Pespayeleşme...

Datça Yarımadası'nda bulunan Knidos antik kentinin ilginç bir hikayesi vardır. Hikaye, Knidos kenti tarafından satın alınan bir heykelle ilgili...

Malum, antik dönem, tanrılar, tanrıçalar ve tapınaklar dönemi... Milattan önce 4'üncü yüzyılın en önemli heykeltıraşlarından olan Atinalı Praksiteles Ege'deki Kos (İstanköy) Adası'ndaki Afrodit Tapınağı'ndan bir Afrodit heykeli siparişi alır.

Praksiteles Afrodit'i çıplak halde heykelleştirir. Bir elinde giysisini tutan Afrodit, bir eliyle de cinsel organını kapatmaktadır.

Denilen o ki, bu sadece ilk çıplak Afrodit değil, ilk çıplak kadın heykelidir.

Kos Adası'nın tutucu din adamları çıplak heykeli tapınağa koymayı uygun bulmaz.

Ne var ki, o dönem büyük bir kent sayılabilecek Knidos'un hakimleri heykeli satın alır. Heykel, deniz kıyısından tepeye doğru teraslar biçiminde yükselen kentin yukarılarındaki tapınağa yerleştirilir.

Bu esnada "Çıplak Afrodit"in namı öylesine yayılır ki, antik alemin uzak diyarlarından pek çok meraklı Knidos'a seyahat ederek onu görmeye gelir. Hatta rivayete göre, bildiğimiz manada turizm bu şekilde ortaya çıkmıştır.

O dönemde gemilerin yelken tertibatı gelişkin olmadığı için rüzgarı ancak belli açılarda arkadan almak zorundadır.

Datça bölgesinde günler süren ters rüzgar nedeniyle pek çok gemi uzunca süre kentin iki doğal limanından birinde demirli beklemek zorundadır.

Sırf bu "turistik" ziyaretler ve gelenlerin günlerce kalması nedeniyle Knidos'un  epey zenginleştiği söylenir.

Ne yazık ki bu Çıplak Afrodit yok oldu. Akıbeti konusunda türlü rivayetler olsa da, günümüze kadar izine rastlanamadı. Çeşitli kopyaları yapıldı, o kadar.

ABD'li arkeolog Iris Cornelia Love, 1970'li yıllarda heykeli bulabilmek için Knidos'u mahvetmişti. Love'ın kazılarda dinamit kullandığı, pek çok kıymetli eseri de yurtdışına kaçırdığı anlatılır...

Kentin bir diğer önemli heykeli, Knidos Aslanı olarak bilinen 6 tonluk dev aslan heykeliydi. Bu heykel de zamanında, 1858 yılında İngiliz arkeologlar tarafından çalınıp Londra'ya, British Museum'a götürüldü.

Hâlâ geri almaya uğraşıyoruz...

Peki, bu heykel meselelerini niye anlattım?

Anadolu, farklı ülkelerin çalıp müzelerine götürdüğü muhteşem heykelleri gördü. Birkaç yıl önce Antalya'daki Perge'yi gezerken, orada hâlâ kazılmakta olan bölümlerden çok kıymetli heykeller çıktığın öğrendim.

Diyeceğim o ki, bu topraklar, zamanında estetiğin en gelişmiş olduğu merkezlerden biriydi. Hâlâ dünya mermer rezervlerinin üçte birine sahip olma ayrıcalığına sahip bu toprakların her köşesinde inanılmaz eserler yaratıldı.

Sadece heykeller değil, mozaikler, freskler... Hatta binalar, kentler de sanat eseri gibiydi.

Buralar eğer korunabilseydi, dünya İtalya'dan, Endülüs'ten, hatta Mısır'dan önce Anadolu'dan söz ediyor olurdu.

Ve iddia ediyorum, binlerce işsiz arkeolog ve restoratör işe alınıp ülkenin heba edilen kaynaklarının küçük bir kısmıyla izbelik halindeki antik kentler ve tarihi mirasımız ayağa kaldırılsa, sadece tarih ve kültür turizmiyle şimdi paniğe kapılmış halde Antalya'daki "her şey dahil" otelleri yok pahasına pazarlamaya uğraşan iktidarın inanamayacağı kadar büyük bir gelir kalemi yaratılabilir.

Lakin mevcut iktidarda böyle bir vizyon, görüş, kapasite yok. Görmeyenlerin anlayamayacağı kadar muazzam bir yer olan Hasankeyf'i yok etmiş bir akıldan beklentimiz ne kadar yüksek olabilir ki?

Ve işin daha vahim yanı, bizim ülkenin estetik algısı hepten kayboldu.

Evet, estetik yoksunluğu ülkeyi esir aldı. Ülkede yapılan her "eser" bu estetik yoksunluğunun damgasını taşıyor.

Dillere destan Çıplak Afrodit'in sergilendiği topraklarda son 20 yılda zincirleme "heykel skandalları" yaşanıyor.

Roma'nın izlerini taşıyan, Cumhuriyet'in ilk yıllarında dünyaca ünlü heykeltıraşların eserlerinin yerleştirildiği başkent Ankara uzun bir Melih Gökçek faciası yaşadı.

Tandoğan Meydanı'ndaki Su Perileri heykeli depolarda hurdaya çevrildi, ünlü Alman heykeltıraş Otto Herbert Hajek'in İtfaiye Meydanı'nda bulunan heykeli yıkıldı, İlhan Koman'ın Seğmenler Parkı'ndaki heykeli ve yine aynı parkta bulunan Burhan Alkar'ın rölyefleri çalındı.

Peki yerlerine ne geldi?

Melih Gökçek'in plastik dinozorları, kentin sözde "giriş"lerine yapılmış olan ucube "kapı"lar, bin bir türlü tuhaflık...

Fakat, bakın, Melih Gökçek estetiği bile son dönemde gördüklerimizin yanında "şaheser" kalır.

Evet, "Diyarbakır'daki heykeller" skandalından ve hemen sonra sosyal medyaya düşen Fahrettin Koca heykelinden, onun gibi şeylerden söz ediyorum.

İnsanın gözlerine inanası gelmiyor.

Bu topraklardaki estetik algısı 2 bin 500 sene öncekinin yanında kreşlerdeki oyun hamuru seviyesine geriledi.

Ve bunlar için hepimizin cebinden para çıkıyor. Bu "heykel merakı"nın yeni bir tür "söğüşleme yöntemi" olduğunu savunanlar da var.

Her şekil "söğüşlendiğimiz" için, işin o kısmını tabii karşılıyorum.

Lakin, son yılların moda tabiriyle, "Eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri" anlayışından yola çıkarak, "eser"den asfaltı, betonu ve kanserojen maddelerle yapılan ucube heykelleri anlayan zihniyeti kabullenmekte sıkıntı çekiyorum.

Bu zihniyet tüm bir ülkeyi, tüm bir toplumu, tüm kurumları aynı estetik yoksunluğuyla yeniden şekillendiriyor.

Cumhurbaşkanlığı "Külliyesi"ndeki 16 Türk devletini temsil eden kostümlü askerler, yani sosyal medyadaki isimleriyle "Duşakabinoğulları" ile Diyarbakır'daki "Karpuzdan Çıkan Çocuk" heykeli aynı estetik "zevk"in ürünleri.

Bu "zevk" kendini hepimize dayatıyor, dahası kendisini hepimiz üzerinden finanse ediyor. Kent meydanlarına dikilen çaydanlık heykelleriyle soyuluyoruz.

Soyulmanın ötesi, bizi, tüm bir halkı pespayeleştiriyorlar. Evet, bu ülkede birkaç sergiye gitmiş, birkaç müze, birkaç antik kent görmüş herkes önümüzde akıp giden kamusal hayatın estetik yozlaşmasını acı acı gülerek seyrediyor.

Bir yandan gülüyoruz ama bir yandan da tüm bir toplumu pespayeleşme esir alıyor. Biz bu pespayeleşmenin nesneleri haline geliyoruz.

İşin en trajik kısmı bu. Zaten dünya kadar güçlükle yaşamaya çalışırken, Meclis'teki "Yeliz" lakaplı milletvekili Ahmet Hamdi Çamlı profilinin tüm kurumlara yayılmış birebir imitasyonlarınca belirlenen hayatlara hapsoluyoruz.

Otobüsle bir semtten diğerine giderken karpuzdan fırlayan Koreli plastik çocuk "heykel"i görüntüsüne maruz kalıyoruz.

Aklınıza gelebilecek her alan aynı seviye tarafından işgal ediliyor. Doğal yaşam alanı hapishane olan mafyozların filozofluğa başlaması da bu bütünün bir parçasıdır.

Devlet, siyaset, iktisat ve kültür aynı seviyenin dejenerasyonuna uğruyor.

Hayatımız yediğimiz yemekten, soluduğumuz havadan, işittiğimiz haberden gözümüzün görebildiği ufka kadar kalitesizleşiyor.

Bu, her şeyden önce, insanın aşağılanmasıdır.

Hiç aklınızdan çıkarmayın, hak ettiğimiz, kabul ettiklerimiz kadardır. Yoksulluk kabul edilebilir ama pespayeleşme bir haysiyet sorunudur.

 

 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Tükenmez Haber'in editöryal politikasını yansıtmayabilir.


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR