William Saroyan ve insanı yazmak

İnsanı anlatmak zordur. Duygusuyla, dürtüsüyle, hiçbir zaman sabitlenemeyen benliğiyle, varlık sıkıntısıyla... Belirsiz bir varlıkla karşı karşıyasınızdır. Onun karmaşık varlığını anlama çabası sıkıntılı bir yan taşır çünkü karşınızdaki tür yıkıcıdır, onu kolaylıkla her şeyin 'suçlusu' ilan edip işin içinden çıkmak da mümkündür ondan umudu kesmemek de...

İnsanı anlamak için her yolu deneyen, onun derinliklerine nüfuz etmeye çalışan, her yaşında kendine özgü kaygılarını, varoluşunun getirdiği sıkıntıyı anlatmaya yaklaşabilen bir yazardır William Saroyan. Okurları için sıkıntılı olabilecek durumları insanı çözme çabası vererek yumuşatır yazar. Sonuçta o bir insandır ne yapıyorsa yapsın bir şekilde varlığını sürdürme çabasındadır, diye düşünürsünüz ve ona duyabileceğiniz nefret kesintiye uğrar.

Saroyan, hikâyesini anlatırken aynı zamanda bir diyalog başlatır; kendisiyle ve yarattığı karakter arasında bir ilişkilenme ortaya çıkar. Başkasını anlamanın çok zor olduğu durumlarda sürdürülen diyalog, öykünün konusu ne olursa olsun, o anlama ve anlatma çabasını hiç yitirmez. Nefret etmenin çok kolay olduğu durumlarda bile sürer bu durum. Kendi okuma deneyimim açısından düşündüğümde Saroyan’ın insanı anlamaya en çok yaklaşan yazarlardan biri olduğunu söyleyebilirim. Çünkü o insanı bir anlamda çıplak bırakır, verili rollerini, kimliklerini aşındırır, onu bir tür olarak ele alır. Burada yapmaya çalıştığı günahtan arındırma, kusursuz gösterme değildir, bir bebek olarak dünyaya gelmiş varlığın olduğu şey olma nedenini görme çabasıdır.

Bunlardan bahsetme sebebim, geçtiğimiz günlerde Aras Yayıncılık tarafından, 'Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam ve Diğer Öyküler' adıyla yayımlanan Saroyan kitabı. Bu kitap, William Saroyan’ın 1934’te ilk kez yayımlanan metni olma özelliğini de taşıyor. Kitaba da adını veren 'Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam' ise yazarın yayımlanan ilk öyküsü. Kitap, İrma Dolanoğlu Çimen tarafından Türkçeye çevrildi. Metinde ayrıca daha önce yine Aras Yayıncılık tarafından yayımlanmış, Ohannes Kılıçdağı tarafından çevrilmiş öyküler de var.

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Saroyan’ın bu metinde yer verilen öykülerinde yine insanı anlama çabasının öne çıktığını görüyoruz, bunun yanı sıra Saroyan öykülerinde epey belirgin olarak hissettiğimiz anti-militarizm vurgusunu da görebiliyoruz. Genç bir yazar olarak yazma çabasını, nedenlerini, çektiği sıkıntıyı, üsluptan, biçimden, kuraldan ne anladığını, babasıyla olan özel diyebileceğimiz ilişkisini bize aktarma çabasını, kendi benliğini metinlerinden esirgemeyerek ortaya koyuyor yazar. Bu açıdan metin, Saroyan okuru açısından onu anlamaya bizi biraz daha yaklaştırıp, yazıyla kurduğu ilişkinin sebeplerini daha yakından görmemizi sağlıyor. Bu kitapta yer verilen öykülerin yazarın bir şekilde kendine yazarlığını kanıtlamak için yazdığı düşünülürse, okur, metinde onun yazarlığına dair hissiyatına da biraz daha hâkim olabiliyor fikrimce. Özellikle metnin sonunda yer verilen, 1964’te yeni baskı için yazdığı önsöz olan, 'Otuz Yıl Sonra' adlı yazısı, onun yazarlık deneyiminden öğrenecek çok şey olduğunu hatırlatırken, farklı konulardaki fikirlerine de erişmemizi sağlıyor.

SAROYAN VE YAZI
Saroyan daha okul günlerinde insanlara hikâye anlatmanın önemini kavradığından bahsediyor ama bununla birlikte şunu da fark ediyor: Bir yazarın kendi kuralları olmalı. Bu nedenle Ring Lardner gibi isimlerin kurallarını inceliyor ama yanlış olduklarına karar veriyor. Yazarın okulla ve kurallarla pek barışık olmayan mizacını hatırladığımızda garip gelmeyecektir. Bu nedenle onun yazı deneyiminde kendi cümleleriyle söylersek şu önemli: “Bu kurallar beni saf dışı bırakmaktaydı ve bana kalırsa, bu olaydaki en önemli unsur bendim, dolayısıyla bazı yeni kurallar koydum.” Saroyan’ın daha çok genç yaşta kendi kurallarını oluşturması ki buradaki önemli unsur kendi benliğini yazınının dışına atmaması, onun yazısının bana kalırsa belirleyici yanı oluyor. Bu durum aklıma Woolf’un şu cümlelerini de getirdi: “Ben bataklığın üzerinden ben benim diyerek yürüyorum; yapmam gereken o izi takip etmek, bir başkasını kopyalamak değil. Yazmamın da, yaşamamın da tek gerekçesi budur.” (1) Saroyan’ın yazısı için de benzer bir durum tespit edilebilir, anlatma çabasında kendi benliğini, kendi kurallarını koyan bir yazar için bir özgürleşmeden de söz edilebilir. Çünkü yazıda başkasının kuralı kurtarıcı olabileceği kadar kendi sesinin önüne de geçebilir. Saroyan’da gördüğümüz, hiç süslemeden, serbestçe dolaşan ve kendi akışını bulan anlatının bununla ilişkisi kurulabilir ki belirlediği bir diğer kuralda bunu açık eder: “Edgar Allan Poe’yu ve O. Henry’yi boşver ve içinden geldiği türde öyküler yaz. Şimdiye kadar yazmış olan kim var kim yok boş ver.”

Bahsettiğimiz gibi bu yazarın aslında kendi izini takip ederek, o yazıyla duyurmak istediği sese ulaşmasında önemli bir kural olarak görülebilir. Üçüncü bir kuralı da, “daktilo kullanmayı öğrenmek” ki daktilosuyla kurduğu yakın ilişkinin, 'Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam ve Diğer Öyküler' kitabında yer alan metinlere de sızdığını görüyoruz. Saroyan’ın üslubunu belirleyen bir şeyin de bilindik deyimle yalınlık olduğunu söyleyebiliriz. Metinde bunun üzerine de düşünebiliyoruz: “Bütün başarılı yazarlar, bir kelimenin kendi başına yeterince bir anlamı olmadığını, dolayısıyla bir kelimenin anlamını başka bir kelimenin yardımıyla vurgulamanın en iyi yöntem olduğunu düşünürler. Kimi yazarlar masum bir kelimeye dört, hatta beş başka kelimeyle yardım edecek kadar ileri gider ve bu yardımseverlik yüzünden bazen masum bir kelimeyi öldürürler ve hiç sıfat bilmeyen cahil bir yazarın iyi kalplilik yüzünden öldürülmüş bu kelimeyi canlandırması yıllar sürer.”

Saroyan metinlerinde çok fazla ağdalı ifadeye rastlamayız, görünenin ilk anlamına, olduğu gibi, kendi içinde bir doğallıkla akana teslim oluruz. Sanırım bu cümlelerde ifade edileni onun metinleriyle düşündüğümüzde onun yazı üslubunu anlamaya da yakınlaşmış oluyoruz. O kendi deyimiyle 'ihtilafa' neden üslup konusunu çok da önemsemez, onun için üslup 'basit'tir. Yazı biçimine 'kompozisyon yöntemi' adını verir; insanın, mekânın, yaşamın, hikâyeye taşınan olay ve konunun parçalarını üslubunca bir bütün hâline getirir. Yazarın öykülerine bu açıdan baktığımızda, parçaların kaybolmadığını, hepsinin bir şekilde kendi yerini bulup, biri diğerini öncelemeyecek şekilde, aradaki ilişkinin korunduğunu söyleyebiliriz.

Saroyan ve yazı meselesi üzerinde çalışılması gereken bir konu ancak burada odağımızdaki metin ekseninde kısaca bahsetmek istedim. Kitapta en başta da bahsettiğimiz gibi bu konunun ayrıntılarına erişebiliyoruz. Bu anlamda metin, yer verilen öyküler kadar, Saroyan’ın yazıyı nasıl sorunsallaştırdığına dair de fikir veriyor.

ANLATIYI PARÇALAMAK
Saroyan’ın aslında her öyküsünü kendi içinde bir bağlamla ele almak mümkün çünkü yazarın anlatıya taşıdığı meseleler dünyanın gündeminden hiç eksik olmayan konular ve güncel bir yere bağlanabilir ancak bu kitapta yer alan öykülerden 'Kayıplar Arasında' üslup açısından ve başka metinlerle kurduğu diyalog nedeniyle üzerinde ayrıca durmayı hak ediyor. Bu öyküde, Paul karakterinin, bahis oynayan bir Rus tarafından bıçaklanan Red’in öyküsünü dinlemesiyle başlıyor anlatı ve çiçek satan bir Yahudi’nin hikâyesiyle kesiştiriliyor. Cumartesi gecesi çiçek satmak yasak olduğu için tutuklanan ve yeni hapishaneden çıkan karakter, Paul’un uzattığı sigaradan yakıyor ve öyküsünü anlatmaya başlıyor. Sonrasında ne okuyorsun sorusuna, 'açlıktan ölmeyi' cevabını veren Lambough’un hikâyesi ekleniyor anlatıya. Bu insanların hikâyelerinin arasına, T. S. Eliot dizeleri yerleştiriyor Saroyan ve anlatı birden parçalanıyor, hikâyedeki bütünlük sarsılıp bozuluyor: “Lambough sabahleyin İrlanda’dan bahsediyor, hapisteki hasta Yahudi, deli Rus’un bıçakladığı Red, duygusallıktan kaçınma, koridorlarda et kokularıyla çöken kış akşamı, determinist bir evren konusunda meditasyonlar, Boston Eve-ning Transcript’in okuyucuları, dürtü, Mr. Apollinax Birleşik Devletleri ziyaret ettiğinde kahkahası çay fincanları arasında çınladı, gün lafla geçip gidiyor, memleket mahvoluyor, bütün genç erkekler bekliyor, açlık yürüyüşleri, o güldüğünde kahkahasına kapıldığımın farkına varıyordum, Ezra Pound, Fransa’daki Amerikalı, kurak bir ayda yaşlı bir adamım, bir oğlan bana kitap okuyor, yağmuru bekliyorum, deniz altında kasvetli müzik, zamanın dumanlı mum ucu tükeniyor…” ( İtalik kısımlar T. S. Eliot alıntıları)

Bu uzunca alıntıyı yapma sebebim metnin parçalanışını göstermek... Farklı kökenlerden gelen, yoksulluk içinde yaşayan öykü karakterlerinin hikâyelerini araya yerleştirdiği dizelerle parçalı hâle getiriyor Saroyan. Bütünlük bozuluyor; tıpkı karakterlerinin yaşamları gibi parçalı hale geliyor. Ezra Pound vurgusu ise ayrıca enteresan...

Pound, Eliot’tan epey etkilenir hatta 'Kantolar'ı yazma fikrinin, 'Çorak Ülke'nin uzun şiir yazılabilir yüreklendirmesiyle yazıldığı söylenir. Burada bana daha enteresan gelen ise Ezra Pound’un aynı zamanda antisemitist olduğunun bilinmesidir. Her ne kadar Marsh dönemin ruhuna ve edebiyat ortamına uymak için o yazıları yazdığını söylese de bana kalırsa, bir Yahudi’nin hikâyesiyle Pound nerede kesişir, araya giren şiir mi kesiştirir yoksa başka şeyler mi şeklinde sorular sorduruyor metin. Saroyan okurun aklını karıştırıyor. Bu nedenle, Saroyan’ın bu öyküde ördüğü parçalılık kafamızda bir bütüne yerleştirme çabasına girdiğimizde başka şeyler sezmeye izin veriyor fikrimce.

VE İNSAN...
Saroyan, en başta vurguladığımız gibi insanı anlatıyor. 'Ben, Dünyada' adlı, bir iç döküm metni olarak da düşünebileceğimiz metninde, “ben bir öykücüyüm ve tek bir hikâyem var: İnsan” diyor. Kitapta yer alan öykülerde de genellikle insanlık hallerini anlatıya taşıyor. Onun dünyasında insan çoklu; Ruslar, Yahudiler, Ermeniler, Süryaniler, Japonlar... Yazar, insanı anlatırken, onların kimlikleri nedeniyle çektikleri sıkıntıları da sezdiriyor. Yazının başında bahsettiğimiz gibi kusurlu bir varlık insan ama aynı zamanda yaralı da… Saroyan’ın anlatısında her hâliyle görebiliyoruz bu durumu. 'Yetmiş Bin Süryani' öyküsündeki Japon berber, tek başına hayatta kalan tüm Süryaniler’in yükünü omuzlayan Badal gibi...

Ayrıca, güçlü olma hırsıyla ağlamamak için çabalayıp, erkeklik maskesi düşmesi diye insani olandan uzaklaşanlar, gülme cezası verilince gülemeyenler, içindeki yok edicilikle bir yılanın üstünde gücünü deneyenler, açlıktan kırılırken yolda bulduğu bir senti, kendisinden daha çok işine yarayabileceğini düşündüğü için, bir çocuğa ölmeden verme hayali kuran cesur genç erkekler, yaramaz çocuklar, kadınlar… İyi, kötü, hırslı, öfkeli, yoksul, zengin her türlü insanı bulabiliyoruz yazarın anlatısında.

Saroyan’ın karakter yaratma becerisi, dünyayı epey dolaştığı düşünülürse iyi bir gözlemci olmasının da etkisini taşıyor. Kadın veya erkek tüm karakterlerin hikâyenin olayına, yaşamın getirdiğine göre tepki ve duygularını hissedebiliyor okur. Örneğin, 'Harry' öyküsünün karakteri Harry, tek amacı zengin olmak olan, her şeyi hesaplayan, insanları devamlı dolandırdığı için her alışverişinde dolandırılacağını düşünen, para için yapmayacağı hiçbir şey olmayan bir karakter. “Yarım milyon dolarım olsun istiyorum ki emekli olabileyim” diyen Harry, para hırsından yaşamaya fırsat bulamıyor. Sonunda verem olup kıvranırken, ölüm döşeğinde insanlara yaşam sigortası satmaya çalışıyor, bu trajikomik hikâyede hırsa kapılmış bir insanın ne duruma düşebileceğini sorgularken, karakterin neredeyse ruhunu hissediyorsunuz. Bu örnekte olduğu gibi, Saroyan’ın tüm karakterlerindeki o insan yanı görebiliyoruz. Farklı farklı insanlar, dünyaya bakışları, verili kimlikleri, beklentileri, kırıklıkları, hayat çabaları, varlık sancılarıyla… O nedenle “Ben sadece insanla ilgileniyorum” derken, Saroyan bunu boşuna söylemiyor dersek hata olmaz.

Kısaca özetlemek gerekirse, 'Uçan Trapezdeki Cesur Genç Adam ve Diğer Öyküler' kitabında, hem yazar Saroyan’a, hem insan Saroyan’a hem de onun yazı dünyasına biraz daha yaklaşmış oluyoruz. Nefretin sesini hiç alçaltmadığı, düşmanlık politikalarının tahakkümü altında nefes alamadığımız bugünlerde, Saroyan’ın metinlerinin okur için sağaltıcı olabileceğini düşünüyorum.

Dipnot: 
1. Woolf, V., (2017), “Benlik Üzerine Denemeler”, s. 139, (Çev. Esra Çakıruylası), İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR