Dil, şiir ve Kemal Çiftci’nin ‘ateş böceği’

Verili dil diyelim, iletişim dili diyelim, yaygın dil diyelim; ne dersek diyelim. Sınırlı sayıda sözcükten oluşan, çoğunlukla iletişim için kullandığımız bir kamusal dil ya da “araçsal dil” var. Resmi dil sıfatıyla iktidar tarafından hükmetmek, baskı kurmak için kullanılan da aynı dildir. Resmi yazışma dili bir tür şifrelemedir. Yönetici elitin kendi aralarında kullandıkları jargondur aslında. Siyasi otorite, kamuoyu önünde resmi dille değil, gündelik dille konuşur. İktidarın söylemini kurup sunduğu dil de devletin ideolojik aygıtının önemli bir öğesini oluşturur. Bir de bu dili aşan; kalıpların, kuralların, alışkanlıkların çanına ot tıkayan “dil üstü”, “dil aşırı” bir dil var. Araçsallığı önemsizleşmiş, arkasında bırakmış bir dil. Öznel, özgür ve akışkan bir dil. Özerk alanda oluşan ve şiir dili dediğimiz dildir bu. Şiir dili için “dilin dili” ya da dili yaratan dil de diyebiliriz.

O zaman şunu da söyleyebiliriz: Şiirsiz dil yoktur. Ama şiirini öldürmüş, öldürmese de süründüren ya da aradaki bağı koparmış dil vardır.

Amacımız dil ve şiir üzerine bir tartışma açmak değil. Kısaca da olsa, “Ne çok şiir yazılıyor” biçiminde dile getirilen düşünceye dayalı tepkiye dikkat çekmek. Bir bakış açısı önermek. Bu arada söylediklerimizin modern Türkçe şiirle ilgili olduğunu da belirtelim.

İngilizcede şiir anlamındaki ‘poem’ sözcüğünün kökeni Yunancadaki ‘poeio’dur. İmal etmek, yapmak, yaratmak anlamları da olan sözcüğün, bir diğer karşılığı da “uydurmak”tır. Öyleyse şiiri, dil uydurmak, dile uydurmak olarak da düşünebiliriz.

Türkçenin uydurmak açısından bir hayli elverişli olduğu, bunun şiirsel üretkenliği etkilediğini öne sürmek olası. Uydurmak konusunda, toplumsal ve kültürel yaşam da, elverişli koşulları fazlasıyla sağlamakta. Bu durumda şuraya geliyoruz: Türkçedeki şiirsel üretiminin, özellikle dil yönünden anahtar kavramının “uydurma” olduğunu söyleyebiliriz. Buna, genel anlamıyla dilin olduğu gibi şiir dilinin de kaynağında yaşam olduğu gerçeğini eklemek gerek.

Şiirsel üretimin temposuna bakarak “ne çok şiir yazılıyor” sözüyle dile getirilen düşünceyi bu açıdan değerlendirmek gerekir diye düşünüyoruz.

Kısaca şunu diyebiliriz: Yaşamın maddi koşulları uygun, dil elverişli, uydurma devam ediyor; şiir üretimi sürüyor. Artık, sık sık vurguladığımız görüşümüzü yineleyebiliriz: İyi ki de çok şiir yazılıyor. İyi ki de uydurmak mümkün oluyor. Çünkü hem birey olarak hem toplumun önemli bir kesimi, egemen dilin, iktidarın ideolojik aygıtının, denetimini, kontrolünü elinde tuttuğu alanın, matuf kapsama alanının dışına çıkıp böylece nefes alıyor.

Demek istediğimiz, belki de bu kesif ortamda uydurulan dil olarak şiir ve şiir olarak uydurulan dil sayesinde nefes alıyor ve boğulmuyoruz.

Şiir okuyoruz ve boğulmuyoruz dedik. Öyleyse şunu da soralım: Nasıl bir şiir okuruyuz? Şiir yapıtını hem okur duyarlılığı hem şair dikkatiyle kuşatabiliyor muyuz? Bir gözümüzle şair, bir gözümüzle okur olabiliyor muyuz? Şairsek bir başka şairin şiirini, şairliğimizi geri planda tutarak okuyabiliyor muyuz? Yeni imkânlara, arayışlara, değişik deneyimlere açık olabiliyor muyuz?

Şiiri şair deneyiminin ışığında okumakla, salt okur (şiirle ilişkisi yalnızca okurluktan ibaret olan) birikimiyle okumak önemli farklılıklar içeriyor. Bizim önerimiz şiirin elbette ve de mümkünse hem şair hem salt okur gözüyle okunması.

Şiirin şiirden öğrenildiği eğitimin ne denli önemli olduğu açık. Çok şiir yazılmasının şiir eğitimine katkı kabul edilmesi gerektiğini belirterek konuyu değiştirelim ve sözü yeni kuşak şairlerden Kemal Çiftci’nin (1989), henüz sıcağı üzerinde olan şiir kitabına getirelim.

Çiftci’nin Sakin Kitap Yayınları'ndan çıkan 'Başıma İsyanlar Yakar Ateş Böcekleri' adlı kitabında otuz beş şiir yer alıyor. Çitci’nin 2017 yılında yayımlanmış 'Başıma Belalar Yakar Ateş Böcekleri' adlı bir başka şiir kitabının daha olduğunu da hatırlatalım.

Çiftci’nin “Yalnız bir kelimeydim ben/ tuttum başımı şiirlere soktum” epigrafı önemli. Ama oraya gelmeden önce kitabın, değinmeden geçilmemesi gerektiğini düşündüğümüz adı üzerinde durmak istiyoruz.

Kemal Çiftci, şiire uygun biçimde dili saptırarak yeni anlam yaratmaya dönük arayışını yansıtan ilk kitabının adını ve kalıbını, ikinci kitabında bir sözcük değişikliğiyle yinelemiş. İlk kitabın adında yer alan “bela”, ikinci kitabında “isyan”a dönüşmüş. Beladan isyana geçen değişimi kaydedelim. Çünkü bu “atlayış” ya da “sıçrayış”, Kemal Çiftci’nin şiir anlayışına dair önemli ipuçları veriyor. Örneğin kitabın adı bize diyor ki bu kapağın altında, doğanın kışkırtıcılığına karşı tepkisiz kalamayan birinin duyguları, düşünceleri, duyarlılıkları, farkındalıkları yer alıyor. Bu yorumu yaparken dayanağımız, ateş böceğinin temsil ettikleri arasında doğanın biraz daha ön plana çıkması.

Kitabın epigrafındaki ikilikse Çiftci’nin, şiirin sözcüklerle yazıldığı görüşünü benimsediğine, önemsediğine işaret ediyor. Henüz ilk şiire geçmeden adından ve epigrafından edindiğimiz kanı, deyim uygunsa, kitabı elimize yerleştiriyor.

İlk şiirden bir betik okuyalım. Şiirin adı “Ateş” olunca, okuyacağımız betiğe de “ateşten bir bukle” demek geliyor dilimizin ucuna. Her ne kadar şiirde, başlangıçta çamur ve su vardı denilse de:

Yardım, yarımdım, suyla karıştım
Çamurdan kalktım sana geldim
İlahi bir aşktan kaçtım elmaya koştum
Hüviyetim silindi kitaplardan
Arzularım arsızlaştı
Başıma isyanlar yaktı ateş böcekleri

Bir betiğini aktardığımız şiirle ilgili yorumlardan birinin de şu olabileceğini söyleyebiliriz: Alt metinde, daha çok dinsel anlatıların benimsediği “başlangıç” ya da “yaratılış” öyküsüne yaptığı göndermeler dolayısıyla sanki, varlığı ve varoluşu, insanın yol ayrımında yaptığı tercihler üzerinden düşünmek öneriliyor. İnsanın, maddi yaşantısıyla ruhsal dünyası arasındaki gerilimin de yansıdığı bir şiir “Ateş”.

Diyebiliriz ki kitap, daha ilk şiirinde okurun, geri dönüş yolunu kapatıyor. Şiirin uyandırdığı meraktan ancak okuyarak kurtulmak mümkün oluyor. Öyleyse bir şiir daha okuyalım. “Dudaklarının Değdiği Yaz” başlıklı şiirden üç dize:

Darmadağın ettiğin şehirdeki
Sağ kalan köpek benim
Siyah bir çilek kopardım padişahın tarlasından

Kitap yayımlandıktan kısa bir süre sonra Ertekin Akpınar’ın, Çiftci ile yaptığı ve Ek Dergi'de yayımlanan söyleşiyi okuduk. Çiftci bu söyleşide, hem şiir anlayışına hem de şairlik serüvenine ayna tutan, dikkat çekici ifadeler kullanıyor: “Şiiri okumayı sevdikten sonra, yazmayı sevmeye başladım. Bu sevginin altında oldukça sade ve beni tatmin edip, üretmeye zorlayan bir neden var; kötü duyguları tarif etmeye veya çevirmeye çalışıyorum. (…) Bir diğer bağım, şiir beni çoğunlukla en yorgun zamanlarımda bulur, o an yazmasam da okumaya başlarım. Okumayı, seslendirmeyi daha çok seviyorum.” Özellikle, “şiir okumayı sevdikten sonra yazmayı sevmeye başladım” cümlesinin altını çizmek isteriz.

Çiftci, belli ki şiirin geçmişini, deneyimini, birikimini, sesini, sözünü, dilini, kısaca geçmiş kuşaklardan kalan mirası umursuyor. Bunun, şiirlerinin hem biçiminde hem biçeminde izlerini görmek mümkün. “Yaz Bunu Bir Kenarı Kısa Olan Hayatımıza” başlıklı şiirden bir bölüm aktarıyoruz:

Bana söz verdiğin gibi, ayrılıklarla çiz baştan
alın çizgimi
Üstünde ayak izin kalmasın
Yazlar hemen bitsin, kıvransın dudaklar sıcakla
şehvet arasında
Yazlar hemen başlamasın çünkü kışları daha
güzeldin

(…)

Ağzımın kapılarına dayan
Ve yaz bunu bir kenarı kısa olan hayatımıza

Kemal Çiftci’nin söyleyiş rahatlığının yanı sıra şaireneliğin, şiirselliğin girdabına düşmeden, belagatin cazibesine aldırış etmeden, doğaçlama yapıyormuş, kendi kendine mırıldanıyormuş hissi uyandıran söyleyişi de son derece önemli görünüyor.

Lübnan’ın başkenti ve Ortadoğu’nun kadim şehirlerinden Beyrut’ta, 4 Ağustos 2020’de korkunç bir patlama yaşandı. “Beyrut” başlıklı şiir bu patlamayı ve sonrasında yaşanan faciayı düşündürüyor. Adı geçen şiirden bir bölüm paylaşalım:

Tanrım bana bir gömlek ver çıkamıyorum
dışarı
Cam kırığında yansımam kesildi
Altı çizili arabesk bir cümleyim
Anneme baharlardan çiçek getirdim
İç organlarım senindir

Çiftci için şiirin okura doğru olan yolculuğunun hangi mecralarda gerçekleşeceğinin, öyle anlaşılıyor ki çok da önemi yok. Onun açısından, şiir yazmak ya da şiiri hayata, hayatı şiire uydurmak daha öncelikli gibi… Paylaşacağımız dizeler “Senin Bu Hepburn Havaların” başlıklı şiirden:

(Hastanede kuyruk vardı iyileşemedim)

Ben yorulunca
Tanrım suları kesme
Büyütmeliyim son kalan çiçeğimi

Kemal Çiftci, tek bir konu, tema, izlekle sınırlamamış kendisini. Konularını, izleklerini, temalarını aşk, ayrılık, varlık, varoluş gibi insanın değişik hallerine ilişkin, günlük ve tarihsel olaylardan, yaşamın değişik olgularından yola çıkarak oluşturmuş. Şiirlerde doğaya ait motiflerin, figürlerin yanı sıra “sokak sakinlerinin” de ayrı bir yeri var. Şu bölümü “Bı̇r Akşamüstü Üzüntüsü” başlıklı şiirden aktarıyoruz:

Deniz yağmuru kucaklıyordu yavrusu gibi

Denizin üstüne yağmur düşüyordu
Canı acıyor muydu?

Onun şiirlerindeki ince alayı, ironik biçemi de göz ardı etmemek gerekir. Çünkü Kemal Çiftci’nin şiirinin dokusundaki mahcubiyet, mahzunluk, keder kadar önemli bir yer tutuyor ince alay ve ironi. “Bozgun” adlı şiirden bir bölüm sunuyoruz:

Benim babam çobandı
Bir ayağı diğerinden yorgundu

Şehirler düzeltti onu
Bu taş burada değildi şimdi bakması paralı

Bizim patron düzeltti onu
Bir köpeğim, iki kedim kaldık çocukluktan

Masalcılar, şekercilerle kaldık
Amcalar enayi dedi kedilerime
Köpek kovaladı hepsini
Bayramdan bayrama anca severim şimdi

Sevmeye vakit lazımmış
Tanrım düzeltti onu

Her kitap bir davettir. Kemal Çiftci’nin, başına “isyanlar yakan ateş böcekleri”nin ışığının da kaydedildiği ve daha çok bir “tavır alışın” ortaya konulduğu kitabı da öyle: Okumaya davetlisiniz. Bu daveti kaçırmayın deriz.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR