Sessizliğin tarihsel seyri

Sessizliği sadece gürültünün olmadığı an olarak mı düşünmeliyiz? Sessizlik dünyadan gittikçe çekiliyor olabilir mi? En son ne zaman sessizliği duymak istedik, onu hissetmek için çaba gösterdik, ihtiyaç duyduk. Evde yalnız başına, hiçbir şey yapmadan otururken bile, hiçbir şey yoksa bir makinenin inceden gürültüsünü, sokaktan geçen arabanın sesini duyuyoruz. Etrafımız, makinelerin gürültüsüyle sarılmış gibi. Gürültünün, yeri ve zamanı kapladığı bir çağ belki de yaşadığımız ve sessizliği, onun içinde kaybolmayı unutuyoruz, aklımıza bile gelmiyor. Peki, sessizlik geçmişten bugüne hangi anlamları içeriyordu: Sessizlik bir ihtiyaç mıydı, arayış mıydı, disipline eden bir şey miydi, Tanrı’ya ulaşmanın bir yolu muydu? Tarihin çeşitli dönemlerinde, farklı metinlerde nasıl yer ediyordu? Mekânların sessizlikle ilişkisi nasıl kuruldu, aşkta sessizliğin anlamı neydi, sessizlik bir konuşma sanatı mıydı, sessizlik için hangi stratejiler uygulanıyordu?

Alain Corbin’in, Kolektif Kitap tarafından, Işık Gören çevirisiyle basılan, “Sessizliğin Tarihi ‘Rönesanstan Günümüze” adlı kitabı, yukarıda sorduğumuz soruları, farklı disiplinlerden metinleri devreye sokarak derinleştirmeye çalışıyor. Görüyoruz ki insanın yaşamında, sessizlik genellikle önemli bir yere sahip olmuş, farklı zamanlarda farklı mekânlarda başka anlamlar kazanarak bir ifade yöntemine dönüşmüş. Sessizlik hakkında düşününce, şimdilerde kafamızda çoğunlukla inzivaya çekilme, uzaklaşma gibi anlamlar uyansa da kelimenin tarihsel, politik, dini pek çok başka değerlendirmesinin olduğunu görüyoruz. Kitapta örneklenen, çeşitli dönemlere ait metinler, bir yandan kelimenin kazandığı ve kaybettiği anlamların izini sürmemizi sağlarken diğer yandan bugün sessizlik üzerine ne kadar düşünüyoruz sorusunu sorduruyor. Çünkü özellikle kent yaşamını ele alarak düşündüğümüzde, ortama sadece doğa seslerinin karıştığı bir sessizlik hayalmiş gibi geliyor. Bu açıdan metin sadece sessizliğin tarihsel seyrini değil, bugünde bize ne ifade ettiğini de sorgulamamızı sağlıyor bana kalırsa.

KENDİNE AİT SESSİZ BİR MEKÂN
Sessizliğin hüküm sürdüğü, kendi alanını yarattığı mekânlardan söz edilebilir, onun dağıldığı, aktığı, hissedildiği yerlerdir buralar. Valéry’nin, “duy bu ince gürültüyü, akıyor; sessizlik bu. Dinle, hiçbir şey duyulmazken ne duyduğunu dinle; ‘bu gürültü’, bu sessizlik kumulu her şeyi kaplıyor… Geride hiçbir şey yok. Bu olsa olsa kulaklardaki sonsuzluktur…” Olarak tarif ettiğini duyulur kılan mekânlardır bunlar. Corbin bu mekânları şöyle sıralıyor; salonlar, koridorlar, odalar ve çeşit çeşit dekorlarıyla evler ile belli başlı başka yapılar öne çıkar: kiliseler, kütüphaneler, kaleler, hapishaneler... Sessizliğin mekânı dolduran bir şey olduğunu tahayyül edersek, onunla dolu olan yerde, bulunan her şeye sindiğini söyleyebiliriz, hayal gücümüzü devreye sokup, sessizliğin hâkim olduğu bir salonu düşünelim, onun kanepeye, sehpaya yayıldığını, tıpkı Valéry’nin söylediği gibi, “bu sessizlik kumulunun” her yeri kapladığını görebiliriz. Corbin kitaba, 19. ve 20. yüzyılda derinlik kazanan mahrem mekânlar anlatısıyla başlıyor. Bu dönemde sessizliğin, olay örgüsünün ayrılmaz bir parçası olduğunu görüyoruz, özellikle 19. yüzyılda sessizliğin, temsili kitapta örneklenen metinlerde de görüleceği gibi: “kendine ait bir alan, bir kabuk, bir gizem ve sessizlik mekânı gereksinimi” olarak karşımıza çıkıyor. Bu açıdan, Baudelaire’den alıntılanan şu cümleye bakılabilir, “nihayet yalnızım! Gecikmiş, yorgunluktan bitmiş birkaç at arabasının uğultusundan başka bir şey duyulmuyor artık. Dinlenişe ermesek de sessizliğe ereceğiz birkaç saat boyunca. Nihayet! İnsan yüzünün tiranlığından kurtuldum, yalnız kendi kendimden çekeceğim artık… Kendimden de, başka kimseden de hoşnut değilken, gecenin sessizliğinde ve yalnızlığında kendimi bağışlamak, biraz da gururlanmak istiyorum.” Sessizlik gereksinimi bu cümlelerde karşılığını buluyor, aynı zamanda kendinle kalmak, kendi zamanını yaratmak, topluluktan uzaklaşmak için de sessizliğin ihtiyaç olduğunun göstergesi oluyor. Corbin, kitap boyunca, burada olduğu gibi odağına aldığı dönemlerde sessizliğin nasıl algılandığına ve hangi durumlarda ne açıdan önem kazandığına yönelik bir kazı yapıyor.

DOĞANIN SESLERİYLE, SESSİZLİK 
19. ve 20. yüzyılda “doğanın sessizlikleri” de metinlerde epey yer ediyor. Bu konuda önemli isimlerden biri, kitabın da hatırlattığı gibi Henry David Thoreau, kırların, dağların, ormanların, göllerin sessizliğini deneyimlemiş bir isim dersek hata olmaz onun için, en azından yaşamını yansıttığı metinlerine tanık olanlar bu fikre katılacaktır. Corbin, Thoreau kırlarda gezintiye çıktığında diyor ve ekliyor; “sesin sessizlikle neredeyse bir olduğunu, sessizliğin yüzeyine varınca sönüveren bir kabarcık olduğunu (…), sessizliğin zayıf bir sesletiminden ibaret olduğunu ve işitme sinirimize ancak yarattığı tezatla hoş geldiğini” deneyimler. Doğada sessizliğin algılanışının, orada kendiliğinden varolan seslerden bağımsız olmadığını düşündürüyor bu deneyim. Orada bulunan kendiliğinden sesler, sessizliğin bir parçası hâline geliyor, bu da şunu hatırlatıyor: gürültü olarak adlandırdığımız şey daha çok suni olarak yaratılan, insanın edimleri sonucu oluşan sesleri kapsıyor olabilir mi? Çünkü doğanın sesleri sessizlikle bütünleşirken, herhangi bir nedenle ortaya çıkan diğer seslerden ayrılıyor, onun dışındaki sesler daha çok gürültüyle ilişkileniyor. Corbin, Thoreau’nun sessizlik fikrine dair şunları ekliyor: “sessizliği ortaya çıkaran ve yaratan küçük sesleri çözümlemesine her gün olanak tanıyan talihine gülümser. Ona göre doğanın en küçük sesleriyle, kuşların, kurbağaların hatta yaprakların sesleriyle kesintiye uğramayan bir sessizlikten bahsedilemez.” Bu da doğada sessizliğin algılanışının sıfır sessizlik olarak değil doğanın sesleriyle birlikte düşünüldüğünü gösteriyor fikrimce. Metinde, “doğanın sessizliği”nden bahsedilirken, 19. ve 20. yüzyıl özelinde sessizlik fikrinin bir şekilde doğadaki sesleri dışlamadığını fark ediyoruz, böylece; mevsimlerin, yaprakların, karın, dağın, denizin sesi sessizliğe karışıyor.

SESSİZLİK BUYRUK OLUNCA 
Sessizlik, bir buyruk hâline geldiğinde, yukarıda bahsettiğimiz anlamların epey dışında bir meseleyle karşı karşıya kalıyoruz. Çünkü sessizlik buyruğu, disiplin ve terbiye etme yöntemi olarak özellikle, kilise, okul, hapishane gibi kurumlarda bir iktidar aracına dönüşürken, gündelik yaşamda da adab-ı muaşeret kurallarının bir parçası hâline geliyor ve bir denetleme mekanizması olarak kuruluyor. Corbin, “…sessizlik buyruğu kilise, okul, kolej, lise, ordu gibi ayrıcalıklı yerlerde adabın, nezaketin, itaatin gerektirdiği bazı durumlara ilişkindir” diyor, hatta günümüzde sadece bu mekânların içinin değil çevresinin de bu buyruktan nasibini aldığını hatırlatıyor. Ve bu durumun önce dini eğitim kurumlarında sonrasında da laik eğitim kurumlarında, modern zamanların başından beri devam ettiğini görüyoruz. Öğretmene, kilise görevlisine, müdüre saygı olarak gösterilen bu sessizlik dayatması, aynı zamanda bireyin kendi kendini denetlediği bir mekanizmaya dönüşüyor. “18. yüzyıldan 20. yüzyılın ortalarına dek sınıflar “Sessiz olun!” buyruklarıyla dolup taşar. Bu buyruklar yemekhanelerde yemek zamanlarını, yatakhanelerde dinlenme zamanlarını düzenler…” Bu uygulamalar sessizliği bir disiplin mekanizması hâline getirirken, uymayanların ağır şekilde cezalandırılması Corbin’e göre, Foucault’nun  “tahakküm teknolojileri” dediği şeyin sonucu olarak karşımıza çıkıyor. 19. Yüzyılın ortasında, cezaevi gibi kurumlarda, “tecridin kendiliğinden, daimi bir sessizliği dayattığı hücre sistemi” suçlunun ıslah edilmesi gerekçesiyle sessizliği, bir ceza mekanizmasının parçası hâline getiriyor. Metinde verilen örneklerde görüyoruz ki sessizlik buyruk ve dayatma olduğunda disiplin ve denetim aygıtının bir parçası hâline gelebiliyor. Sessizliğin iktidar aracı olarak kullanıldığı bir diğer örnek “ötekini duymayı ve görmeyi reddetmek, bir iz bırakmasını engellemek o kişiyi bir tür yok olma haline mahkûm etmek demektir” diyor Corbin. Böyle durumlarda sessizlik, görmezden gelme, kendinden olmayanın başına gelene duyarsız kalma, kişiyi değersizleştirme, yok sayma olarak çok sık karşımıza çıkıyor ve Corbin bunu tarihçilerin de çok sık yaptığına, yaşananı olduğu gibi kayıt altına almayarak, yaşatılana ortak olunduğuna dikkat çekiyor.

Alain Corbin, "Sessizliğin Tarihi, ‘Rönesanstan Günümüze” adlı kitabında sessizliğe tarihsel bir anlam kazandırıyor. Sessizlik kelime itibariyle sözün yokluğunu hatırlatsa da görüyoruz ki üzerine düşünüldüğünde, ona dair söyleyecek çok şey var. İnsan, bazen Tanrı’ya ulaşmak için ona başvuruyor bazen Tanrı’nın sessizliğini onun yokluğuna delil olarak kabul ediyor çünkü dünyada onca acı yaşanırken Tanrı’nın sessizliği pek çok metinde farklı şekilde değerlendirilirken, insan için bu sessizlik trajik bir hâl alıyor.  Âşıklar için sessizlik bazen bir anlaşma biçimi hâline gelirken, bazen de konuşamayacak kadar nefretin ifadesi olabiliyor. Ayrıca, sessizlik kendi başına söz söyleme aracı olabilirken, kişinin onu benliği için işlevsel kıldığı ve bu nedenle çeşitli stratejiler geliştirdiği durumlarla da çeşitli dönemlerde farklı metinlerde karşılaşıyoruz. Kısacası, sessizliğin sözü derin mesele, şimdilerde üzerine pek düşünmesek de en azından Corbin’in anlatısında kelimenin tarihsel bir seyri olduğunu gözlemleyebiliyoruz.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR