Görünmezliğin intikamı

Kadının görünürlüğü, “görünmezliği” ve ikisi üzerinde de sürekli parmak sallayıp hiza belirleyen dünyanın gürültüsüne dair yazmıştım geçen hafta. Herhangi bir kadının sokağa nasıl çıkacağından dört Oscarlı oyuncunun törende nasıl görüneceğine, her şeye dair çok net fikirleri olan, kadını bu kalıplara sığdırmaya çalışan bir hızar makinesi daima yürürlükte. İşin fenası, bununla mücadele ettiğinde de bu görünmez kurallara sıkı sıkıya uymaya çalıştığında da hep aynı anlatının çeperleri içindesin.

Popüler kültürün azımsanmayacak bir kısmını kadınlara standart biçme çabası, bu yollu dudak bükme, dayatma ve aşağılamalar oluşturuyor. O kadar sinsi bir uylaşım ki, hepimiz her an içinde bulabiliriz kendimizi. Bu konularda meram anlatmak güç, mayınlı tarlada yürüyorsun. Hayat siyahlar ve beyazlardan ibaret değil, gri alanların toplamı. İnsan zekâ ve iradesini değerli kılan da tam bu. Çok veçheli, iki uçta düşünülmesi riskli konular. Tersinden yargılayıcı olma riski de yüksek. Ben estetik müdahaleye karşı değilim mesela ama çok erken yaşlarda başlaması, giderek yaygınlaşması, bir seçim değil yeni normal halini alması tehlikeli geliyor. Kadınların giderek daha çok birbirine benzemesi hem estetik açıdan itici hem de özgürlüğü baltalayan bir şey bana göre. Ama “salalım gitsin” türünden bir uç noktaya da yakın değilim. Tüm bu dayatma içinde kendi rengimizi, sesimizi bulabilme çabasından yanayım. İster sade, ister şuh ister bazen öyle bazen böyle görünmeyi tercih etsinler, kadınların kafalarında, sevdikleri kendi resimleriyle toplum dayatmaları arasında kendi lehlerine bir denge kurabilmelerini sağlıklı buluyorum, özetle.

Oyunculardaki dehşet verici mimik, ifade kaybı her geçen gün daha çok batıyor gözüme. Bir kadın oyuncunun performansı makyaj yapmadığı, varsa kırışıklıklarını gizlemediği, kötü giyindiği için değil, rolü bunu gerektiriyorsa böyle görünmekten kaçınmadığı için değerli geliyor. Karakteri inandırıcı kılıyor tüm bunlar ve ne izlersek izleyelim, karakterlere inanmadan öykü dünyasına inanmak çok zordur.

Kate Winslet HBO’nun yeni mini polisiyesi “Mare of Easttown”da kırklarının sonlarında, ezici özel yaşamıyla iş yaşamını dengelemeye çalışan yorgun bir kasaba dedektifini oynuyor. Tam da oynadığı karaktere uygun görünümde. Titanic’te yirmili yaşlardaki halinin yanına konup “son hali yürekleri burktu” saçma klişesine konu olacak resmi veriyor. O kadar gerçek ki, neredeyse müstehcen. Çünkü ekranda bu gerçeklik düzeyini öyle unutmuşuz ki… Haliyle oynadıkça devleşiyor, iki ruj sürüp saçını tarayınca, bazen taramadan da yine çok güzel görünüyor ve parmağının ucuna kadar oynadığı karaktere bürünmeyi başarıyor. Uzun zamandır bu kadar görkemli bir oyunculuk izlememiştim. Yan rollerden birinde de romantik bir ilişkiye sarsak adımlar attığı “ne olmuş bu adama ya” dedirten bir Guy Pearce var. Orta yaşlı, zarif bir yazarı canlandırıyor, onda da durum benzer.

Nicole Kidman ve Hugh Grant’ın başrollerinde oynadığı, gerilimini çok sevdiğim “The Undoing”de ise durum bunun tam tersiydi. Hugh Grant haritaya dönmüş yüzüyle hâlâ yakışıklı görünmeyi başarır ve şahane de oynarken Nicole Kidman’ın ağır estetikten groteskleşmiş yüzü, ne kadar iyi görünürse görünsün, oyunculuğunun yarısını götürmesi bakımından yürek burkuyordu. Evet bu zalim sinema, TV dünyasında kadın oyuncuların işi çok zor ama işi mimik yitirmeye vardırmamak gerek. Yazar için kelimeler neyse oyuncu için de mimikler o, olmayınca olmuyor.

Geçen haftaki yazının “görünmez kadınlar” kısmı yeni Netflix dizimiz “Fatma”ya göndermeydi… Dizi sıradan bir temizlikçi kadının toplum gözündeki görünmezliği, patriyarkanın gölgesi altındaki kadın temasından bir seri katil hikâyesi çıkarmak gibi müthiş parlak bir fikir üstüne kurulmuş. Bu açıdan sırasıyla dizinin yaratıcısı Özgür Önurme’yi, hikayeyle bütünleşen çok başarılı reji için, onunla yönetmen koltuğunu paylaşan Özer Feyzioğlu’nu ve Burcu Biricik başta, oyuncuları tebrik etmek gerekiyor.

Hoş kadın seri katil teması da başlı başına yeterince ilginç olurdu, ortalık erkek katil kaynıyor, kadınların nesi eksik. Ama şaka bir yana, Fatma sıradan bir seri katil hikâyesi değil. Kazara değil ama mecburiyetten cinayet işleyen bir kadını anlatıyor. (Bu kısımdan sonrası spoiler içeriyor yazının.) Çocuk yaşta yaşadığı ağır cinsel travmanın etkisini hayatı boyunca taşımış, “kusuruna rağmen” onunla evlenmekle böbürlenen bir adamla mutsuz bir evlilik yapmış, otizmli bir çocuk sahibi olmuş, tedavisi için İstanbul’a göçtükten sonra çocuğunu trajik bir olayda kaybetmiş, karanlık işlere karışıp hapse düşen kocasından, çıktıktan sonra bir daha haber alamamış. Gecekondusunun bahçesine kondurdukları viranede fırsatçı İsmail ve habire yükselen şekerini kalkan yapıp kocasının pisliklerine göz yuman Kadriye’nin sığıntısı olmak da var, kabus kabus üstüne… Döner diye umduğu kocasını ararken evlere gündeliğe gidiyor. Sorup durmayı bırakıp eşini gerçekten aramaya başladığında da geçmişin hayaletlerini canlandıran birbirinden tatsız gerçeklerle yüzleşiyor ve başlıyor cinayetler.

Masumları değil gücünü her türlü kötüye kullanan karanlık ruhları, suçluları, tacizcileri, zorba erkekleri öldürüyor Fatma. Bu yönüyle Dexter’a benziyor. Ama Fatma öldürme dürtüsünü topluma faydalı bir alana kanalize etmiş bir sosyopat değil. Kuşkusuz ciddi travmaları ve psikolojik problemleri var ama işlediği cinayetler, baştan aşağı erkek bir dünyada varlık göstermesinin, hayatta kalmasının, oğlu için adalet arayışının tek yolu. Onu ezen, iten, görünmez kılan dünyadan tam da bu görünmezlik kalkanıyla beklenmedik biçimde intikam alan bir tür süper anti kahraman Fatma. Bu aslında yorumlarda üstünde sıkça durulduğunu gördüğüm irili ufaklı mantık hatalarını da çok iyi işleyen dramatik gerilim lehine görmezden gelmemizi sağlıyor. Hikâye dünyasının inandırıcılığı, cazibesi ve pek az yerli dizimizde rastlanan duygu takibinin başarısı nedeniyle bu hatalar beni pek rahatsız etmedi. Senaryoyu genel olarak oldukça başarılı buldum.

Fatma, tıpkı suya sabuna ziyadesiyle dokunan bir önceki Netflix dizimiz “Bir Başkadır” gibi, kadın sorunundan iş kazalarına, Kürt sorunundan otizmli çocuklara bir dizi toplumsal meseleyi, kenar süsü haline getirmeden işlemeyi de başarıyor üstelik. Gerilime dayalı yapısı “Bir Başkadır”ın katmanlılığından uzak ama kendi türünde çok iyi. Mimik sahibi, rolünü sağım solum nasıl görünüyor endişesine bir an bile kapılmadan büyük gayretle üstlenmiş Burcu Biricik çok iyi. Mehmet Yılmaz Ak başta olmak üzere yan oyuncuların çoğu da öyle.

Diziye dair yapılan yorumlarda üzerine çok tartışıldığını gördüğüm yazar karakteri bence de hikâyenin sorunlu yanlarından biri. Sorun, bir kadın hikâyesinin yer yer bir erkek anlatıcı gözüyle anlatılması çabasından kaynaklanmıyor ama. Karakterin biçimlendirilişindeki ironik mesafeye dair kararsızlıktan kaynaklanıyor. Uğur Yücel’in iyi oyunculuğunun bile dengeleyemediği bir kafa karışıklığı var senaryonun, burada. Fatma’nın evine gündeliğe gittiği yazar bir yandan hayattan uzak, her şeyi yazının malzemesi olarak gören entelektüelin hicvi gibi görünüyor. Dizideki diğer erkek karakterlere kıyasla olumlu bir karakter ama hâkim olmadığı bir gerçekliği tanımlama ve anlatma özgüveniyle, sınıfının özelliklerinden kopamamasıyla, mansplainingiyle hâlâ Fatma’nın çarpıştığı eril dünyanın eril bir parçası. Ama ne ikili diyaloglarında bu durumun altını çizmeye yetecek miktarda humor var ne de araya giren, bazen duruma cuk oturan bazen de alakasız, aforizma baloncuğunu andıran anlatımlarını bir yere oturtmak mümkün oluyor.

Günümüzün yükselen kadın hikâyelerinin hala eril anlatının kalıpları içinde kalma, “güçlü kadın”ı, intikam alan kadını bu kodları tersine çeviriyor gibi yaparken yeniden üretme eğiliminden bu yazımda bahsetmiştim. Fatma’da durum tam böyle değil. Hiçbir tür adaletin olmadığı, olduğu kadarının da erkekler lehine işlediği bir dünyada Fatma, kadının görünmezliğinin hem toplumsal cinsiyet eşitsizliği hem de sınıf bağlamda ters köşe bir intikamı. Kasvetiyle, hatalarıyla, bilerek eli büyüttüğü kısımlarla, dramatik açıdan da kayda değer tutarlılıkta, özgün bir intikam hikâyesi. Devamı, daha da derinleşerek gelsin dilerim. Böyle “dürten”, rahatsızlık veren, suya sabuna dokunan hikâyelere çok ihtiyacımız var.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR