Krizler karşısında yereller ve potansiyelleri: Kentlerin Türkiyesi

Kentleri ve mekânları, onların potansiyellerini ve sınırlarını yakıcı biçimde deneyimlediğimiz bir süreçten geçiyoruz. Ekonomik olduğu kadar ekolojik bir kriz olarak yaşadığımız Covid-19 salgınıyla birlikte; nüfus yoğunluğu yüksek, yeşil alanları yetersiz, gıda ve barınma gibi temel ihtiyaçları piyasaya göbekten bağlı olan İstanbul gibi kentlerde sınırlılıklar görünür oluyor. Diğer yandan kaçış mekânları olarak görülen Marmara Bölgesi’nin, Ege’nin, Karadeniz’in ve Anadolu’nun orta ve küçük ölçekli kentleri ve köyleri potansiyelleriyle öne çıkıyor.

Geçtiğimiz nisan ayında yayımlanan 'Kentlerin Türkiyesi: İmkânlar, Sınırlar ve Çatışmalar' adlı çalışma, İstanbul merkezli kent çalışmalarının dışına çıkarak, odağımızı en batısından doğusuna Türkiye’deki farklı kentlere çeviriyor. Artan merkeziyetçilik ve otoriterlik koşullarında; sağlık, ekonomi, ekoloji sorunlarının kristalize olduğu kriz atmosferinde, Anadolu kentlerine ve yerelleşmeye işaret ediyor.

İletişim Yayınları tarafından yayımlanan 'Kentlerin Türkiyesi'ni, uzun yıllardır kent sosyolojisi alanında çalışmalar yürüten Ayşe Köse Badur, E. Fuat Keyman, Fırat Genç ve Çağlar Keyder kaleme aldı. Kitap geniş bir bağlamda, neoliberal küreselleşme sürecinin doğrudan şekillendirdiği ve Ak Parti'nin iktidara geldiği 2000 sonrası dönemde, Anadolu kentlerinde yaşanan değişimlere odaklanıyor. Özel olarak da İzmir, Adana-Mersin, Konya ve Van üzerinden dört farklı örneği ele alıyor. Saha araştırmasından beslenen kitap, kentleşme ile birlikte küreselleşme, ekonomi, politik ve siyaset alanlarının kesiştiği, disiplinler arası bir perspektifin ürünü olarak görülebilir.

KENT ÖLÇEĞİNİN ÖNEMİ VE KENT-BÖLGELERİN YÜKSELİŞİ
Yazarlar tarihsel bir arka planla, Türkiye kentsel dinamiğinin ekonomi politik temelli bir okumasını yapıyor. Burada, küresel kent-bölgelerine dair kavramsal ve teorik bir arka plan sunuluyor ve kent çalışmalarında öne çıkan “yeni bölgecilik” literatürüne yer veriliyor.

Kitabın temel vurgularından biri, 1980 sonrası dönemde ulusal ölçek dışında kent ölçeklerinin yükselişe geçtiği ve burada “kent-bölge”lerin öne çıktığı. Kitap, Türkiye gibi geç kapitalistleşen bir ülkede, küreselleşmeyle birlikte kentler arasındaki gelişim farklarına yöneliyor ve Anadolu coğrafyasındaki kent-bölge oluşumlarını mercek altına alıyor. Projeksiyonu, 2000’lerde pekişen yeni mekânsal iş bölümüne ve ön plana çıkan Anadolu’daki kent-bölgelerine çeviriyor. Ulusal kalkınmacılıktan ihracata yönelik ekonomiye geçişle birlikte kent ekonomilerinin ne yönde dönüştüğünü ortaya koyuyor. Böylece çalışma, yeni küreselleşmiş ekonomiler çağında Türkiye’deki değişim ve dönüşüm sürecini ekonomik merkez İstanbul ve siyasi merkez Ankara ile sınırlı bir bakışla anlamanın mümkün olmadığını gösteriyor.

Kitabın ana vurgularından bir diğeri, yerel ölçekteki dönüşümlerin salt teknolojik ya da ekonomik bir olgu olmadığı, bunların siyasal süreçlerle inşa olduğu. Küresel akış içinde, sermayenin kentsel mekânın üretilmesindeki rolü kadar, devlet de kent-bölgelerin oluşumları ve potansiyelleri üzerinde belirleyici bir role sahip. Nitekim küresel ekonomik bağlamla birlikte, Ak Parti'nin radikal biçimde yürürlüğe koyduğu yeni neoliberal ekonomi politikalar, yerel yönetim düzenlemelerindeki hukuki ve idari değişimler, politik ve kültürel müdahaleler Anadolu coğrafyasındaki kent-bölgelerin dönüşümünü doğrudan etkiledi. Böylece 2000’li yıllardan itibaren Türkiye kentlerinin gelişimi açısından yeni bir evre başladı.

Kitap, Türkiye kentleşme tarihine dair genel bir arka plan oluşturması dolayısıyla da önemli bir perspektif sunuyor. Bu süreç üç evre üzerinden tarif ediliyor: Gecekondulaşmanın damga vurduğu sanayileşme süreci, yani ilk evre olan 1950-1980’li yıllar; ikinci evre ise ihracat odaklı ekonomiye geçişin yaşandığı 1980-2000’ler dönemini kapsıyor. Sanayi üretiminin büyük kentleri ve periferilerini terk ettiği, üretim coğrafyasının yeniden şekillendiği bu dönemde, Anadolu’daki birçok kent, serbest piyasa ekonomisine eklemlenmeye ve küresel pazarlara entegre olmaya başlıyor. Üçüncü evre ise, 2000 sonrasındaki neoliberal küreselleşme sürecini ve AKP dönemi ile değişen kentsel dinamikleri içeriyor.

POLİTİKANIN BELİRLEYİCİLİĞİ VE GÖLGESİNDE: ANADOLU KENTLERİ
Ak Parti dönemi, Anadolu kentlerinin iktisadi anlamda rol ve vasıflarının değişmeye başladığı bir evreye denk düşmekte. Ak Partili yıllarda kamu arazileri özelleştirildi, büyük çaplı kentsel dönüşüm projeleri uygulamaya kondu. Farklı yıllarda il özel idareleri kanunu, yeni yerel yönetimler reformu gibi kapsamlı yasal-idari düzenlemeler getirildi ve dolayısıyla kentler radikal dönüşümler yaşamaya başladı. Bu süreçte, tarımsal üretimin payında düşüş yaşanırken; imalat sanayi, hizmet, bilişim, finans, turizm gibi sektörlere has ekonomik dönüşümlerin şekillendirdiği yeni kentsel dinamikler ortaya çıktı. Anadolu kentleri, siyasal ve kültürel olarak da dönüşüm yaşadı. Ak Parti iktidarı altında siyasal ve ekonomik gücünü pekiştiren kentli orta sınıflar ve yeni sermaye odakları, taşra kentlerinin çehresini dönüştürmeye başladı. İslamcı-muhafazakâr kültürel karakteri ile bu kentler, neoliberalizmin somutlaştığı coğrafyalar olarak öne çıktı.

Kitapta, Türkiye kentlerinin uluslararası pazarlara entegrasyon sürecinde öne çıkan coğrafyalarda hangi sektörlerde ne türden ekonomik gelişmeler olduğu da özetleniyor. Bursa, Eskişehir, Konya, Adana, Konya, Ankara, İstanbul, Van, Gaziantep gibi farklı kentlerin ihracattaki oranlarına, sanayi üretimindeki paylarına ve sosyoekonomik yapılarına dair detaylı bilgiler verilirken, bu kentlere dair karşılaştırmalar yapılıyor.

Kitabın en özgün ve ilgi çekici yönlerinden biri, İzmir, Adana-Mersin, Konya ve Van vakalarının teker teker ele alındığı bölümler. Tüm bu kent-bölgeler 19. yüzyıl ya da Cumhuriyet Dönemi’nden itibaren farklı ekonomik dönemlerde yaşadıkları değişimlerle analiz ediliyor. İthal ikameci dönemden ihracat odaklı büyüme sürecine geçişte ortaya çıkan ya da değişen sektör ve iş kollarının, bunların mekânsal dağılımlarının ve yerellerdeki sermaye yapısının portresi çiziliyor. Bu dört bölgenin 2000’li yıllardan itibaren yaşadıkları dönüşüm ve güncel durumda taşıdıkları potansiyeller ve çelişkiler de değerlendiriliyor. Burada belediyeler, ticaret ve meslek odaları, sanayi odaları, kalkınma ajansları, iş adamları dernekleri gibi kentsel ekonomiye ve siyasete etki eden yerel aktörlerle yapılan görüşmelere yer veriliyor. Aynı zamanda bu kesimlerin oluşturduğu “kentsel koalisyon”larla merkezi hükümet organları arasındaki ilişkilerin tablosu çiziliyor.

İZMİR: MERKEZİLEŞME-YERELLEŞME ARASINDA PATİNAJ
19. yüzyıldan bu yana Osmanlı-Türkiye modernleşmesinin ana sahalarından olan İzmir, ekonominin küreselleşmesi ve devletin yeniden ölçeklenmesinde çelişkili sonuçların en net izleneceği örneklerden biri olarak ele alınıyor. İzmir, sanayi, tarım ve hizmet sektörlerinin kuvvetli biçimde yer aldığı bölgesel bir odak konumunda. Önemli bir liman ve imalat sanayi kenti olarak, turizm, dış ticaret, kongre ve fuarcılık gibi post-endüstriyel sektörlerde, Akdeniz’e yayılan bir coğrafyada ekonomik entegrasyonun ve koordinasyonun sağlanabileceği güçlü bir potansiyele sahip. Ancak kentin iktisadi alandaki öncü rolü, 2000’li yıllardan bu yana aşınma içinde. Bu anlamda İzmir, potansiyelini harekete geçiremeyen ve yapısal tıkanıklıklar yaşayan bir kent-bölge teşkil ediyor. Kitapta bu süreç, kısmen yerelleşme-merkezileşme bağlamında belirginleşen gerilimle ilişkilendiriliyor. Nitekim İzmir, siyasal iktidarın desteğini arkasına alan kentlerle karşılaştırıldığında daha şanssız bir konumda. Buna göre, yerel, ekonomik ve siyasi aktörlerin ve Büyükşehir Belediyesi'nin, Ak Parti hükümeti ve bürokrasiyle ilişkilerinde çelişkiler yaşaması ve hükümet destekli stratejik yatırımların yokluğu İzmir’in iktisadi anlamda patinaj yapmasına neden oluyor. Bunlarla birlikte yerel yönetimler, iş dünyası ve bürokrasinin yerel kalkınmaya dair çatışan perspektiflere sahip olması ve yüksek nitelikli işgücünün bölge dışına yönelmesi de diğer etkenler olarak sıralanıyor.

ADANA-MERSİN: HEGEMONİK YEREL KOALİSYON İHTİYACI
Anadolu kentlerindeki büyüme dalgasının dışında kalan, Adana-Tarsus-Mersin hattının ana omurgasını oluşturduğu Çukurova Bölgesi bu gidişatın en görünür kaybedenlerinden biri. Kitapta tarihsel bir bağlam içinde bölgenin ekonomik yapısı ve dönüşümü konu ediliyor. Proleterleşme, büyük toprak sahipliği, ticari tarım, fabrikalaşma gibi deneyimler açısından özgün bir yere sahip olan Çukurova, Türkiye edebiyatı ve sinemasına da yansıyan biçimde, ülke tarihinde önemli bir yere sahip. Bölge, 19. yüzyıldan itibaren ve ulusal kalkınmacılık dönemi boyunca pamuk üretimi ve ticareti etrafında ülkenin ekonomik anlamda en önemli büyüme odaklarından oldu. Ancak 1980 sonrasında, bölge ekonomik anlamda irtifa kaybetmeye başladı ve 2000’li yıllarda küresel piyasa sistemine ayak uyduramayarak gerileme içine girdi. Gıda ve tekstil gibi imalat sanayi alanlarındaki yeni odaklarla teknolojik anlamda rekabet edememesi, sanayinin kurucu aktörlerinin şehirlerdeki yatırımlarından çekilmesi, bölge ekonomisinin temelini teşkil eden enerji, lojistik ve petro-kimya gibi alanlarda bölge dışından yatırımcıların öne çıkması başlıca nedenler olarak sıralanıyor. 1990’larda başlayan yoğun Kürt göçü ve son on yılda gerçekleşen Suriyeli göçü yereldeki farklılaşmanın göstergesi. Çoğunlukla muhalefet partilerinin yönetimde olduğu büyükşehir belediyeleri ile Ak Parti hükümeti ve bürokrasi arasındaki ilişki kentin ekonomisi üzerinde belirleyici etkilere sahip. Kitapta, bölgenin 2000’lerden sonra kamu yatırımlarından aldığı payın azaldığı ve bölge şehirlerinin tarihlerinde ilk defa göç veren şehirler haline geldiği belirtiliyor. Bölge ekonomisinin kendisini yenileyememesindeki en önemli faktörlerden biri olarak, girişimciler ve yönetim kadroları arasında bir yerel büyüme koalisyonu kurulamaması ve ortak hegemonik bir strateji geliştirememeleri gösteriliyor. Yerel siyasetin parçalı ve rekabetçi bir yapıya sahip olduğu bölge, lojistik anlamda oldukça kritik bir yere sahip. Kitapta, bölgesel havalimanı ve hızlı tren projeleri, konteyner liman planı ya da enerji yatırımları gibi girişimlerin tamamlanmadığı ve bunun jeostratejik karakterdeki gerilimlerle etkileşim içinde olduğu vurgulanıyor.

KONYA: BİR BAŞARI HİKÂYESİNİN SINIRLARI
Popüler söylemde Anadolu kaplanlarının model kentlerinden biri olarak görülen Konya, muhafazakar çevrelerde de bir başarı öyküsü olarak tarif edilir. 1980’lerden itibaren, ihracat odaklı imalat merkezine dönüşen kent, Ak Parti döneminde ekonomik anlamda yükseldi. Konya, neoliberal küreselleşme sürecinde sanayi üretimindeki payını artırdı ve uluslararası ticaret ağlarına eklemlendi. Anadolu’nun en önemli ekonomik odaklarından biri haline gelen kent; gıda sanayi, makine ve ekipman imalatı, otomotiv yan sanayi sektörü gibi alanlarda oldukça faal. Küçük üretici odaklı firma yapısına sahip ve esnek üretime dayanan bir KOBİ başkenti. Konya, aynı zamanda yerel sermaye kesimlerinin kendi çıkarları etrafında bir koalisyon inşa ettikleri ve merkezi hükümetle uyumlu ilişkiler kurdukları bir örnek. Kitapta kentin bu yapısı, korporatist yönetişim tarzı olarak tarif ediliyor: Yerel yönetim, iş dünyası, siyasal parti, devlet ve sivil toplum alanlarında görece bir uyum söz konusu. Ancak bir süredir, ekonomik tıkanma emareleri gösteren kent, tam da bu korporatist yapısı nedeniyle makro-ekonomik eğilimlerin neden olduğu tıkanmaların aşılamadığı bir örnek olarak ele alınıyor. Kitapta kentsel koalisyonla devlet arasındaki uyumun bölgesel kalkınmaya her zaman pozitif yönde katkıda bulunmadığı gösteriliyor. Bu argümana göre, Konya yerelinde geliştirilen korporatist yönetişim tarzı; katma değerli üretime geçiş, firmaların kurumsallaşması, nitelikli işgücünü kentte tutma gibi ihtiyaçlara yanıt üretemiyor. Kentsel koalisyonun bileşimi ve merkezi hükümetle ilişkiler yenilikçi ekonomik dönüşüm ve atılımların yapılmasına imkân tanımıyor.

VAN: GÜVENLİK POLİTİKALARININ GÖLGESİNDE KADİM BİR SINIR KENTİ
Bir diğer önemli örnek, güvenlik politikalarının çıkmazında bir sınır kenti olarak tanımlanan Van. Hakkâri gibi çevre iller için bölgesel bir merkez olan Van, Doğu’nun en önemli geçiş ve tampon bölgesi konumunda. Kent, 19. yüzyıl boyunca ticaret yolları üzerindeki konumu ile görece geniş bir ticari hinterlanda sahip oldu. Van, çevre illerden ve komşu ülkelerden hem göç alan hem de buralara göç veren bir bölge olageldi. 19. yüzyılın son çeyreğinde nüfusun yüzde 48,6’sı gayrimüslim olan kent, Cumhuriyet Dönemi’ne gelindiğinde bu nüfusunu kaybetmişti. 1980’lerden sonra, Kürt sorunu ve zorunlu göç politikası da kentin demografisinde radikal değişimlere yol açtı. Çevre kentlerden ve Van kırsalından merkeze doğru yoğun göçler yaşandı. Van, bugün İran, Afganistan, Azerbaycan, Türkmenistan gibi civar ülkelerden gelen sığınmacı ve mülteciler için de bir giriş kapısı ve “uydu kent” konumunda. Fakat Van’ın ekonomik büyümesi en başta siyasal alan olmak üzere bir dizi lojistik ve konjonktürel etkenden olumsuz etkilenmekte. 2011 depremi, kentin gücünü aşan sığınmacı ve mülteci akını, ülkedeki mevcut baskıcı ve kutuplaştırıcı atmosfer, kent kaynaklarının tasarrufunun kayyum yönetiminde olması kitapta ele alınan nedenler arasında. Güvenlik sorunları ve çatışma ortamı, merkezi hükümet politikaları, kent ekonomisini doğrudan belirliyor. 2015 ve 2019 yıllarında atanan kayyumlarla ekonomik alan daha da doğrudan ve hızla siyasallaştı. Kayyumlar kaynakların dağıtımında yerel gruplara alan açmıyor; kentteki yatırımlarda kent dışından girişimciler rol oynuyor. Ulaşım sisteminin zayıf olması, sözgelimi çevre yolunun yapılmaması, Van Gölü’nün ulaşımda verimli biçimde kullanılamaması, demiryolu projesinin uygulamaya geçmemesi, havayolu ulaşımının zor ve pahalı olması da kent ekonomisinde olumsuzluklar yaratıyor. Coğrafi ve tarihi olarak oldukça zengin bir mirasa sahip olan kentin turizm potansiyelinin yeterince hayata geçmemesi de kitapta ele alınıyor.

YERELLEŞME DİNAMİĞİ: KENT-BÖLGELER VE ÇÖZÜM POTANSİYELLERİ
Yerellere yönelik merkeziyetçi ve otoriter politikalar artarken, halihazırda bir sağlık, ekoloji ve ekonomi krizi olarak yaşadığımız pandemi, tam da bu yerellerin ve kent-bölgelerin önemini ortaya koyuyor. Salgınla birlikte görünür olan kentten kıra dönüş eğilimleri, sadece üst ya da orta düzey gelir grupları için değil, işsizlikle boğuşan, sosyal güvencesi olmayan, gıda gibi temel ihtiyaçlara ulaşamayan kesimler için de gündemde. 'Kentlerin Türkiyesi' kitabı; pandemi, Türkiye’deki merkeziyetçi politikalar ve neoliberal küreselleşmenin yapısal sorunları karşısında, sürdürebilir kapsayıcı kentler oluşturma ihtiyacına vurgu yapıyor. Herkes için yaşanabilir konutlara, kamusal yeşil alanlara, nitelikli toplu taşımacılığa, belediyelerle koordineli sağlık politikalarına ve kapsayıcı kentsel planlamaya işaret ediyor.

Çalışma, neoliberal süreçte kentsel ölçeklerin yükselişine karşın, Türkiye’de yaşanan sürecin desantralizasyon değil daha çok merkezileşme ve otoriterleşme olduğunu ortaya koyuyor. Nitekim AKP döneminde büyükşehirlerin sayısı artmış ve belediyelerin kimi yetki ve sorumlulukları genişlemiş olsa da, yerel ölçeğe doğru bir evrimleşme yaşanmadı. Bu anlamıyla Türkiye, yetkinin demokratik biçimde alt ölçeklere aktarılmasından yani yerelleşme sürecinden korkan ve bölünme gibi politik gündemlerle devletin otoriter niteliklerini güçlendiren bir örnek.

'Kentlerin Türkiyesi', tüm bu koşullar içinde yerelleşme dinamiğinin ve bunlara dayalı çözüm stratejilerinin önemini ortaya koyuyor. Aşırı güç temerküzü ve merkezileşmeye karşı kentlerin potansiyellerine, onların arkasındaki yerel kentsel koalisyonların önemine dikkat çekiyor.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR