Caner Gök Süeda’dan 'yeni bir yeryüzü için' şiirler

Yazının başlığı, Caner Gök Süeda’nın 2016 Attilâ İlhan Şiir Ödülü alan yapıtının adından ilham alan bir ifade. Süeda’nın, kısa bir süre önce İzan Yayınları'ndan çıkan kitabı, 'Yeni Bir Yeryüzü İçin Nağmeler' adını taşıyor.

Altmış dört sayfadan oluşan kitapla ilgili şiirlere geçmeden biri yayıncıya, diğeri şaire iki notumuz var. Altmış dört sayfa, iki bölüm ve otuz dört şiirden oluşan kitapta, “içindekiler” kısmının niçin olmadığını anlayamadık. Bu notumuz yayıncıyaydı. Kitapta şairin özgeçmişinin yer almamasının nedenini de çözümleyemedik. Bu notumuz da şaire.

Elbette şiiri, şiir kitabını “salt metin” olarak okumak için şairine ilişkin bilgilere ihtiyaç yok. Metnin “salt metin” olarak okunmasını, başka referanslarla gölgelemesine uzak durması diye açıklayabiliriz.

Öte yandan, bir şiiri, şiir kitabını okumanın olduğu gibi yorumlamanın da değişik yol ve yöntemleri bulunuyor. Bilhassa şiir için söyleyeceğiz, “çoklu okuma” yöntemi, (karşılaştırmalı okuma, söyleşerek okuma gibi) metnin kavranmasında ve yorumlanmasında önemlidir. O nedenle şaire ait, özellikle şiiri ilgilendiren biyografik ve bibliyografik bilgiler, okuma için gereklidir. Bu bilgilerin içinde, özellikle şairin doğum tarihi, ilk şiirini ne zaman yayımladığı, yayımlanan şiir kitapları varsa adları ve yayın tarihleri yer almalıdır. Şairin okuruna açılması, geleceğe ilişkin bir perspektif sunması için de bu bilgilerin gerekli olduğunu düşünüyoruz. Şunu da belirtelim, özgeçmiş eğer herhangi bir nedenle gizlenme, saklanma amacıyla paylaşılmıyorsa bunun günümüz koşullarında artık geçerliliği yok. Kaldı ki yayımlamak zaten görünmek, bilinmek isteğinin doğrudan dışavurumudur. “Bir parça görünmek” de görünmektir. Teşhir etmek, teşhir olmak başka bir şey elbette. Şair adını paylaşıyorsa özgeçmişini de paylaşabilir. Bunun teşhirle bir ilgisinin olduğu söylenemez. İnternet ortamında yer alan bilgilere kitapta neden yer verilmez ki? Okur elindeki kitabın haklı olarak kime ait olduğunu, şiirlerinin şairinin kim olduğunu bilmek ister. Şöyle bir savunmayı doğru bulmuyoruz: İsteyen internette araştırır bulur. Hayır, böyle bir beklentiyle şairin kimliğini saklaması doğru değildir.

Süeda’nın kitabının kapağında yer alan 2016 yılında verilen “Attilâ İlhan Şiir Ödülü”nü almış olduğu bilgisi, onun daha önce hangi dergilerde şiir yayımladığı bilgisinden daha değerli değil. Anlaşıldığı kadarıyla kitap, ödül alan dosyadaki şiirleri bir araya getiriyor. Süeda’nın şiir uğraşısı, aradan geçen sürede nasıl bir gelişme gösterdi, halen şiirle bağını sürdürüyorsa ne yönde sürüyor? Bu ve bunun gibi bilgiler de paylaşılsa çok daha yerinde olurdu. İlk kitaplarda görülen bir “yayın kazası” diyerek kazadan şiirleri kazmaya, kazımaya geçeceğiz. Bu arada Süeda’nın değişik kaynaklardan edindiğimiz özgeçmiş bilgilerinin şairliğiyle ilgili bölümünü aktaralım.

Caner Gök Süeda’nın ilk şiirleri Kaldıraç, Güney, Patika, Evrensel Kültür ve Varlık dergilerinde yayımlanır. İlk kitabı 'Saçların Coğrafyam Gibi Dağlık', 2011 yılında okurla buluşur. Bir de “Çöl” adlı dosyasıyla 2019 İsmet Kemal Karadayı Onur ve Şiir Ödülü’nde derece alır.

'Yeni Bir Yeryüzü İçin Nağmeler', Derek Walcott, William Faulkner ve Salvatore Quasimodo’dan birer cümlelik alıntılarla başlıyor. İtalyan şair ve edebiyat eleştirmeni Salvatore Quasimodo’dan yapılan ve kitabın girişinde yer alan alıntı şöyle: “Kuşlar yem ararken karın altında kaldılar. Sözcükler de öyle.”

Bu alıntı, elbette öncelikle, sözcüklerin yerini bilen ve onları bulundukları yerden çıkarıp, alıp şiire taşımak gerektiğinin bilincinde bir şaire işaret ediyor diye düşündürüyor. Şiirler hakkında baştan bir karara varmak için değil, ama ön izlenim ve metnin içindeki yolculuğu sürdürmek açısından kaydedelim.

Kitabın ilk şiiri, “Cumartesi Anneleri”ne ithaf edilen “Özlem Kâğıdı”. “Cumartesi Anneleri”nin kim olduğunun sorulacağını sanmıyoruz. Tüm yasaklara, engellere karşın 1995’ten bu yana her cumartesi saat on ikide Beyoğlu’nda Galatasaray Meydanı’nda “Failler belli, kayıplar nerede?” diye sorarak oturma eylemi yapan kayıp yakınlarını, değil Türkiye dünya biliyor.

“Özlem Kâğıdı”, bir duyarlılığı dile getiren, farkındalılığı da aktaran izlenimci bir şiir olarak dikkati çekiyor. Şiirden bir bölüm şöyle:

Kaldırımlarda yoksunluklarını arar fotoğraflar
                                                            her cumartesi
Annelerinin avuçlarında birikmiş gözyaşı gölleriyle
Yayılır soğuk bir sesin adımları
Okşar bir ağaca dilek diye bağlanan yüzlerini

Elbet bir gün yeşerir ellerinde ağırlığı acının
Küle kattıkları dirençleriyle

Kitabın ikinci şiirinin, ilk şiirden hem tema ve izlek açısından hem de şiir tekniği, tarzı bakımından dikkat çekici biçimde farklı olduğunu söyleyelim. Yani kitap ikinci şiirde ayak değiştiriyor. “Kum Saati” başlıklı şiirin son dörtlüğünü okuyalım:

Böylece insan dolanıp durur kendi içinde
Cama sıkışıp kalan saatin kumu gibi
Bırak yaksın batıp duran iğnelerini yaşamın
Sanatın bir kadın gibi uzattığı ateşten eli

“Kum Saati” şiirinin bilhassa sesi, ritmi, dili, biçimi sonraki şiirlerde de büyük ölçüde sürüyor. Bir parça da “Renklerin Müziği” başlıklı şiirden okuyalım:

Zaman sanki bir kuştu saydam ve keskin
Gövdesiyle tünemişti dumanına bir dalın
Seyrettiğimiz geçici tozudur
Kanatlarında yitip giden müziği renklerin

Kitabın epigrafı olan “yeni bir yeryüzü için nefes alacağım” ifadesini, şairin şiiri “yeni” ya da “başka bir yeryüzü” olarak düşündüğü biçiminde yorumlayabilir miyiz? Soru olarak kalsın. Niyet edilenle, gerçekleşmiş olan elbette her zaman aynı olmayabiliyor. Menzile yolculukta beklenmedik ve istenmeyen sapmalar da hayatın bir gerçekliğidir. Şairin niyetiyle ortaya çıkan metin arasında da benzer sapmalar görülebilir. Bu durumda gerçekleşmiş olanla arzulanan arasındaki sapma nedeniyle oluşan boşluğu da metne dahil ederek okumak ve yorumlamak gerekir diye düşünüyoruz. O boşluk da aslında, bilhassa şiirde, metnin ürettiği bir metindir. Dışsal metindir belki ama ana metni etkileyen bir dışsal metindir.

'Yeni Bir Yeryüzü İçin Nağmeler'in ürettiği boşluk ya da ana metni etkileyen dışsal metin, daha çok kitaptaki şiirlerin inişli çıkışlı, değişken biçim ve biçeminde dikkati çekiyor. Söz konusu iniş çıkışları aslında, şairin biçim ve biçemsel kararsızlığı olarak da yorumlamak mümkün. Öte yandan, şairin yolun başında kararsız kalması, olumsuzlanacak bir durum değildir. Alıntıladığımız dizeler “Yeni Bir Yeryüzü İçin Nefes Alacağım” başlıklı şiirden:

Soğuyan yumurtasına gölgesinin
Yayılacağım uysal gövdemle
Dinleyeceğim küçük depremlerini onun

Süeda’nın şiirlerinde, romantizm sonrasında gelişen ve on dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren etkili olan modern şiire öncülük etmiş şairlerin etkisinden söz edilebilir. Bu izlenime dayanarak Süeda’nın genç bir şairin yapması gerekeni yapmış olduğu belirtilebilir. Okumanın önemini kavramış ve çok okuyor denilebilir. Kitaptaki şiirlerin bir bölümünde dize kurgusu, ses, uyak yapısı gibi biçimsel öykünme dikkati çekiyor. “Kuğu” şiirinin son dörtlüğünü aktaralım:

Ey dilber hüzündür ay gecemize
Islak gözleriyle ışık saçan
Parlar saçların dizlerimde nağme
Bu mahzun öpüşler dudaklarındaki ölüme

Genç şairin şiirin öncülerinden etkilenmesi, hatta onlara özenmesi, öykünmesi tuhaf değil. Ancak bunun sakıncaları var: Öykünmenin, etkilenmenin, özenmenin baskısından kurtulamamak gibi. Modern Türkçe şiirde bunun en tipik örneği Ahmet Hamdi Tanpınar’dır. Yahya Kemal’in etkisinden çıkamadığı için, tırnak içinde söyleyelim; şair olamamıştır. Rilke’yi, Rimbaud’yu, Baudelaire’i ve benzeri şairleri taklit ederek aslını aratmayan şiirler yazılabilir belki. Ama bu çoğaltmanın şiire bir katkısı olmaz. Olmamıştır.

'Yeni Bir Yeryüzü İçin Nağmeler' gösteriyor ki Süeda bir şiir arayıcısı. Bir yol, bir hayat, bir dünya, bir menzil, bir sığınak arayıcısı gibi bir dil, bir şiir arayıcısı. Bir maden arayıcısı gibi demiyoruz. Maden aramanın dünyanın başına büyük bir bela olduğunun ve ne felaketler getirdiğinin artık tüm çıplaklığıyla tanığıyız. “Zamanın Bize Attığı Taşlar” başlıklı şiirin ilk dörtlüğünü alıntılıyoruz:

Adam oturmuş karatavuklar gibi
Tartıp ayıklıyor kelimelerin ağırlığını
Ve uzakta yalnız bir çam ağacı
Ölçüyor ormana uzaklığını

Ben ve öteki çok uğraşılan bir mesele… Günümüzün şiirinde de belli başlı sorunlardan biri olmayı sürdürüyor ve belli ki daha da sürdürecek. İnsanın kendisine yönelmesi, kendisini coşumcu bir tarzla dile getirmesini aşıp gerçekliğini anlamaya, çözümlemeye girişmesinin tarihi çok eski değil. Yani ne beni, ne ötekiyi, ne de insanı yeteri kadar tanıyoruz ve dolayısıyla da anlamış değiliz. Yeteri kadar bilinmeyene ilk yönelenin şiir olduğunu söyleyebiliriz. Freud'un insanın iç dünyasını kastederek, “Nereye gittiysem, bir şairin benden önce oraya uğramış olduğunu gördüm” dediğini hatırlayalım.

'Yeni Bir Yeryüzü İçin Nağmeler'in ikinci bölümü “öteki yüzler, uğultular ve eski gölgeler ve ölüm soneleri” epigrafıyla başlıyor. Bu bölümde de Furuğ, Pessoa ve Nietzsche’den alıntılara yer verilmiş.

İlk bölümdeki şiirlerde, modern şiirin Batılı öncü şairlerinden etkiler görülüyor demiştik. Süeda, bu bölümde, başta Furuğ’un şiiri olmak üzere yüzünü Doğu’nun sesine, sözüne dönmüş gibi. “Ben” ve “öteki” ikiliğinde çağrışımın sağladığı bir ilişkilenmeden söz edilebilir. Batılı ben, Doğulu öteki ya da Batılı hayat, Doğulu ölüm (hayat ben, ölüm öteki) ve benzeri gibi…

Bu bölümün ilk şiiri “Yaşamın Öteki Yüzü”nden bir betik okuyalım:

Okşuyorum gecenin kirişlerine tutunan sesini
Çiçeklenen yıkıntılarının orguyla
Rüzgâr, dokur varlığımı penceredeki gölgesine
Çizmek için uykusunu soluğumun, yaşamın
                                                 öteki yüzüne

Bir kitap ve sınırlı sayıda şiiri üzerinden, yolun başındaki bir şairi hakkıyla değerlendirmek zor. Aynı nedenle, geleceğe dönük kesin yargılarla konuşmak da doğru olmayacaktır. Sözcükleri, sert ünlüler de dahil yumuşatan bir sesle söylenmiş şiirleriyle dikkat çeken Süeda’dan daha çok şiir okumak isteriz…

Bu yazı Duvar'dan alınmıştır


PAYLAŞ

DİĞER YAZARLAR