyasında hakikaten hâlâ tartışılan bir meseledir bu. Kimi yazarlar doğrudan bir “imza” olmaktan bahseder; kimileri ise hayalet olmaktan. İkisini aynı anda olmaya çabalayanlar da vardır. Meseleye okurun penceresinden baktığımızda da mütereddit bir tavırla karşılaşırız: Okurlar hem kitabın kapağına bakmadan anlamak ister yazarını hem de daima kendini yenileyen bir dille karşılaşmayı arzular. Çalı metnin “tastamamlığı” üzerinden güzel bir yorum getiriyor üsluba: “Üslup biraz da budur; eksikliği hissedilendir.” (s. 109) “Süreklilik” odağında devam ediyor: “Üslup biraz da budur. Yazma hevesini (hırsını değil) ölene dek kararlıkla sürdürmektir.” (s. 110) Peki “özür” bu işin neresinde? Özür, Calvino’nun cümlelerinde: “Daha düşünceli, daha kaygılı bir tonu benimseyecek olsam, her şey bozarıyor, hüzünleniyordu, benim olan o havayı, yani yazanın bir başkası değil de ben olmamı haklı gösterecek tek özrü yitiriyordum.” Çalı, Calvino’dan hareketle diyor ki: “Üslup, kimselere benzemeyen özbeöz özrümüzdü.” (s. 111)

“Ama gülünecek nesi var bunun?”, Sait Maden’in derlediği ve 'Şiir Tapınağı' adını verdiği antolojisine değinen bir yazı. “İnsanoğlunun Beş Bin Yıllık Şiir Serüveni” alt başlığını taşıyan antolojide yer alan şiirler, “ilkel” toplulukların şiirleri. Tabii olarak bu şiirler, o günlerden bugüne insanın değişmeyen meselelerini, ortak duygu durumlarını apaçık ortaya koyuyor. Çalı’nın yazısına seçtiği örnekler ise genellikle “ölüm”e, var olmanın doğasında bulunan ve belki de insanın başlangıçtan beri var olmaktan daha çok merak edip kafa yorduğu “yok oluş”a dair derinlikli sözlerden oluşuyor. Daha ilk temasımda beni hızlıca yakalayan ve Çalı’nın da “duygu durumuma tercüman olmuşlar” dediği dizeleri paylaşmak istiyorum: “O ne sıkıntıdır öyle / duymak çıkagelen kışı”. (Bir Eskimo türküsünden)

“Gerçekler Ne Zaman Hikâyeye Dönüşür?” ise sanatın/edebiyatın yüzyıllardır temel meselesi olan gerçeklik-kurmaca ilişkisini tartışıyor. Fakat bu tartışma, klasik bir “edebi metnin gerçekliği” tartışması değil. Çalı, gündelik hayatımızın yahut anılarımızda yaşayan gerçeklerin -yani “hikâyelerin”- “nerede” olduklarını, dünyadaki konumlarını sorguluyor aslında: “Peki, artık hikâyedeki karakterlerin ya da olayların gerçek olduğunu kim söyleyebilir? Aslında olanlar gerçekoğlu gerçektir. Ve fakat başka bir alemin gerçekleridir artık.” (s. 113) Ve nihai karar: “Gerçekler hikâye doğurmaz, hikâyelerin içine saklanırlar.” (s. 116)

Çalı’nın denemelerinde “kendi büyük yazarı”na rastlayabilir okur. Örneğin ben Philip Roth’a rastladığım için sevinçliyim. Yahut “herkesin büyük yazarı” olan isimleri görebilir, “İlk Cümlenin Günahı Olmaz” başlıklı yazıda olduğu gibi. Burada bahsi geçen “ilk cümle”, hepimizin zihnine kazınmış bir ilk cümle: “Dönüşüm”ün meşhur başlangıç cümlesi. Çalı, bu cümlenin farklı çevirilerini karşılaştırmış. Bir demet “ilk günah” olarak adlandırdığı bu çevirileri, okuru için sıralıyor kitabında. Eleştirel bir bakışla ve kelimelere yüklediğimiz anlamları baz alarak…

Çalı, kendi okuma notlarını aktarırken edebiyat ortamlarında efsaneye dönüşmüş hadiselerden de bahsediyor. Örneğin “Nâzım Hikmet El Öper mi?” başlıklı yazısında “Putları Yıkıyoruz” kampanyası yıllarına gidiyoruz, Nâzım’ın hedef aldığı putlardan biri olan Abdülhak Hamit’in evine konuk oluyoruz. Yahut “Oktay Cevdet’le Tanışın” başlıklı yazısında, yayımlanmış kitabı olmayan, hiçbir antolojide yer almayan, aslında tek bir şiir bile yazmamış Oktay Cevdet’in kim olduğunun izini sürüyoruz. Böyle hadiselerin okurun ilgisini çekeceği aşikâr. Salâh Birsel’in 'Kikirikname'sinin hikâyesinden bahseden “Sizinkisi de gülmek mi a teresler” de hemen hemen aynı çizgide. Fakat diğerlerine nazaran eleştiriye yakın. Ki bu yazı önceki yıllarda yine Parşömen’de dikkatimi çekmişti. Aynı durumda olan diğer okurlar da hemen anımsayacaktır hikâyeyi.

Çokça “edebiyat” dedik. Çalı, kitabında bir “edebiyatçı” tanımı da yapıyor: “Edebiyata büyük misyonlar yükleyen zevata ters gelebilir ama edebiyatçı denilen kişi öncelikle bir oyuncudur. Oyun oynamayı seven, bundan müthiş keyif alan, hatta var oluşunu yazmak denen uğraşa bağlamış bir oyuncu. Nasıl ki bir çocuk oynadığı oyundan müthiş keyif alır, bir yandan da onu annesine babasına, arkadaşlarına göstermek için yanıp tutuşursa, edebiyatçı denilen kimse de bu çocuktan pek farklı değildir özünde. Oyun oynamayı sever, oynadığı oyunları diğerleri de görsün, onlar da oynasın, onlar da keyif alsın ister.” (s. 66) Öyle ya, edebiyat bir oyun. Peki, oyun oynamanın başka yolları da yok mu? Elbette var: “Belki de resim yapamadığım ya da klarnet çalamadığım için yazıyorum.” (s. 69)

'Sonra Hayat', başka bir önce’nin ihtimalini taşıyor içinde. Önce’de okur olmak var; önce’de yazmak, yaşamak var. Öyleyse oyuna devam –fakat önce’nin pişmanlık, sonra’nın geç kalmışlık olmadığı bir dünyada.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR