Lal Laleş’ten bir ilk: Türkçe şiir kitabı

Çeviri başta olmak üzere Kürtçe sanat ve edebiyatın değişik alanlarındaki çalışmalarıyla tanınan bir isim Lal Laleş (1975). Uğraşı alanlarından biri de şiir. Laleş’in daha önce, Kürtçenin Kurmançî diyalektinde yazdığı şiirlerden oluşan üç kitabı yayımlanmış. Türkçe yazdığı şiirlerinden oluşan ilk kitabıysa 'Nora İstanbul Bir Hiçtir' adıyla Ayrıntı Yayınları tarafından kısa bir süre önce okurla buluştu.

Laleş acaba şiirlerini Kürtçe yazıp yayımlarken neden tavır değişikliğine gidiyor? Bu sorunun karşılığını kitaptan yola çıkarak vermek aslında yorumdan ibaret olacaktır. Şair ikincil dilini, çevirmenliğini yaptığı kültürel dilini şiirde deneme düşüncesiyle yola çıkmış olabilir. Kitabın iddiasını daha yaygın bir çevreye ulaştırma amacıyla böyle bir tercihte bulunduğu söylenebilir. Herhangi bir yorumda bulanabilmek için tabii öncelikle şiirleri okumalıyız Ama asıl olan bu soruya şairin vereceği yanıttır.

Bir diğer soru, 'Nora İstanbul Bir Hiçtir' bir aşk şiirleri toplamı mıdır? Daha sonra gözden geçireceğimizi belirterek ilk izlenimimizi söyleyelim: Öyle, 'Nora İstanbul Bir Hiçtir' kapağının altında, teması aşk olan şiirler var. Yazının sonunda, kitabın da sonunda olacağız. Acaba o zaman da aynı görüşte olacak mıyız?

Kitapların, özellikle şiir kitaplarının adını önemsiyoruz. Bu konudaki görüşlerimizi daha önce dile getirdik. Bir kez daha vurgulayalım. Şiir kitaplarının adı, okura çıkarılmış bir davetiyedir. Okur, kitabın kendisine kapakta yaptığı davet üzerine bir karar verir. O çağrının mesajında, aynı zamanda zihinsel düzlemde bir kılavuzluk, çağrışım yoluyla “aydırma” ve de kışkırtma bulunur. Kitabın, sözcüklerin, dizelerin, imgelerin, metaforların kışkırtması önemlidir.

Laleş’in kitabının adında hem okura davet var hem de okuma arzusuna yönelik tahrik. Tüm bunlarla birlikte Lal Laleş’in kitabının adı, bir tercihi, yol ayrımında gerçekleşen bir muhasebeyi ve dahası bir meydan okumayı da ifade ediyor. Ne diyor: 'Nora İstanbul Bir Hiçtir'. Devamını biz getirelim mi: Neden böyle diyorum, sana söyleyeceğim. Ayrıca seçeneksiz değiliz…

Söylemeye gerek var mı? İstanbul tarihsel, kültürel birikimiyle, kozmopolitliğiyle, coğrafyasıyla çok şey için bir başlangıç sayılabilir. Ancak İstanbul hiçbir şeyin sonu değildir. Acaba şair de böyle mi düşünüyor, bakacağız. Ama önce, kitabın toplamda yüz on iki sayfa ve altı bölüm olduğunu kaydedelim. Bölüm başlıklarının adını da yazalım: “Suret Uğruları”, “Hakikat Taşları”, “Hisar Fragmanları”, “Kusur Provaları”, “Rüya Kayıtları” ve zeyl olarak da “Susan Saatler”.

Kitabın başında bulunan bir betiklik “Dibaçe” bölümünden şu iki dizeyi atlayarak geçersek olmaz diye düşünüyoruz:

Kendimi döke döke gelmişim buralara,
Kim anlattı beni sana böyle iyi biliyorsun?

Kitabın “Suret Uğruları” başlıklı ilk bölümünün ilk şiiri “Kameri”, başka şeylere de temas ediyor ama daha çok sanki aşkın iki kişilik olup olmadığını sorguluyor ya da sorunsallaştırıyor diyelim. “Kameri” şiirinin girişinden bir betik okuyalım:

Nasıl tanıyabilirsin ki sevgiliyi? Doğduğu kentin
daracık sokaklarını, insanlara çarpa çarpa dolaşmadan.
Çarşıların hayatı mümkün kılan, düş süren rüzgârı
yüzüne çarpmadan.

Aşkta mekânının izleriyle iki kişi arasında kalıp kalamayacağını da sorunsallaştıran şiirden bir başka şiire geçelim. Aşkın pratiğine, yaşamın günlük akışı içindeki yerine, eylemliliğine, dünyevi ve bedensel boyutuna değinilen bir başka şiirle devam ediyoruz. “Aşkımızın Evvel Rüknü” başlıklı şiirin ilk bölümünü aktaracağız. Ama önce şiirin adını oluşturan ve ek alınca rüknü olan “rükün” sözcüğünün sözlüklerdeki karşılığını kaydedelim: “1. Eski bir şeyin en sağlam, en güçlü öğesi ya da yönü 2. Bir kurulun, bir topluluğun en önemli üyelerinden her biri.” Sözünü ettiğimiz şiirin ilk bölümünü okuyalım:

İkimizin elleri arasında başlamamış
aşk duruyordu. Martıların, Cezayir Sokağı’na seslerini
bırakıp kendi denizlerine döndüğü dar vakitler. Üç
ayaklı formika kaplı masada çaydanlığın iz bıraktığı
yere bırakırdım kahve fincanımı hayattaki kusurlarımı
örter temennisiyle. Aynı evin iki ayrı penceresinden
sohbet etmeyi seviyorduk.

Kitapta benzer biçimde, Türkçede işlek olmayan Arapça, Farsça, Kürtçe ya da Mezopotamya coğrafyasındaki kültürlerden miras birçok sözcük yer alıyor. Şair bunlar için kitabın sonuna bir sözlük eklemiş. O nedenle 'Nora İstanbul Bir Hiçtir', sözlükle okunan bir kitap denilirse çok da yanlış bir ifade olmaz. Ama kitabı sözlüksüz okunamayan şiirlerden ibaret saymak da doğru değil.

Kitapta hem şiirden şiire geçişlerde hem de bölümler arasında izleğin devamlılığını sağlayan taşıyıcı, aktarıcı işlevleriyle dikkat çeken dizeler yer alıyor. “Mor Ceket” şiirin son dizesi de onlardan biri. “Aşkta güneşin düştüğü yeri arıyordun buldun mu?” diyor şair. Bu dizedeki güneşi ateş olarak da yorumlarsak, çağrışımda aşırıya kaçmış olacağımızı düşünmüyoruz. Bu dizenin başka bir yönü daha var üzerinde durmak istediğimiz. Şair, bazı dizeleri sözü kontrol etmek için dümen olarak kullanıyor. Andığımız dize de o örneklerden biri. Şunu da ekleyelim: Laleş hem izlek olarak yerinde duramayan bir aşka değiniyor. Mekânla kurulan bağı bu açıdan da düşünmek gerekir. Ayrıca biçimsel açıdan amacının hareket eden, akan bir şiir olduğunu gösteriyor.

Şairin, aşkta ateşin düştüğü yeri araması, şiir için aslında yeni bir şey değil. Ama yine de önemlidir aşkın aşk olduğu yerin merak edilmesi.

Diyebiliriz ki şiirin şairini, aşkın failini Bizans’tan Mezopotamya’ya, İstanbul’dan Diyarbakır’a götüren bu merak oluyor. Yeri gelmişken okuyacağımız şiirlerin birtakım dönüşler içerdiğini de not edelim. Geri dönüşler, içe dönüşler, başa dönüşler vb. gibi. Tabii en çok da İstanbul ve Diyarbakır Mezopotamya arasındaki dönüşler… “Taş ve Nefes” şiirinin ilk ve son betiğini okuyalım:

Doğuya sorulmuş soruların cevapları
acıtan kanatan ölüm ile yaşam arasında sarkıp sallanan
Masalımsı bakır anlatıdır.
Mardinlilere sorarsan ay rengi gümüş hevesidir.
Neyse ki her şehrin yıldızı başka mavi gökyüzü aynıdır

Lal Laleş, şiirini izlek olarak kırık bir aşk meseline dayandırıyor diyebiliriz. Aragon’un dediği gibi “Mutlu aşk yoktur”, onun da sorunsalı…

Şair İstanbul’da, Boğaz’ın kıyısında mayaladığı hikâyesini, Mezopotamya coğrafyasının kültüründen, tarihinden süzülen diliyle şiire aktarıyor. Bu arada aşk nedir sorusuna olduğu kadar aşk nerelidir sorusuna da karşılık arıyor. Aşk bedenseldir, dildir, coğrafyadır, tarihtir; köktür, saptır, çiçektir, tohumdur; gelip geçecektir… Şair açıkça böyle demiyor belki ama bunu düşünmeye kışkırtıyor. Alıntılayacağımız bölüm kitaba adını veren şiirden:

Nora, zihnine gelen heyheylerle, Roma’nın zakkum
yıldızlarını, Bizans’ın yerin gölgesine sinmiş anılarını,
Osmanlı’nın zeytûnî sarığını, sözünü yitirmiş kâgir
Binaya kapatıp yaksan İstanbul bir hiçtir…

Laleş’in, Mezopotamya’nın kadim kültürünü ve dilsel mirasını şiire aktardığını söyledik. Kitap yalnızca coğrafyanın, kültürün tarihsel mirasına değil, şiirin de kadim sesine yaslanıyor. Şu iki dize “Can Yangını” şiirinden:

Körüklediğim yangına sürsen tayını.
Birlikte girsek neşesine yangının.

Laleş’in şiirleri için bir tür hafıza sandığı diyebiliriz. O zaman şunu da söyleyelim: Şairin, dil değişikliği yapmasını, Türkçe yazıp yayımlamasını, anadilinin de yer aldığı coğrafyanın kültürel hafıza sandığını Türkçeye açma isteğiyle birlikte düşünüp yorumlayabilir miyiz?

“Erguvan Boşluk” başlıklı şiirin son betiğini alıntılayacağız:

Seni öptüğüm her yerde erguvan boşluk belirir,
teninde esrarlı bekleyişin saçak bulutu. Dört bir
yana dönüp gövdenden düşmüş takvim yapraklarını
okuyorsun bana. Kucağında atlas çiçeği sere serpe aşka
ve umuda yattığın berhayat kayadan.

Özetleyerek Lal Laleş, güneşe, ateşe doğru uçan mum kanatlı atı geri döndürebilmek için şiirin hem yerel hem etnik hem tarihsel imkânlarını deyim yerindeyse seferber ediyor kitabında. “Mecnun Meseli” başlıklı şiiri okuyalım:

Toprakta nal sesi, yürekte gül izi
Külün üryan sesi kehribarın gülen nefesi

(…)

Gözünün ferine
Yol aldım

Kitabın sonunda da şiirlerin aşk şiiri olduğu düşüncesine varıyoruz. Şair bir aşk masalı anlatıyor. Ancak şiirler, şairin maksadının yalnızca aşkı konuşmaktan ibaret olmadığını söylüyor. Peki şiirler başka ne gibi sorunları gündeme taşıyor?

“İstanbul” bir mekân olarak hem gerçek anlamında hem bir metafor olarak yer alıyor kitapta. Öte yandan İstanbul metaforu, “Türkçe” ve “şiir”i de içine alarak sarmal bir bütünlük oluşturuyor. Bu ne anlama geliyor? Kitabın adını hatırlayalım: 'Nora İstanbul Bir Hiçtir'. Bir meydan okuma sözüdür bu aslında. İstanbul’un, Türkçenin ve Türkçe şiirin kurduğu iktidar ve oluşturduğu hegemonyaya karşı bir meydan okuma. Daha geniş anlamıyla kültürel ve sanatsal iktidarla hesaplaşma amacının dışavurumu.

Laleş’in kitabının adı ve işaret ettiği şiirleri, kültürel ve sanatsal iktidarın İstanbul ve Türkçe üzerinden oluşturduğu kendisinden başkasını yok sayma, “kargadan başka kuş” tanımama tavrına dikkat çeken bir başkaldırının sloganı gibi de okuyabiliriz. Hemen yanı başında, aynı coğrafyada yer almasına karşın görmezden gelinmeye verilen hayli sert bir karşılık da denilebilir.

Şair haksız mıdır meydan okumakta? Hatırlayalım: İstanbul’da doğmuş ve bütün ömrünü burada geçirmiş, Ermenice şiirin büyük şairi Zahrad’dan ne “iktidar İstanbul”un, ne “hegemonik dil Türkçenin” haberi olmuştur yıllarca…

Bugün değişen ne? Yayımlanmakta olan onlarca şiir dergisinden kaçı çokdilli, Türkçe yayımlanan kaç dergide Kürtçe şiirlere de yer veriliyor? Onca dergi var. Bırakın özgün dilinde yayımlanmasını, çeviri olarak bile Kürtçe yazan şairlerin kaçının şiirleri yer buluyor sayfalarında? Kürtçe yazan birçok şairin varlığını duyurabilmek, fark edilmek için şiirlerini Türkçe kurmasına, kurmak zorunda kalmasına ne demeli?

'Nora İstanbul Bir Hiçtir'i, Kürtçe yazan bir şairin Türkçe ilk kitabı olmasının yanı sıra şairin sorunsallaştırdığı ve bizim de değinmeye çalıştığımız merakı, meramı da dikkate alarak okumanızı öneririz…

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR