Onca manipülasyona rağmen kapıyı çalan gerçekler

Fotoğraf: Evrensel

We Are Social 2021 ocak verilerine göre; Türkiye’de internete erişimi olan insan sayısı 76.8 milyon.

16-64 yaş aralığında cep telefonu kullanmayan yalnızca yüzde 2.3’lük bir kesim kalmış.

Kişi başı günlük internet kullanımı ortalama 8 saat, sosyal medyaya ayrılan süre ise ortalama 3 saat.

Günlük en çok ziyaret edilen sitelerde 1. sırada Google, 2. sırada YouTube, 12. sırada Facebook, 17. sırada Instagram, 20. sırada ise Twitter var.

Aralarda neler var peki? Yandaş medya kanalları, e-ticaret devleri, EBA, MEB ve çanak, okey sitesi.

Buyurun bir memleket analizine.

İkizdere’de taş ocağına karşı doğayı savunan halkın direnişi cesaret, coşku, umut veren karelerle yansıdı sosyal medyaya.

Onlarca kolluk gücünün, jandarmanın önüne dimdik dikilen kadınların fotoğrafları etkilenilmeyecek gibi değildi. Yollar kesildiğinde dağlardan alana inen kadınların sık ağaçların arasından duyulan sesleri tüyleri diken diken ediyordu.

Sosyal medyada iktidar karşıtı çoğu insanın, “Onu oy verirken düşüneceklerdi, Rize’nin oyu belli, biz direnirken demediklerini bırakmamışlardı şimdi görsünler günlerini” gibi yorumları beni dehşete düşürdü.

Televizyon kanallarının durumu ortada, çoğu yandaş medya.

76 milyon insanın internete erişimi var ama Google’da ve YouTube’ta ne aratırsa algoritma gereği onunla ilgili videolara denk gelecektir.

Yani büyük bir kesim, iktidarın manipülatif içeriğine maruz kalıyor demektir. Ne zaman ki hak kaybı evinin önüne dayanır, ne zaman ki derin yoksulluk ocağına çöker ancak o zaman gerçekler saklanamaz olacaktır.

O zaman işte tam da bu zamanlar.

Belki Zafer Havalimanı için verilen garanti yolcu sayısı bedelini ödemeye devam etme kararı yüzünden 2021’de devlet bütçesinden 208 milyon avro çıkacağı bilgisine ulaşamayabilirler ancak pandemide göremedikleri destek, kapanan kepenkler, hastanelerde bulunamayan yataklar, özel hastanelerin çektikleri fiyatlar ile artık gerçekle yüzleşiyor insanlar.

Bu insanlara hakikati ve bir kurtuluş yolunu işaret etmek için en doğru zaman bu.

Sosyal medyanın algoritması öfkeden ve çatışmadan besleniyor. Çok çatışma çok etkileşim getirir. Bu da bu mecraların ekmek kapısı.

Ancak mücadele için öfkenin yönelmesi gereken yer halk değil.

Bu, yıktıkları ahlakın yerine yepyeni bir etik duvar örebilme umutlarını dağıtıyor.

Etik olan, ezilenden, doğadan, canlıdan, doğrudan ve haklıdan yana koşulsuz durabilmektir.

Örgütlenme de ancak böyle başarılır.

Tersten düşünün; kafanızın kırılmasını, kollarınızın ters kelepçe ile arkadan bağlanmasını, gözaltını, tutukluluğu, en iyi ihtimalle insan başı binlerce lira sokağa çıkma cezasını göze almış, toprak yollardan kilometrelerce yürümüş, dik yamaçlar aşmış, üzerinize doğrultulmuş gaz fişekleri önünde dimdik durmuş ve demişsiniz ki “Bu toprak, bu orman, bu dereler bizim, alın Cengiz’inizi gidin.”

Kentli birileri, kanepelerine uzanmış, elindeki telefondan yazıyor: “Dediğimize geldiniz mi şimdi?”

“Dediğimize geldiniz mi” diyen, bilinmiyor son yıllarda kaç eyleme gitti, nerelerde örgütlendi, hangi mücadelede nasıl bir emek verdi de bir tövbe sınavına sokabiliyor karşısındakini?

Öte yandan içki yasağı iktidarın elinde patladı.

Tekel bayileri sivil itaatsizlik bayrağını çekti, hukuka uygun olmayan tebligatlara “İmzadan imtina ederim”ler yazıldı, restler çekildi.

Sosyal medyada büyüdü tepki, sahaya böyle yansıdı.

Burada da stok yapanlara büyük resmi görenler kızdı, stokçular onlara kızdı, yasağın kalkışını zafer sayanlara romantik denildi vs. yorumlar aldı yürüdü.

Sosyal medyanın en zor taraflarından biri; etkileşim getiren öfke uğruna yeni hedef bulmadaki yaratıcılığı körüklemesi.

Yaşadığımız her şeyin müsebbibi belli ama yeni bir tartışma alanı açmak gayreti yüzünden konu dallanıp budaklanıyor.

Bir fırtına esiyor memlekette, her bir vatandaş fitil gibi. Yoksulluk boyu geçiyor, talan saklanamayacak kadar büyüdü, her yere sıçradı, ölüm her evin kapısına dayandı, iktidar zorda.

İnce komplo teorilerindeki gibi derin strateji yapacak, yedi adım sonrayı planlayacak bir kadroları kalmadı.

Bir düşünün; her toplumsal tepkiye karşı birilerini terörist ilan etmek ve bu kavramı gerçeklikten koparmak, millet açlıkla sınanırken uzaya gidiyoruz lansmanı yapmak, Meclise fezlekeler gelirken ve İstanbul Sözleşmesi’nden çıkış kararı alınırken İnsan Hakları Eylem Planı açıklamak, lebalep kongrelerin sonucunda kendi seçmenini, il-ilçe başkanlarını, partililerini ölümle yüz yüze getirmek, kadro kaybetmek, aşı için bir gün öyle, bir gün böyle tamamen tutarsız açıklamalar yapmak hangi büyük aklın derin stratejisi olabilir?

Pandemide camiler açık olacak açıklaması dinci kesimi 2-3 gün tatmin edebilir peki sonra bu kesimde yaşanacak Kovid-19 vaka patlaması nasıl hesaba katılmaz akılcı bir yaklaşımda?

Kadınların kapı kapı gezerek iktidara taşıdığı bu parti, kendi içindeki kadınların sesini kesti, söz hakkını elinden aldı. Bu hafta camiden kovulan kadınlardan biri bağırıyordu: “Ben ilahiyat mezunuyum, bana hadis deme yok öyle bir şey kitapta, kadınlar onu yapmasın bunu yapmasın, camide namaz kılmasın, yeter artık!” diye.

Akıl kârı mı?

Hele böyle bir süreçte, bu ülke tarihinin en büyük, en bütünleşik halk hareketi Gezi davasını yeniden açmak, herkese o günleri hatırlatmak, Çarşı davası ile birleştirip koca bir taraftar grubunu da karşılarına almaya kalkmak ne işlerine yarar?

Tüm ülkede milyonlarca insan, sınav soruları çalındığı için, internet sansürlendiği için, AKM yıkılmasın diye, ağaçlar sökülmesin diye, Emek Sineması elden gitti diye, kanser hastası Dilek’in eline sıkıştırılan para gururuna dokunduğundan ve ucu kendisine dokunan bir baskı unsuru olduğundan kendi iradesiyle sokağa çıkmıştı. Kimi nasıl inandırabilirler bunların birilerinin talimatıyla yaşandığı yalanına?

Bir gram öngörüsü olan, içi kaynayan bir halkın aklına, yeniden gündeme getirip Gezi’yi sokar mı?

Öyle büyük ve derin stratejilerle boğuşuyor değiliz, ayakta kalabilmek için, kendi çevresini tatmin edebilmek adına körlemesine kararlar alan bir iktidarın ceremesindeyiz.

Merkez Bankasına kaçıncı atama, yeni Aile Bakanının gelişi bir facia, Ticaret Bakanının görevden alınışına sebep olan bir skandal, sürekli bir ismin kırk yerde görevi çıkıyor çünkü kırk pozisyona güvenilir kırk farklı insanları kalmadı. İşini yapabilecek yetkin isim bile çıkmıyor artık. Yarattıkları rant düzeni kendilerinden tırtıklamaya başladı.

Seçimle gitmeyecekler diyenlere diyorum, cümlenin yüklemi yanlış. Göndereceğiz.

Bunun için pesimist olmakla gerçekçi olmak, umutlu olmakla çocuksu bir hayalperestliğin arasındaki farkı bileceğiz.

Haklıyla dayanışacağız, kendimize inanacağız, hukuku dayatacağız ve kadın hareketinin müthiş sloganını hayatın her alanına taşıyacağız: Susmuyoruz, korkmuyoruz itaat etmiyoruz.

Kanepeden tweet atacağız belki ama karamsarlık yaymayacağız, hedeften şaşmayacağız, bir kişi daha eksilmeyeceğiz ve o kanepede çakılı kalmayacağız, seçimde oy vermekle yurttaşlık görev sırası savmayacağız, kalkın arkadaşlar çalışacağız. Oturdukça ölüyoruz, nefesimiz kalmadı.

Bu satırları yazdığım sırada sosyal medyadan ekran görüntüleri düşüyor önüme, sivil itaatsizlik yayılıyor.

Bir kuaför yazmış “Dikkat kapatmıyoruz, hükümetin bu son kısıtlamayı ciddi bir şekilde yönetmesi gerekmektedir. Esnafın tüm ülkeyi sırtında taşıması beklenemez”

1800’lerde Henry David Thoreau, Sivil İtaatsizlik’te, “Günah yüzünüzü bir kez kızarttıktan sonra, alışkanlık yapar, ahlaksızlıktan kayıtsızlığa dönüşür ve sanki kurduğunuz hayatlar için bir gereksinim halini alır” uyarısını yapıyor.

Bizi ötekileştiren, azarlayan, tehdit eden, ayrıştıran bir iklime karşı aynı ahlaksızlığın kucağına düşmeden, kayıtsızlaşmadan, direnmeliyiz, çoğalarak, kucaklaşarak.

Yine Thoreau der ki:

“Bir devlet aklın ilkeleriyle yönetiliyorsa, yoksulluk ve sefalet utanç kaynağı olur; aklın ilkeleriyle yönetilmeyen bir devlette ise utanç veren şey servet ve şöhrettir.”

Bu sefalet bizim utancımız değil.

1500’lerde Étienne de la Boétie monarşinin hüküm sürdüğü dönemde diyor ki;

“Kitlesel sivil itaatsizlik çok sayıda insanın direkt katılımıyla sistemin dönüşümünü başlatması bakımından devrimseldir.”

Umuda emek verin, mücadeleye bir yerden el verin, iyimserliğe şans verin, direnenlere omuz verin, birleşebilirsek bunlara yol vereceğiz, çektiklerimize son vereceğiz.

Bu yazı Evrensel'den alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR