Camdaki Kız ne söylüyor?

Son Gülseren Budayıcıoğlu dizisi “Camdaki Kız”, bu hafta yayınlanan üçüncü bölümünde yer alan bekaret kontrolü sahnesiyle büyük tepki topladı. Sosyal medyada sahnenin çağ dışılığı, ataerkilliği, yasal olmayan bu kontrolü normalleştirmesi, olası travmatik etkileri bakımından tartışılması umut vericiydi.

Dizideki sahneyle beraber, “Adını Feriha Koydum”da bir bekaret kontrolü sahnesinde oynamayı reddeden Hazal Kaya’nın birkaç yıl önce bu konuda Kenan Erçetingöz’le yaptığı bir söyleşi de yeniden gündeme geldi. Hazal Kaya bir aşk hikâyesine bağlanarak bir kadına yaşatılabilecek büyük travmalardan birini normalleştiren bu sahnede oynamayı reddederek gencecik yaşında sahnenin senaryodan çıkarılmasını sağladığını anlatıyordu. Kenan Erçetingöz’ün o ağır magazinci abi halleriyle sorduğu “senin annen Mor Çatı kurucusuydu di mi? O mu verdi sana bu aklı?”, “Oyuncu yazılanı oynamaz mı, sonra sana sorunlu kız demezler mi?” türünden mansplainingine dolgun sorularını da hiç sabır, sukunet yitirmeden, tane tane yanıtlıyordu.

“Camdaki Kız”ın kadına bakışı bu sahneyle sınırlı olmayan sorunlar içeriyor. “Bir Budayıcıoğlu dizisi” konseptiyle art arda hayatımıza giren dizilerin genelindeki bakış sorununun en net örneği ya da. Masumlar Apartmanı ve Kırmızı Oda üzerine yazmıştım. İlk üç Budayıcıoğlu dizisini, sorunlarına dikkat çekerek ben de destekledim. Bizde daha önce hiç yapılmamış bir şey yapıp terapi odasında geçen hikayeler anlatmasıyla, aile içi şiddetin, baskı altındaki kadın karakterlerin bu dizilerde daha önce pek işlenmemiş genişlikte yer bulmasıyla bir örnek hikayeli dizi dünyamıza yeni bir soluk getiren yanları vardı. Bu vesileyle, bu hafta iki bölümüyle BluTV’de yayına başlayan “Yeşilçam” dizisine de bir selam gönderelim. Yeşilçam'da bu “Hep mi zengin oğlan fakir kız, hep mi aynı hikâyeler, seyirci bir gün bıkacak bundan” meselesi sıkça konuşuluyor. Aradan geçen 60 senenin neredeyse her şeyi değiştirirken dizi hikâyelerinde aynı sorunun devam etmesi, bildik mesele olsa da insana pes dedirtiyor. Bu nedenle işte, gerçek hayat hikâyelerine yer vermenin etik olup olmadığı vb. tartışmalara rağmen katı durmamak gerektiğini düşünüyordum Budayıcıoğlu dizilerine. Ama yine Yeşilçam’dan beri derdimiz olan, televizyona da aynı biçimde geçen “tutmuş işin üçüncü, dördüncü versiyonu da tutar” tarzındaki kısa vadeli eğilimlere yaslanma meselesi kısa zamanda işin suyunu çıkardı.

Haftada 2,5 saat bir hikâye anlatacaksın, her defasında Budayıcıoğlu markasıyla bütünleşen “gerçek hayat hikayesi” kozundan yararlanacaksın. Bunu yaparken alabildiğine iç kıyıcı malzemeni bir tutam peri tozuyla canlandırmaya çalışacaksın. Bu terkiple uzun hatta orta vadede düzgün iş zaten zor çıkar. Giderek eli yükseltmek gerekir. İşte gerçek hayat hikâyesi vaadiyle gelen daha fazla acı, dram ve tuhaflıklar Camdaki Kız’da mümkün en pornografik hâle ulaşmış durumda.

Dizide hali vakti yerinde bir ailenin tek çocuğu olarak el bebek gül bebek büyütülmüş, peri kızı masumiyetinde, güzeller güzeli Nalan (Burcu Biricik), gözüne erkek gözü değmemişken kendini bir anda mimar olarak çalıştığı büyük oteller zinciri Koroğlu’nun yakışıklı veliahtı Sedat’la (Feyyaz Şerifoğlu) evlilik arifesinde buluyor. Bu peri masalının arka planında koca kızı banyoya sokup emektar dadıyla birlikte evire çevire her sabah yıkadıktan sonra bekaret korsesi (evet!) giydiren bir anne var, Feride (Nur Sürer). Nur Sürer oyunculuğuyla yapılabileceğin en iyisini yapmış ama Feride o derece abartılı, o kadar masal cadısı bir karakter ki “namus, namus” diye çemkire çemkire kıza küçük yaşından beri ettiklerini gerekçelendirmeye travmalar yetmiyor. Bu dizilerin genelinde olduğu gibi gerekçeli de olsa çıbanın başı korkunç anne. Eski vali baba “acıdığı” karısıyla çok sevdiği kızı arasında kalan gayet makul bir karakter.

Damat cephesindeyse işler genç kızların düşlerini süsleyen holding veliahtından başlıyor, “Grinin Elli Tonu”na kadar varıyor. Nalan’ın dizi tarihimize geçecek acayiplikteki banyo sahnelerinde kazanlarda yıkanıp kaynatıldıktan sonra yan yana dizilen beyaz ötesi iç çamaşırlarına göndermeyle Twitter’da “Nalan’ın Elli Donu, Sedat’ın Elli Tonu” esprisini gördüm, komikti.

Sedat öncelikle tırnaklarıyla kazıya kazıyla en dipten en üste çıkmış eli sıkı, muhafazakâr baba (yine şahane bir Tamer Levent) kurbanı, değişiklik olarak. Gerçi koca adama beş yaş muamelesi yapan, oturtup tırnaklarını kesen annenin (Devrim Yakut) de olaylarda payı tümden ihmal edilmemiş yine. Bu aşırı baskıcı ortamdan çıkmak için de prensimiz BDSM’ye vurmuş kendini. (Bu dizide gerçekten bu var, evet. Şarap kelimesi sansürleniyor, ama Kırmızı Oda’yı, kırbaç izini falan görebiliyoruz.) Allahtan olaylarda yaşça kendisinden epey büyük ve evli, sosyete güzeli sevgilisi Cana (Hande Ataizi) başrolde, yani dayak yiyen Sedat. Yoksa temel eğitimini ülke ortamı, maço diziler eşliğinde porno endüstrisinden almaktan ötürü kadına şiddeti iyiden iyiye normal bir şey zanneden ergenler açısından sorun beşe katlanmış olurdu.

Hanlar hamamlar sahibi olsa da cimrilikten ölen baba Koroğlu’nun direktifiyle her sabah aile üyelerine 25 gram peynir tartan hizmetkar Tako karakteri de eklenince iyiden iyiye acayip, abartılı bir malzeme çıkıyor ortaya. Haliyle ilgi de çekiyor, sonunun nereye varacağının kestirilemeyeceği garip aşk hikayesi de dahil… Genellikle olduğu gibi tempolu iki bölümü takiben dizi üçüncü bölümde epey kan kaybetmeye başlıyor, o zaman da geliyor bekaret kontrolü.

Tüm ayrıntılarıyla işlenmiş sahne, doktorun tüm uyarılarına rağmen o kadar rahatsız edici ve yanlış ki gerçekten. Dizi sözde kadına yönelik aile, toplum baskısını yerer gibi yaparken banyo ve korse sahnelerinde başlattığı baskı ve masumiyet pornosunu buralarda doruk noktasına ulaştırıyor. Dizinin maalesef en “cazip” unsuru, Nalan’ın çektiği acılar. Gözlerinden boncuk boncuk yaşlar inerken cadı annesinin her eziyetine akıl almaz biçimde katlanan, asla “hayır” demeyi aklından bile geçirmeyen Nalan’ın masumiyeti, peri kızlığı dizinin en ileri görüşlü karakterleri tarafından bile o kadar vurgulanıyor ki… İyi eğitimli, zeki bir kız olduğu halde rüyasında Sedat dudak ucundan öpse kalkıp kendini duşa atacak kadar baskıyı içselleştirmiş Nalan acı çektikçe, hayır diyemedikçe, kan kusup kızılcık şerbeti içtim dedikçe prensesleşiyor. Annesinin denetimindeki bekaret kontrolüne de “hayır” diyemiyor haliyle.

Kadının mağduriyetini masumiyetle birleştiren, geçmiş travmalarla desteklense de suçun büyüğünü yine kadına yıkan, aynı peri masalını türlü tuhaflıkla bezeyerek bize “gerçek hayat hikayesi” diye anlatan “Camdaki Kız” hiç de masum değil maalesef bu açılardan. Bu dizide olup bitenlerden çok daha fazlası, toplumun her kesiminde her gün yaşanıyor. Bu acayiplikler silsileli, abartılı hale büründürülünce, farkındalık yaratmaktan çıkıyor, çoğunluğa “halimize şükür” dedirten bir masala dönüşüyor. Dert gerçekten bir nebze olsun toplumsal cinsiyet eşitsizliği olsaydı, baskı, şiddet herhangi bir biçimde erotize edilmeden, abartılı versiyonlarla göze sokulmadan anlatılabilirdi.

Bu dev çarkta tek tek senaristi de, oyuncuları da suçlamak hakkaniyetli gelmiyor insana. Yine de Hazal Kaya’nın zamanında yaptığı itiraz büyük değer kazanıyor. “Gerçek hayat hikâyesi” olması şart değil, daha doğru noktadan baktığı, olanı olduğu gibi sergileyebildiği için “daha gerçek” hikâyelere daha sık kavuşabilmek dileğiyle…

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR