Tarih bir adaya sığar mı?

İnsan daima haddini bilmelidir. Pek tabii ki bu sözü, Osmanlı döneminden beri düşünce ve kültürümüze hâkim olan siyasal ve toplumsal muhafazakârlıkla bağlantılı olarak değil, sadece kişilerin uzmanlık ve yetkinliği ile ilgili olarak söylüyorum. Herkesin kendini uzman, fikirlerini de parlak ve önemli saydığı ülkemizde bu tür hadsizliklerle baş etmek pek mümkün gözükmüyor. Fakat benim üzerinde durmak istediğim, daha dar bir kapsamda, iki alanı bağdaştıran –veya bağdaştırdığı düşünülen– bilim veya sanatlardaki sınır ve dengelerin tanımıdır. Alanım olan tarihle ilgili bu tür kesişmelere çok sık rastlanmaktadır. Tarihi genel bir analiz ve anlatı kategorisi olarak alacak olursak, bunun altında yer alan birçok dal saymak mümkündür: Siyasi tarih, kültür tarihi, sanat tarihi, edebiyat tarihi, iktisat tarihi, zihniyet tarihi, düşünce tarihi, kent tarihi… Bu dalların her biri belirli ölçüde bir uzmanlaşma veya en azından deneyim ve birikim ihtiyacını beraberinde getirir. Bu uzmanlaşmanın niteliği ve dayandığı birikim daldan dala büyük farklılıklar getirebilir. Söz gelimi, iktisat tarihi, demografik tarih veya bilim tarihi gibi uzmanlıklar, çoğu tarihçinin hâkim olamayacağı derecede karmaşık –veya farklı– bir alanla olan ilişkiden dolayı çok özel bir yere sahiptir. Somut bir örnek vermek gerekirse, bence iyi bir iktisat tarihçisinin her şeyden önce –ve tarihçi olmaktan çok– iyi bir iktisatçı olması şarttır. Bu konuda haddimi her zaman bilmişimdir; iktisat tarihine yaklaşan bazı çalışmalarım olmuşsa da kendimi hiçbir zaman iktisat tarihçisi tanımını hak edecek konumda görmedim.

Gerçi burada bu ikili ilişkilerin diğer yönüne, yani tarihin bir tür tanımlayıcı sıfat konumunda olduğu durumlara ve özellikle tarihi roman alanına bakmak niyetindeyim. Burada tarihin, iktisat tarihi örneğinde olduğundan daha da fazla ikinci plana itilmesi elzemdir. Eğer bir tarihi roman esas itibariyle tarihsel olay ve kişilere sadık kalma iddiasıyla yazılmışsa, aslında bir romandan çok, popüler tarih kitabı niteliğinde olduğunu anlamak gerekir. Böyle bir şey yazmak için de romancı olmak gerekmez; iyi kötü tarihçi olmak yeterlidir. Oysa iyi bir tarihi romanı tanımlayan, romancılıktır. Tarihi roman yazarının kurgu, dil, yaratıcılık ve hayal gücü sayesinde okura aktardığı hislerle gözünde canlandırdığı sahneler bu türde başarının ölçütü olmalıdır, tarihe hâkimiyeti değil. Bu yüzden bir kez daha haddimi bilmeliyim: Tarihçi olmam bir tarihi romanı eleştirmek konusunda bana herhangi bir yetki vermemektedir.

Bu konuda ısrar etmemin nedeni, ülkemizde bu konudaki bilincin henüz pek gelişmediği gerçeğidir. Bunun başlıca nedeni, denklemin her iki tarafında –yani hem romanda hem tarihte– karşılaştığımız ciddi engellerdir. Avrupa’da gerek romanın Ortaçağ veya Rönesans’a, tarihi romanın ise on yedinci yüzyıl sonlarına tarihlenebildiği düşünülürse, bizdeki gecikmenin bu tarzın gelişmesi ve yaygınlaşması üzerinde olumsuz bir etkisi olmuş olması kaçınılmazdır. Diğer taraftan da modern anlamda tarihçiliğimizin ulus oluşturmak gibi bir süreçle eşzamanlı ve onun gölgesinde gelişmesinin, ardından da başta milliyetçilik olmak üzere muhtelif ideolojilerden bir türlü kopamamış olmasının zararlarını hâlâ görüyoruz. Bu yüzdendir ki tarihi kurgu anlayışımız, hamaset dolu milliyetçi destanlar ile kalitesiz belgeseller arasında sıkışıp kalmıştır. Bu nedenledir ki tarihi film ve dizilerdeki “ecdad” karakterleri önemlerine yakışır şekilde davudi seslerle konuşup baston yutmuş gibi hareket ederler. Bu yüzdendir ki bu konudaki eleştiriler söz konusu olan eserin edebi ve kurgusal değeri yerine “gerçeklik” üzerine kurulu ve malumatfuruşluğun ötesine geçemeyen yorumlarla sınırlı kalmaktadır. Bundan dolayıdır ki genellikle tarihi romanlarımızda en sık rastlanan yaratıcılık, milliyetçi tarihin gereklerini yerine getirmek için tarihin tahrif edilmesinden ibarettir.

Tarihi roman konusunda romancı ve tarihçi arasındaki “güç dengesi” bence tamamen romancı lehinde düşünülmelidir. Tarihçinin romana müdahalesi ne kadar yersizse, romancının tarihi yorumlamadaki serbestisi o kadar geniş olmalıdır. Yanlış anlaşılmamak için tarihçiye getirdiğim sınırlamayı biraz daha açayım. Pek tabii ki tarihçinin de bir romandaki olgular konusunda bir değerlendirmede bulunması mümkündür, fakat bunun gerçekten belirleyici olması için üzerinde duracağı noktaların “olgusal” olması gerekmektedir. Yani tarihteki bir olayın ne zaman ve nasıl olduğuyla ya da yaşamış bir kişinin hayatıyla ilgili somut bilgiler konusunda pek tabii ki tarihçinin bir katkısı olabilir, hatta eleştirel bir rol üstlenebilir. Fakat unutmamak gerekir ki bu tür bilgiler tarihçiliğin çok yüzeysel bir veçhesini oluşturmaktadır. Gerçekten de tarihte kesin veya doğru/yanlış türünden bir cevap verilebilecek sorular, yukarıda “malumatfuruşluk” diye nitelendirdiğim ve alanın ancak çok ikincil bir boyutuyla ilgilidir. Bunların çoğuna cevap vermek için bir tarihçiye bile ihtiyaç yoktur; Wikipedia veya benzeri kaynaklar yeterlidir. (Resim 1)

Oysa gerçek bir romancının derdi bu tür bilgiler değildir. Bunları nasıl olsa romanının çerçevesini çizmek, dekorunu oluşturmak için önceden toplayacaktır. Onun asıl işi, bu şekilde oluşturduğu sahneye yerleştireceği hikâyeyi, kurguyu inşa etmek olacaktır. Bunun için de tamamen özgür olması gerekir. İşin ilginç tarafı bu girişimi, tam da tarihçinin bir türlü yapamadığına tekabül etmektedir. Tarihçiliğin en büyük zorluğu tam da bu noktada başlar. Tarihçi –özellikle “geleneksel” tarihçi– olgusal belge ve bilgileri topladıktan sonra geriye belgelenemeyen veya belgelense de tartışmalı olabilecek geniş ve derin bir alan kalmaktadır. Düşünceler, duygular, belgelenmemiş süreçler, kararlar; başka bir deyişle hayatın ta kendisi… Kimi anılarda, bazı mahkeme kayıtlarında, günlük basında, sağda solda unutulmuş günlüklerde, çeşitli tanıkların yorumlarında bulduklarımızla bu boşluğu doldurmaya çalışırız, ama ihtiyatlı, temkinli bir şekilde. Zira bu saydığım kaynakların hepsinde yanılma payı, abartma riski, menfaat saptırması, art niyet tehlikesi, siyasi tarafgirlik ya da bilgisizlik sınırlaması bulunabilir. Tarihçi bunları kullanabilmek için eleştirel yöntemlere başvurup doğruyu yanlıştan, muhtemeli imkânsızdan, bilgiyi tahminden ayırmaya çalışır. Tabii işini doğru yapan tarihçiyi kastediyorum; yoksa zaten yanlı olan veya bir maksada hizmet eden, siyasi veya ideolojik bir amacı olan tarihçi nasıl olsa bambaşka bir yöntemle işine gelen kaynağı kullanıp gelmeyeni kenara iter.

Fakat romancı bu noktada özgürdür. Yaptıkları kurgu kapsamında olduğu için, sahneye koyduğu kişilere istediği fikir ve hisleri atfedebilir, tarihin o uçsuz bucaksız boşluklarını kurgusunun gereğine göre doldurabilir, kısacası tarihçinin bir türlü yapamadığını yapabilir. Bu özgürlüğüne tarihçinin karışması, müdahale etmesi, eleştiride bulunması ise doğru değildir. Tarihçinin en fazla isteyebileceği, olayların, mekânların, karakterlerin, ayrıntıların gerçek olabileceğine ikna edilmektir. Bu ise aslında tarihçiliğin en önemli gerçeklik ölçütlerinden birini teşkil etmektedir; yani aslında bir yerde romancı ile tarihçi çok benzer bir yöntem kullanmaktadır. Bunun da en iyi tarifi “gerçeğe benzerlik” gibi garip bir ifadede yatmaktadır.

Bu denli hantal ve kulak tırmalayıcı bir ifade kullanmamın basit bir nedeni var. Bahsettiğim kavramı bence en iyi tarif eden Fransızca vraisemblable ve vraisemblance kelimelerinin Türkçe karşılıkları bulunmuyor veya daha doğrusu aynı hissi veren karşılıkları bulunmuyor. Sözlüğe bakıldığında “muhtemel” veya “olası” diye bir tercüme verilir ve esas itibariyle doğrudur. Ne var ki Fransızcada bunun için probable, ya da plausible gibi kelimeler mevcuttur. Vraisemblable’ın bence ilginç ve cazip tarafı, vrai (gerçek) ile semblable (benzer) kelimelerinden türetilmiş olması, yani ihtimal kavramını gerçekliğe bağlamış olmasıdır. Bu durumun tarihçilikle çok yakın bir ilişkisi mevcuttur, zira tarihin ulaşmayı ümit edebileceği en uç nokta tam da budur: Gerçeğe olabildiğince yaklaşmak, benzemek. Tarihte bir gerçek olabileceği, çoktandır geçerliliğini kaybetmiş olan bir inançtır. Gerçi bu inançtan hâlâ vazgeçmeyenler çoktur; Türkiye herhalde bu durumun en yoğun yaşandığı yerlerden biri olsa gerektir. Tarihi bilmek, yazmak gibi iddiaların mütemadiyen dile getirildiği ülkemizde tarihe yüklenen önem ve işlev bunu büyük ölçüde izah etmektedir. Başka bir deyişle, varlığımızın, istikbalimizin, kimliğimizin, değerlerimizin sıkı sıkıya bağlı olduğuna inandığımız tarihin gerçek ve kesin olmamasına, hele inandıklarımız hakkında herhangi bir şüphe veya muğlaklığa yer verilmesine tahammülümüz olmadığından “tarihi gerçek” konusunda takıntı derecesinde ısrarcıyız. Bilim konusundaki anlayışımız da gayet kıt ve sorunlu olduğu için, bu davranışı bilimsellik kisvesi altında kutsallaştırabiliyoruz.

Oysa öyle bir gerçek –somut ve olgusal noktalar dışında– söz konusu değildir. Bilimselliğin temeli saydığımız nedensellik ilişkilerindeki illet bunun en basit göstergesidir. Bir olayı diğer bir olaya bağlamak için kullandığımız nedensellik kavramı, aslında sonsuz sayıda –ve çoğunun farkında bile olmadığımız– sebepler ile sonuçlardan tespit edebildiklerimizin veya –daha kötüsü, işimize gelenlerinin– bir araya getirilmesinden ibarettir. Buna bir nevi seçim diyebiliriz ve bu seçimi yapmamıza neden olan ihtimal hesabı olabileceği gibi, her türlü ideolojik saik, duygusal etki ya da başka nedenleri düşünememek kadar basit bir sınırlama olabilir. Unutmamak gerekir ki tarih yazmak, bir bakıma sonunu gördüğümüz ve bildiğimiz bir filmi anlatmaya benzer. Sonunu bildiğimiz –veya bildiğimizi sandığımız– için ister istemez bütün kurguyu o sonuca varabilecek bir şekle sokarız. Fakat gerçekte tarih, ilerisinin hiç bilinmediği bir ortamda meydana geldiğinden ileriye dönük nedensellik tuzağından arındırılmış bir şekilde algılanmak zorundadır. Oysa bunun ne kadar zor, hatta belki de imkânsız olduğunu anlamak gerekir.

Bu anlamda tarihi roman yazarı, tarihçinin bilinçsizce, insiyaki bir şekilde yaptığını bilinçli olarak yapabilmektedir. Hikâye de, hikâyenin sonu da onundur; istediği gibi kurgular, istediği şekilde yönlendirir, bir bakıma en gerçek anlamda tarih yazar. Tabii bu serbestinin geniş bir yelpazesi bulunduğunu unutmamak gerekir. Kimi romancı kendini dar bir alana sıkıştırmayı seçerek ağırlıklı olarak bilinen olaylar ve kişilere dayalı bir çerçevede kalarak kurgusunu o kişi ve olayların ayrıntıları etrafında inşa eder. Kimisi ise çerçeveyi çok daha geniş ve esnek tutarak birkaç genel tarihi referansla yetinir ve olay, mekân ve kişilerin büyük bir kısmını kendi hayaline ve kurgusuna teslim eder. Veba Geceleri’nin bu ikinci tanıma uyduğunu söylemeye herhalde gerek yoktur.

Bu stratejinin birçok açıdan daha yaratıcı ve cesur açılımları olduğunu düşünüyorum. Bilinen tarihi bir arka plan mertebesine getirdikten sonra yazarın yükü hafifleyip bağları çözüldüğünden “kendi” tarihini hayal etmek ve anlatmak için elindeki imkânlar önemli ölçüde artmaktadır. Bu anlamda olayların cereyan ettiği mekân olarak bir adanın –üstelik hayali bir adanın– seçilmiş olması ilave bir özgürlük ve hayal katmanı getirmektedir. Hayal dünyasında adaların ne kadar önemli bir yer tuttuğunu hatırlatmaya gerek olmayabilir: Ithaka’dan Utopia’ya, Robinson Crusoe’dan Define Adası’na, adalar daima insan hayalinin odağında yer almıştır. Çocukken Jules Verne’in Esrarengiz Ada’sını ne kadar büyük bir zevk ve heyecanla keşfettiğimi, kitapta yer alan adanın haritasını nasıl bir ilgiyle, hatta tutkuyla incelediğimi hâlâ hatırlarım. (Resim 2)

Fakat ada ortamının Osmanlı tarihi ve coğrafyası kapsamında kullanılmış olması meseleye bambaşka bir boyut katmaktadır. Osmanlı adaları veya Osmanlıların adalarla olan ilişkileri daima son derecede çelişkili olmuştur. Daha imparatorluğun ilk zamanlarında birçok adanın alınması söz konusuysa da, bunların üzerindeki hâkimiyet daima yüzeysel, zayıf, şüpheli olmuştur. Unutmamak gerekir ki Osmanlı İmparatorluğu nispeten kısa bir dönem haricinde hiçbir zaman denizde önemli bir varlık gösterememiştir. Yirmi beş sene süren Girit’in fethini bir dönüm noktası olarak alırsak, bu tarihten itibaren bu varlığın giderek azaldığını ve on dokuzuncu yüzyıla gelindiğinde büyük güçler –düvel-i muazzama– dünyaya deniz yoluyla hükmetmeye başladığında Osmanlıların tam aksine kendi denizlerinde bile iğreti kaldıkları göze çarpmaktadır.

Bu anlamda adaların zaten eşyanın tabiatından menkul özerk ve ayrık kimlikleri, Osmanlı hükümranlığı altında çok belirgin bir hal almıştır. Çoğu adanın nüfusu büyük ölçüde Rum Ortodoks veya Katolik kalmış, Müslüman varlığı genellikle askeri ve idari görevlilerle sınırlı kalmıştı. Üstelik 1820’lerde Ege’deki adaların birçoğu fiilen Yunan ayaklanmasına katılmış, sürecin sonunda kurulan Yunanistan’a bağlanmıştı. Nispeten önemli Müslüman nüfusuna sahip olan Girit mütemadi bir çekişmenin sonunda özerklik kazanmış, nihayetinde Yunanistan’a bağlanmıştı. Kıbrıs ise 1878’de Abdülhamid tarafından İngiltere’ye “hediye gibi” verilmişti (s. 273). Bu bağlamda Minger, ilginç bir şekilde Girit’i hatırlatmaktadır: Önemi farklı da olsa onun da bir vilayet oluşu, daha yüksek oranda da olsa bir Müslüman nüfusun mevcudiyeti, o kadar da olmasa Anadolu’nun –veya Yunanistan’ın– burnunun dibinde olmayışı, kadim ve farklı bir medeniyetle tam çözülemeyen bağları, farklı nedenlerle de olsa aynı dönemde ablukaya alınması (Resim 3) ve –aslında çoğu ada gibi– adeta kendine yeterli bir küçük dünya oluşturması… Girit’i görmüş olanlar belki bana katılacaktır, o adayı her zaman dünyanın en küçük kıtası olarak hayal etmişimdir.

Minger’in bu durumunu iki seviyede algılamak mümkündür. Birincisi, adalara has ve vebayla daha da perçinlenen o uzaklık, kopuş, tecrit hissi –çoğu lisanda tecrit mefhumu ada kelimesinden esinlenirken (isolement, isolation, insulation, aislamiento…) Türkçede her nedense “adalaştırma” veya “teczir” yoktur– ve diğer taraftan da aynı küçük kara parçasına ait olma bilincinin getirdiği bir samimiyet ve özgürlük duygusu. Fakat belki daha önemlisi Minger, bir tür Osmanlı mikrokosmos’unu oluşturmaktadır. O dönemde Osmanlı topraklarında yaşanan ve görülen başlıca ümitler, kaygılar, meraklar, yenilikler, gelenekler, korkular, çekişmeler o küçücük adada baş göstermektedir. Adada yok yok: vilayet, tekkeler, konsoloslar, eşkıya, köylü, zaptiye, girişimciler, hastane, postane, hapishane, harabeler, esnaf, belediye… Bütün bunlardan hareketle de dönemin Osmanlı dünyasında hayatı belirleyen başlıca sorun ve süreçleri izlemek mümkündür: sağlık, salgın, siyaset, istibdat, mahalli idare, yolsuzluk, hafiyelik, milliyetçilik, arkeoloji, cemaatler arası ilişkiler, ulaşım, haberleşme, şiddet, Avrupa baskısı…

Bu mikrokosmos’a bakarak, Orhan Pamuk’un Osmanlı tarihini bir adaya sığdırmayı, sıkıştırmayı başardığını söyleyebiliriz. Üstelik kurgu olduğunu bildiğimiz halde bu hikâyeyi takıntım olan “gerçeğe benzerlik” (vraisemblance) üzerinden sınarsak bu testi geçeceğinden eminim. Bunun bir şekli, dönemle ilgili mevcut görsel malzemeyi kullanarak kitapta yer alan bazı mekân veya kişilerin resmetmeye çalışmak olabilir. Gayet eğlenceli bulduğum bu sınama şeklinin başarılı olacağı konusunda en ufak bir şüphem yoktur (Resim 4). Fakat bu mikrokosmos’u Osmanlı İmparatorluğu’yla sınırlı tutmak aldatıcı ve haksız olabilir. Aslında Minger’e sığan sadece Osmanlı tarihi değildir; dünya tarihidir, hatta da genel anlamda tarihtir. Osmanlı tarihi için uydurduğum görsel testi çok daha farklı şekillerde, çok daha geniş bir kapsamda da uygulamak mümkündür. On dokuzuncu ve yirminci yüzyılların en önemli emellerinden biri olan “istiklal” olgusunun ve kavramının bu kitapta aldığı şekil ve tezahürlerde evrensel bir boyut olduğunu inkâr edebilir miyiz? (Resim 5) Kolağası/Komutan Kâmil’in kişiliğine, kaderine, üstlendiği role, kahramanlığına, trajik sonuna baktıkça dünya tarihinin Kolağası Kâmil’lerle dolu olduğunu düşünmemek, hatırlamamak mümkün müdür? (Resim 6)

Veba Geceleri’nde herkes farklı şeyler görecektir. Bir tarihçi olarak gayet “gerçeğe benzer” bir hikâye okumanın keyfine diyecek yok. Bu keyif sadece Vali Sami Paşa gibi bir karakterin dönemin erkânı hakkındaki bildiklerim ve düşündüklerimden oluşan çerçeveye “cuk” oturmasından kaynaklanmıyor. Asıl kazancım, yazarın dikkatli kurgusu sayesinde Hamidi bir paşanın karmaşık kişiliğini ve günlük dertlerinin çetrefilliğini tarih kaynaklarının asla sağlayamayacağı ayrıntı ve incelikle keşfedebilmekten duyduğum zevktir. Aynı şeyi kitapta yer alan diğer karakterler için de söylemek mümkündür, ama kaç zamandır V. Murad ve ailesi konusunda çalışan bir tarihçi olarak, Pakize Sultan ile kocası Damat Nuri Paşa ikilisine karşı duyduğum ilgi ve sempatiyi özellikle vurgulamam gerekir. İkisinin de tamamen uydurulmuş olduğunu, bu çiftin gerek aralarındaki samimiyetin, gerekse Hong Kong’a kadar uzanan devriâlemlerinin atipik, hatta neredeyse imkânsız olduğunu bilsem de, bu hikâye sayesinde birdenbire “gerçeğe benzer” bir hal alarak kendilerini kabul ettirdiklerini itiraf etmeliyim.

Fakat bütün bunların ötesinde Veba Geceleri’nin beni en çok keyiflendiren özelliklerinden biri, sadece tarihin değil, tarihçiliğin ve tarihçilerin incelikle konu edilmiş olmasıdır. Sami Paşa’nın sevgilisi Marika’nın Rum lisesinde tarih öğretmeni oluşundan Minger devrim tarihinin çeşitli şekillerde uyarlanıp, değiştirilip yazılmasına kadar, kitap boyunca tarih, tarihçilik ve tarih yazımı bir tür leitmotiv gibi süregelmektedir. Ne de olsa unutmamak gerekir ki bu kitabın yazarı Mîna Mingerli, hem Pakize ile Nuri’nin kızlarının torunu, hem tarihçidir. Kaleme aldığı girişin daha ilk cümlesinden, yukarıda bahsettiğim roman ile tarih arasındaki çetrefilli ilişkiyi kendisi de dile getirmektedir: “Bu hem bir tarihi roman hem de roman biçiminde yazılmış bir tarihtir.” Hemen ardından bundan ne kastettiğini izah ediyor: “1901 yılındaki veba salgını sırasında adada olup bitenleri araştırırken, bu kısa ve dramatik sürede kahramanların öznel kararlarını anlamaya tarih biliminin yetmeyeceğini, bunların roman sanatının yardımıyla daha iyi anlaşılabileceğini hissettim ve bu ikisini birleştirmeye çalıştım” (s. 11). Herhalde şu birkaç sayfadan meslektaşım Mîna Hanım’la tamamen aynı fikirde olduğum anlaşılmıştır.

*kitap-lık dergisi, sayı 216, Mayıs-Haziran 2021

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR