Yıldız Ecevit'ten bilginin, arayışın, metinlerin romanı: Kozmik Komedya

Vladimir Nabokov, “Edebiyat Dersleri”nin “İyi Okurlar ve İyi Yazarlar” bölümünde, okurun yazara bir hikâye anlatıcısı, bir öğretmen ve bir büyücü olmak üzere üç farklı şekilde yaklaşabileceğini söyler. Bu vasıflar arasında öğretmenliği tanımlarken bazı okurların yazara yalnızca ahlaki eğitim için değil, doğrudan bilgi ya da basit gerçekler için de gidebileceğini belirtir: “Neşeli Paris veya hüzünlü Rusya’daki yaşam hakkında bir şeyler öğrenmek için Fransız ve Rus romancılarını okuyan insanlar tanıdım.” (1) İçinde bulunduğumuz çağda -neredeyse tüm okurlar olarak- bir kurmaca metni elimize aldığımızda ondan ne öğreneceğimizi öncelemiyoruz; bu konuda bir genelleme yapmak çok da zor değil. Peki, ya bir bilgi romanıyla karşılaşırsak?

“Bu roman, yaşamının büyük bir bölümünü ‘bilgi’ derleyerek geçiren birinin: bir edebiyat araştırmacısının ürünü,” diye söze başlıyor Yıldız Ecevit okuruna seslenirken. Bu cümleyle kitaptan bağımsız bir şekilde karşılaşsak zannediyorum hepimizin aklına ilk elden gelen isimlerden biri kendisi olurdu. Yıllardır edebiyat dünyasına emek veren Ecevit’in bu defa farklı bir metinle, bir kurmacayla -romanla- edebiyata katkı sunacağını öğrendiğim günden beri heyecanım hiç dinmedi; bu romanın bir “bilgi romanı” olduğunu öğrendiğimdeyse bu işi ancak onun gibi bir bilgi koleksiyoncusu yapabilirdi diye düşündüm. “Kozmik Komedya”, geçtiğimiz günlerde Everest Yayınları’ndan çıktı ve öngördüğümüzün ötesinde bir romanla buluştuk.

Ecevit, bilgiyi kurguluyor, bilgiyi kurgunun öznesi haline getiriyor, ona başrol veriyor. Bilgi bu romanın başkahramanı, hatta tek kahramanı. Alıntılarla kurguladığı, bilgi dışındaki her unsuru bir dekor işlevinde kullandığı romanında Ecevit, bilgiyi paylaşıyor ve bilinmeyeni bilinir kılmayı amaç ediniyor. “Kozmik Komedya”, metinlerarası/disiplinlerarası bir roman. Karşıtlıkların birliği; düşünürlerin, sanatçıların, bilim insanlarının… insanlık tarihine yön vermiş nice ismin fikirlerinin kolajı.

ARAYIŞ, DAİMA ARAYIŞ
Roman, “İlahi Komedya” gibi Cehennem-Araf-Cennet bölümlerinden oluşuyor. Arayışın temsilcisi ise bir kadın: “Dantel”. Peki, okur bu arayışın/yolculuğun neresinde? Aslında orta yerinde. Her okur bir Dantel, “bir varoluş savaşçısı”. Ecevit, entelektüel birikimini somutlaştıran, okuma notlarını paylaşan bir yazar değil yalnızca. Aynı zamanda güvenilir bir rehber de. Dantel’e her katmanda eşlik eden rehberler gibi Ecevit de okuruna rehberlik ediyor. Donanımlı okurun yanı sıra genel okura da hitap ediyor, bir “üst dil” kullanmıyor. Böylece -bu bilgi alışverişinde- edebi metin-öğretici metin arasındaki duvarları yıktığını, sınırları belirsizleştirdiğini söylesem yerinde bir tespit olacağını düşünüyorum.

Borges’in “Her özgün metin, açıkça ya da üstü kapalı biçimde anıştırmalar nedeniyle diğerlerine bağlanır. Her metin kasten ya da bilinçsizce bir alıntılar derlemesidir,” (2) sözlerinin, “Kozmik Komedya”nın hareket noktası olduğunu söyleyebilirim. Ecevit gazete metinlerine varana dek onlarca metne alıntı ve gönderme yoluyla temas ederken Dantel “Ben kimim?” sorusunun peşinde, tıpkı Dante gibi bu çoğulcu ortamda/metinler evreninde nesnel gerçekliğin ötesini görmeye çabalıyor, bu çokseslilikte kendi sesini duymayı/bulmayı umuyor. O, modern bir gezgin. Entelektüel bir kimlik. Kentte, kentli bir mekânda: bir kafede başlıyor hikâyesi. Öte yandan, ironik söylemler romanda yaşanan tartışmalara farklı bir kuvvet verirken Dantel’in rehberlerinin bir merak unsuru olarak metne yerleştirildiğini, romanın ritmini yükselttiğini söylemek mümkün. Yer yer herkesin, her fikrin eşit ve aynı konumda olduğu “karnaval” sahnelerine de rastlıyoruz. Metinlerarasılık düzleminin kurguya hizmet eden bir araç değil de doğrudan kurgunun içeriği haline gelmesi, Ecevit’in oldukça yetkin olduğu postmodernizmin imkânlarından faydalandığını gösteriyor. Bunu en iyi yansıttığı katman ise Cennet. Öyle bir Cennet düşünün ki Goethe, Hermann Hesse ve Thomas Mann koyu bir sohbette. Hemen yanlarında Hitler oturuyor. Kafka ve Kubrick kadeh kaldırıyor. Postmodern bir manzara. Bir yok, tek yok, doğru-yanlış yok. Evrenin prototipi niteliğinde, onun gibi karşıtlıklardan oluşuyor. Bilginin her türlüsüne açık bir araştırmacının Cenneti böyle olacaktı kuşkusuz.

Öte yandan, bu büyük kurguda en küçük hacmi de Cennet bölümü kaplamakta. Çünkü insanlık, bütün olumsuzluklara rağmen hep Cenneti düşlese de, Cennet aslında bir varış noktasından fazlası değil. Mesele Cennete varana dek kat edilen yol, arayışın kendisi, ben’in keşfi. Cehennemi de Arafı da var eden, Cennetin bir düş olarak orada duruyor oluşu.

Dantel’i ilk olarak bir kafede varoluşsal soruları kovalarken görüyoruz. Flanözleri andıran bir tavırla, yer yer aşırı yoruma varan tahminleriyle insanları inceliyor, onlara yakıştırdığı hayatlar üzerinden bir analize girişiyor. Her türlü maddenin fetişleştirildiği bir tarih kesitinde yaşayan Dantel, “Ben kimim?” sorusunun yanıtının salt bilinç ve akıl düzleminde gizlenmediğinin farkında. Tam da bu nedenle yaptığı işi bir adım ileri taşımak, kurguyu büyütmek ve beş duyuyla kavranan dünyanın gerçeğin bir yanılsamasından ibaret olduğunu ispatlayacağı bir “içsel yolculuğa” çıkmayı arzuluyor. Bir yanıt bulup bulamayacağı ise yolda belli olacak, gerçeğin farklı görünümlerini bulmayı amaçladığı bütün katmanlar yolda oluşacak.

Dantel, bir öğrenci. Bir akademi insanı olarak ömrü boyunca aslında öğrencilik mesleğini yapan Ecevit gibi. “O yalnızca, neredeyse ‘çocuksu’ bir merakla her şey gözlemleyen, yolun varacağı bir yer olup olmadığını kestirmeye çalışan, çaba ve arayış içinde bir yolcuydu, yolculardan biriydi,” (KK, s. 33) diyor anlatıcı onun için. Ve başka bir yerde ekliyor: “Bütün yaşamı okuyup yazmakla geçmişti Dantel’in. Araştırmalarıyla edindiği mesleki birikimi, yaptığı yayınlarla okura aktararak topluma yeterince hizmet ettiği düşüncesiyle avutmuştu kendini her zaman.” (KK, s. 46) Bu cümleler, Yıldız Ecevit’i işaret etmiyor mu hakikaten?

CEHENNEMİN KATMANLARI: DÜNYA, TOPLUM VE BEN, KAFKAESK VE EGO
Dante’nin yolculuğunun Dantel için yalnızca bir şablon olduğunu, bir içerik olmadığını belirterek başlayalım. Cehennemin ilk katmanı: Dünya Cehennemi. Dantel’in rehberi ise kafe sakinlerinden “MarxSakallı” adam. Bu katmanda odakta “toplumsal yaşam” var. Emperyalizm, kapitalizm, düzen ve sistem, küreselleşme, üretim-güç-yönetim ilişkisi, Batıcılık ve Batı’ya tek yanlı bakış, savaşlar, maddecilik, dinin sömürü malzemesi haline gelmesi ve yine aynı amaç için mitolojik anlatıların “yaratımı” gibi meseleler gündemde. Belki hepsini şöylece özetlemek mümkün: Maddecilik ve maddeci anlayışın sömürdüğü her şey. Sömürgeci anlayışın, insanların “inançlarına” varana dek toplumu var eden dinamikleri ele geçirmiş durumda oluşu, zararın ne boyutta olduğunun göstergesi: “Mitolojik bir anlatı olmadan insan kitlelerini örgütleyemezsiniz. Katışıksız gerçekliğe bağlı kalırsanız peşinizden çok az insan gelir.” (3)

Dantel ve Gılgamış Destanı’nın Tanrı’sı gibi direktifler yağdıran, obua tınılı sesiyle esip gürleyen MarxSakallı arasında çetin bir tartışma yaşanıyor bu alevlerin içinde görünen katmanda. Schopenhauer, Voltaire, Sartre, Adorno, Hitler, Baudrillard, N. Ferguson, Banu Avar gibi birçok isim fikirleriyle var oluyor. Rehberiyle çatışan Dantel’in, “Dünyaya kadın olmanın dezavantajıyla gelmiş olmasına karşın” (KK, s. 37) ayakta kalma konusunda başarılı olduğunun altının çizilmesi dikkat çekici. Öte yandan, MarxSakallı’nın Dantel’i “tuzukuru” olarak tanımlaması, onu sisteme eklemlenmiş biri, bir burjuva olarak görmesi de öyle. Kuşkusuz bunun sebeplerinden biri, Dantel’in “farkındalığa sahip” görüntüsünü kuvvetlendirmek. Öyle ki bu katmanda tartışılanlar, aslında hepimizin farkında olduğu yozlaşmanın, çöküşün bir özeti niteliğinde. “Neden hiç kimse hiçbir şey yapmıyor?” sorusunun kendi içinde barındırdığı çelişkiyle birlikte. Nitekim Dantel, Dünya Cehennemi katmanındaki yolculuğu biterken yüksek sesle söylüyor bunu: “Bunca haksızlığa tarafsız kalınamazdı. Tarafsızlığın da bir derecesi vardı. Katıksız tarafsızlığa Dante bile yolculuğunun hiçbir mekânında yer vermemişti.” (KK, s. 83)

İkinci katmana geçerken Dünya Cehennemini bir Schopenhauer tespitiyle özetleyebiliriz: Bu dünya, olabilecek dünyaların en kötüsü.

Dantel’in Cehennem yolculuğunun ikinci katmanı: “Toplum ve Ben” Cehennemi. Burada genel Cehennem tasvirlerinden uzak bir görüntüyle karşılaşıyor Dantel, soğuğun ve buzların içinde buluyor kendini. Rehberi, kırk yaşlarının başında, hırpani kılıklı, kürklü yakalı uzun paltolu, 19. yüzyıl Rus erkek kostümü kuşanmış gibi görünen bir adam. “Yeraltından Notlar”ın kendini bir alçak, bir solucan gibi gören “YeraltıAdamı”. Kaba saba MarxSakallı’dan oldukça uzak bir mizaca sahip.

Burası ümitsizliğin, acının, yalnızlığın, dışlanmışlığın, korkunun, yok oluşun; yani iç dünyanın Cehennemi. Tıpkı “Dante’nin Yahuda’yı gönderdiği Cehennem katmanı” gibi buzlarla kaplı. Kendisine Cehennem yaratanlar, “Yaşama kurallarından habersizim,” diyenler var burada. Dantel ve YeraltıAdamı’nın tartışma konuları ise insanın topluma teslimiyeti, aklını kullanmayı reddetmesi, deyim yerindeyse kılını kıpırdatmaması, zayıflığı, çevresine acı verirken yalnızca zarar vermeyi amaç güdecek kadar zalim oluşu. Bu konuları konuşmak için kuşkusuz iyi bir tercih YeraltıAdamı: “Ne aksi bir adamım ne de uysal biriyim. Ne alçağın biriyim ne de namuslu onurlu biri. Ne bir kahramanım ne de bir korkak. Ben hiçbir şey olamadım.” (4) Oysa Dantel biliyor ki toplumda tutunabilmek için onun normlarına uygun “bir şey” olmak gerekir. Evrak çantalı bir adam mesela ya da mutfak önlüklü bir kadın... Metnin bu bölümünde yine kadınlık vurgusu olduğunu da ekleyelim: “İnsan ırkının yarısı, sırf kadın olarak dünyaya geldikleri için Cehennemin asli üyeleriydi.” (KK, s. 113)

Bu katmanı özetleyen ifade ise Sartre’dan: Cehennem başkalarıdır.

Cehennemin üçüncü katmanı: Kafkaesk Cehennem. Birey-toplum çatışmasının uzantısı. Çatışmanın vardığı nokta: Yabancılaşma. Adından da belli olduğu üzere bu katmanda rehberimiz Kafka. Ki söz konusu yabancılaşma olduğunda hem metinlerinde yarattığı kahramanlarla hem de kendi yaşantısıyla akla gelecek ilk isimlerden biri o. Dantel onunla hararetli tartışmalar yapamıyor, çünkü diyalogtan uzak, sessizliğe meyilli bir rehber. Kendisini “bu amansız katmanın acılı sakinlerinden biri” (KK, s. 122) olarak tanımlıyor.

Kafka bugün onun için ortak bir şekilde düşünülenleri dillendiriyor: “Yirminci yüzyılın ilk çeyreğini yaşadım ben. Gerçeğin nasıl belirsizleşmeye başladığını ve dünyanın adım adım nasıl bir geleceğe evrildiğini sezinledim belki de.” (KK, s. 126) Dantel onun tıpkı “Açlık Şampiyonu” / “Açlık Sanatçısı” gibi kendine hiç uygun olmayan, doğası gereği huzursuz olup uyum sağlayamadığı bu dünyada hoşuna gidecek bir yemek bulamadığını ve bu nedenle kurmaca dünyaya sığındığını düşünüyor. Çünkü sanat, Cehennemde yaşayan insanın yarattığı Cennettir. Dantel, Kafka’nın metinlerinden bir Cehennem yaratıyor ve Ali Teoman, Metin Kaçan, Genç Werther gibi isimler üzerinden bireyin yabancılaşmasının sınırlarını ve ölümü sorguluyor.

Bu bölümde temel mesele, “Cehennem başkalarıdır”ın dönüştürülmüş hali, bir versiyonu: Başkaları, bireyin kendi Cehennemini yaratmasında ayna ya da katalizör görevi görmektedir. Öte yandan, bu bölüme “uygarlaşma tarihi bir anlamda insanın kendine yabancılaşmasının tarihidir” anlayışı hâkim. Bu anlayışa paralel bir şekilde, bir anda ortaya çıkıp kaybolan Beckett’in kahramanı Molloy, (ondan hoşlanmak mümkün mü!) içi boşalmış insanın temsilcisi, çöküş Cehenneminin hayaleti olarak kendine yer buluyor romanda. Kafka’nın şimdi alıntılayacağım cümleleri ise yabancılaşmanın en uç noktasını işaret ediyor: “Benim kahramanlarım zaten yaşamıyorlardı ki bir anlamın ardında olsunlar.” (KK, s. 157)

Cehennemin son katmanı Ego Cehennemi, çevre tahribatının boyutunu gözler önüne seriyor, insanın büyüklük tutkusuyla neler yapabileceğinin en acımasız örneklerini veriyor okura. “Ben ve ötekiler” tavrının içinin oyulduğu bir katman burası. Ben’in mülkiyetle ilişkisi, endüstri toplumlarında ego olgusunun narsisizm boyutuna ulaşmasının sebepleri ve ekonomik sistem tartışılırken “Sahip Olmak ya da Olmak” metniyle Erich Fromm ve sahip olma Cehennemini matematikselleştiren John Nash çıkıyor karşımıza. Ecevit, sosyal medyadaki “büyüklük gösterileri”, görünür olma çabası ve ben vurgusuna değinerek günümüze de temas etmiş.

Burada Hitler’le karşılaşmamak şaşırtıcı olurdu ki yüksek perdeden konuşan, kendini bir Tanrı olarak gören, başarısızlığının sorumlusu olarak yanında duranların beceriksizliğini hedef gösteren, kadınları küçümseyen… kısacası kendinden başka hiç kimseyi ciddiye almayan Hitler hemen gösteriyor kendini. Hele bir bataklık sahnesi var ki belki de romanın en ironik sahnelerinden biri. Hitler’i düştüğü bataklıktan kurtaran üç kişinin özelliklerine bakın: Bir Yahudi, bir Marksist ve bir kadın.

ARAF: EVRENİN GİZEMİNDEKİ ‘BEN’, BEYİNDEKİ ‘BEN’, FİZİĞİN ÖTESİNDEKİ ‘BEN’
Biliyoruz ki Cehennem aslında bilincinde olduklarımızı verir bize, gözlerimizi açmamızı ister. Araf ise en sert tartışmaların, zorlu soruların maratonudur. “Kozmik Komedya”da da bu böyle. Artık temel soru “Ben kimim?” değil, “Nereden geldim?”. Fizik, yeni fizik, kuantum, fizik ötesi, duyu ötesi, metafizik… Dantel bu alanların içinde kendine bir yön arıyor Arafta. Sorguladığı her şey, 20. yüzyıldan bu yana farklı bir ivme kazanan evren-uzay-insan araştırmalarının bir yansıması; bugün yeni teknolojilerle, bilimkurgu edebiyatı ve sinemasında yaşanan gelişmelerle birlikte daha çok üzerinde durduğumuz meseleler aslında. Dantel biliyor ki: “Kozmosun keşfi, kendi kendimizi keşif yolculuğudur.” (5) Evrenin sırları, insan varoluşunun bir parçasıdır.

Cehennem katmanları hakkında oldukça ipucu verdikten sonra arayışın farklı bir felsefeye dayandığı Araftan kısaca bahsedeceğim. Dantel Arafın ilk katmanında evren üzerine düşünürken ikinci katmanda onunla bağlantılı olarak insan beyni, bilinç ve biliş üzerine tartışmalara giriyor. Einstein, Darwin, Hawking, Freud, Jung ve nicelerinin öğretileriyle… Son katmanda ise yine insanlık tarihi boyunca en dikkat çekici konulardan biri olan duyu ötesini kavramaya çabalıyor. Romanın en ilgi çekici bölümlerinden birinin Arafın üçüncü katmanı olduğunu söyleyebilirim. Burada Şamanlık, Ezoterizm ve uygulamalara dayanan Okültizm hakkındaki fikirler çarpışıyor. (Ruh ve beden ayrılığı, insanın enerjisi, doğa toplumları ve endüstri toplumları arasındaki inanış farklılıkları, mistik deneyimler, fal, astroloji, şifacılık…) Okuduğum anda beni yakalayan, üzerine çokça düşündüğüm, insanın doğayla ilişkisinin nasıl değiştiğini özetleyen harikulade bir cümleyi paylaşmak istiyorum: (Bir Kızılderili diyor ki) “Biz ağaca baktığımızda onu dinler ve ondan çok şey öğreniriz. Siz beyazlar ağaçtan ne kadar kereste ve kâr elde edebileceğinizi hesaplarsınız.” (6)

Tüm bunların sonunda, Ecevit’in bir sosyal bilimcinin yapması gerektiği gibi neredeyse insanı ilgilendiren her şeyi tartışma meselesi haline getirdiğini görüyoruz. “Kozmik Komedya”, başlangıcın da sonun da romanı. Kitabının başında, “Umarım sevgili okur, bir roman için bu alışılmadık bilgi yoğunluğu seni bunaltmaz!” diyordu Yıldız Ecevit. Yazarın üslubu, “bunaltma” ihtimalini çok düşük bir seviyeye indirgiyor. Bununla birlikte, “kurmaca metin” odaklı düşünüldüğünde ve değerlendirme yaparken (bilgi romanından) alınacak edebi haz temel ölçüt olarak belirlendiğinde ise roman üzerine söylenecek sözler okurdan okura değişiklik gösterecektir mutlaka. Peki, Dantel bu uzun yolculukta Dante ile karşılaşıyor mu? Bu sorunun yanıtı da ilgili okura kalsın.

Dipnotlar

Vladimir Nabokov, Edebiyat Dersleri, çev. Ayşe Lucie Batur, Fatih Özgüven, İletişim Yayınları, 2017, 4. baskı, s. 41.
Metinde alıntılanan kaynak: E. Rodriguez Monegal, Borges, çev. Şule Demirkol, Gendaş Kültür Yayınları, 2000, s. 20.
Bkz. Yuval Noah Harari, 21. Yüzyıl için 21 Ders, çev. Selin Siral, Kolektif Kitap Yayınları, 2018, s. 214-226.
Fyodor Dostoyevski, Yeraltından Notlar, çev. Celal Öner, Oda Yayınları, 1997, 2. baskı, s. 11.
Carl Sagan, Kozmos – Evren ve Yaşamın Sırları, çev. Reşit Aşçıoğlu, Altın Kitaplar, 2017, 16. baskı, s. 9.
Miguel Ruiz, Dört Anlaşma – Toltek Bilgelik Kitabı, s. 8.

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR